GenelYazarlardanYazılar

Türkiye-Abd İlişkileri’nde Yeni Dönem mi?

Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir dönemden söz edebilmek için, öncelikle Türkiye Cumhuriyeti’ni doğru tanımlamak gerekir.Değişen dünya ve bölge dengelerinde Türkiye’nin yeni konumu ve misyonunu doğru okuyabilmek, bölgedeki merkez ülke olan (ılımlı)Laik-Demokratik Türkiye’nin ABD ile “stratejik ortak”lığını ve bunun hangi “ideolojik eksende” gerçekleştiğini ıskalamamak ise olmazsa olmazdır…

Türkiye-ABD ilişkilerinde, 1. Dünya Savaşı’nın devamı 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin hegamonik kurgularından, iki kutuplu dünya düzeninin başlangıcından geriye doğru gitmeye ihtiyaç yok.Zira bugünlerde yaşananlar, söz konusu düzenin giderek çatırdamaya başladığı 1980’li yıllardaki projeler, planlar ve stratejik hesaplarla başlamıştır.Ve Türkiye bahse konu projenin bir parçası, merkez/ “model ülke”si olarak ABD ve Batı açısından stratejik öneme sahipti. “Cephe” ülkesinden “Merkez” ülkeye doğru evrilmiş ve yeni “misyonu” ile öne çıkmış bir Türkiye vardı, artık…ABD-Türkiye ilişkileri, stratejik düzlemde kritik bir öneme sahipti.Müslümanların yaşadığı coğrafyanın “tahkim” edilmesi ve Müslümanların “ılımlı” bir çizgide kontrolü küresel güçler açısından da hayati öneme sahipti… “Arap baharı” ve “Kontrollü Demokratik Değişim” stratejisiyle bölgede yeni bir denge oluşturulmak istenmekteydi…Ne var ki Tunus’ta başlayan süreç Libya, Mısır ve Suriye ile devam ederken, Yemen’de hafif hafif sokak hareketleri(kansız) gündemdeyken küresel güç odakları arasında stratejik konulardaki farklılık Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir döneme kapı araladı…

Önce Türkiye-ABD ilişkilerinde -üstü örtülü- sıkıntılar sahaya yansımaya başladı.Sonra ABD’nin strateji değişimi/ “Kaos Stratejisi”nin gerekleri gündeme geldi…Türkiye’de “Çözüm Süreci”nde masa devrildi.PKK ve onun Suriye uzantısı PYD, alttan alta ABD ile çalışmaya başladı.DEAŞ’ın bölgede yer tutmasının ortamı hazırlandı; önü açılıp lojistik destek verildi.Barzani’nin petrolünü ABD’ye rağmen satmakta zorlanan Türkiye karşısında DEAŞ ve PKK/PYD hiçbir sıkıntıyla karşılaşmıyordu.Özellikle Obama’nın ikinci döneminde ABD-Türkiye ilişkilerindeki sıkıntılar, giderek derinleşti…Mısır’daki askeri darbe sonrası Türkiye’ye yönelik operasyonlar ve algı yönetimi yoğunlaşmıştı.Türkiye Cumhuriyeti’nin damarlarına kadar sızmış, hatta 1950’lilerden bu yana ABD/NATO adına çalışan “nitelikli terör örgütü”(NFETÖ), aynı ideolojik çizgide ama farklı misyonla çalıştığı(ılımlı) Laik Türkiye’ye yönelik savaşını kademe kademe açık etmeye başlamıştı bile…Bahse konu sürecin nasıl devam ettiği, 15 Temmuz darbe girişimi ve darbenin de ötesinde Türkiye’ye yönelik çevreleme, tedip etme, kendi stratejik çizgileriyle uyumlu hale getirme operasyonları algı yönetimi teknikleriyle desteklenmekteydi…

Bu durumda Türkiye için iki yol vardı: Ya birlikte iş tuttuğu stratejik ortağı ABD ile paralel hareket edecekti; geçmişte olduğu gibi…Ya da Türkiye yeni konumu ve misyonunun gereğini yapmak için -ciddi düzeyde zorlansa da-  iç ve dış destekleri ve “denge politikası”nın imkanlarıyla yoluna “kendi başına” devam edecekti…Zira Türkiye buna mecburdu adeta, değişen bölge ve dünya şartları ve çok kutuplu bir dünyaya doğru yol alırken Türkiye, uluslararası sistemi referans almaya devam ederek ve sistem içinde kalarak kendisine yol açmaya çalışmaktaydı…Başlangıçta “ılımlı”/ “radikal” nitelemesiyle karşı karşıya konumlandırılan “ılımlı” Türkiye, DEAŞ’a destek vermekle bile suçlandı.Algı yönetimiyle DEAŞ ile güya savaştırılan terör örgütleri “meşrulaştırılarak” Türkiye sıkıştırıldı; “sopa” yedi.Aynı zamanda, sanki bölgede ve Suriye’deki “demokratik değişim” sürecini ABD başlatmamış, bu oyunu Türkiye kurmuş gibi bir algı da oluşturuldu.Ve bu manipülatif “duruş”a; ABD ve AB’ndeki malum odaklar ve onlar adına bölgede “vekalet savaşı” veren örgütler, değişik kuruluşların yanı sıra, Humeyni sonrası İran’ın hatalı politikaları ve ilkesel ve ahlaki kaygılardan giderek uzaklaşan yöntemlerini görmezden gelen çevreler de destek verdiler…Ancak son planda yaşanan dönemde ABD başta olmak üzere küresel kimi odakların Türkiye’ye yönelik hesapları tutmadı.Şartlar Türkiye’nin lehineydi ve aldatıcı, “iki yüzlü” ideolojik ekseniyle kitleleri peşine takacak “yumuşak güç”e sahipti.

Ne yazık ki bölgede yaşananları ve yaşanacak olanların analizini yaptığını düşünen malum çevreler, hakikati aramak yerine kendi cephelerinden konuya yaklaşmaları veya “reaksiyoner ve duygusal” okumadaki ısrarları nedeniyle ılımlı Laik-Demokratik Türkiye’yi, Türkiye-ABD ilişkilerinin niteliğini, bu ilişkinin ideolojik zemini ve tabii ki reel-politik gerekçelerini doğru analiz edemediler.O kadar ki bizim mahalledeki hatalı okuma yapanlar -hızlarını alamayarak- Kürecik’teki radar sökülsün, İncirlik üssü kapatılsın, hatta NATO’dan çıkılsın türünde duyguları okşayan, reel politika ile hiç alakası bulunmayan söylemlerini gözden geçirme ihtiyacı bile duymadılar…Öyle ya kardeşlerimiz, değişen dünya ve bölge dengeleri, yeni denge arayışlarının ideolojik ekseniyle ilgilenmiyorlardı.Türkiye’nin mevcut konumu ve misyonuyla -sistem içinde kalmaya özen göstererek- kendi güvenliği ve gelecek kaygılarını doğru anlayamazlardı.Üstelik buna gerek duydular mı? Emin olma imkanımız yoktu…

Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerginliklerin ortaya çıkardığı vasatta Türkiye-Rusya-İran, Astana sürecinde, özellikle Suriye’deki ortak çıkarları düzleminde adımlar attılar.Astana süreci özellikle Türkiye’nin Suriye/bölgedeki ağırlığını arttırdı.Öyle ki Türkiye Fırat’ın batısında stratejik hamleler yapmaya imkan buldu…DEAŞ’a karşı El-Bab’da, PKK/PYD’ye karşı Afrin’de ciddi operasyonlar/harekatlar yapmış oldu.Bunlar ciddi başarılardı ve Rusya’nın açtığı alanda İran’ın da ikna edilmesiyle gerçekleşmişti.Ancak bölgedeki gelişmeler ABD ve müttefiklerini ciddi düzeyde rahatsız etmekteydi.Bu çerçevede İdlib’in özel kompozisyonundan yararlanarak ABD, kendi stratejik çıkarları açısından müdahale zemini aramaya başlamıştı.Geçmişteki politikaları malum olduğu halde, “kimyasal silah kullanımı” konusunda Suriye’deki sözde yönetimi sıkıştırmaya çalışmıştı.İdlib’deki bazı örgütlerin üzerinden ABD, kendine bir yol açmaya çabalarken Rusya, İran ve Esad yönetiminin İdlib’e müdahalesi gündeme geldi…Türkiye ise kendi güvenliği ve geleceği açısından kritik öneme sahip İdlib krizini, yine Rusya ve İran’ı ikna ederek çözüme kavuşturdu…

Bu arada Rus uçağının, İsrail’in de dahlinin olduğu bir şekilde düşürülmesi Rusya-İsrail ilişkilerini zayıflattı.Böylelikle Suriye’nin güneyinde -Rusya’nın bilgisi dahilinde olan- İsrail uçaklarına müdahale edilmeyeceğini öngören mutabakat tartışılır hale gelmiş oldu…Ve Suriye coğrafyasında ABD ile Rusya arasındaki mutabakat gereği Fırat’ın batısındaki hava sahasının kontrolünün Rusya’da; doğusunun ise ABD kontrolünde olduğunu, bölge dengeleri ve Suriye’deki operasyonlar açısından kritik önemde olduğunu da hatırlatmamıza vesile olmuş oldu…

FIRAT’IN DOĞUSU VE ABD’NİN İRAN’A AMBARGOSU

Fırat’ın doğusu sorunu, sadece Suriye coğrafyasını değil, Irak-Suriye/bölge dengelerini etkileyen jeostratejik öneme sahip bir sorundur…Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygıları açısından diken üstünde durduğu bu sorunun İran ve Rusya için de önem arz ettiğinin altını çizmek lazımdır…Ve Fırat’ın doğusu, Türkiye’nin ABD ile görüşmelerinde giderek öne çıkmaya başlamıştır.ABD’nin Mümbiç’te ayak sürçmesinin nedenlerini ve Fırat’ın doğusu ile ilişkisini de doğru okumak gerekmektedir.Son planda bölgede ABD’nin çıkarları dikkate alınarak ya da Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gideren bir çözüm üretilmek zorundadır.Bunun ABD ve Türkiye tarafı farkındadır.Aksi takdirde taraflar arası sıkıntılar, İran bağlantılı olarak, giderek derinleşme eğilimini sürdürecektir.

Fırat’ın doğusu, “Küre”ye el basanlar için, daha net bir ifadeyle ABD-İsrail-Suudi Arabistan projesinin stratejik hedefleri açısından da kritik öneme sahip olduğu, bölgede planladıkları hedeflere ulaşmakta zorlansalar da alternatif bir çıkış oluşturamadıkları bilinmektedir.Ancak şu husus da tarafların karşısında bir gerçeklik olarak durmaktadır ki söz konusu proje ve tarafların bölgedeki “duruş”ları bölge gerçekleri ve dinamikleriyle uyuşmamaktadır…Eğer süreç içerisinde -çok zor gözükse de- en azından bazı hususlarda ve dönemsel olarak, Türkiye ile ABD’nin çıkarlarının kesiştiği bir noktada uzlaşmaları halinde sorunun derinleşmesinin önüne geçilebilecektir.Türkiye’nin bugünlere kadar başvurduğu “denge politikası” ile ürettiği sınırlı çözümler Fırat’ın doğusu açısından  da bir çıkış yolu olarak gözükmediği çok açıktır…Değişen bölge ve dünya dengeleri ve yeni düzen arayışı sürecinin hızlandığı bir vasatta mücadelenin çok daha çetin geçeceğinin altı çizilmelidir.Ve bu bağlamda Türkiye ve İran’ın bölge gerçeklikleri açısından önemi dikkate alınmak durumundadır.Batılı güç odakları ve onların temsilcilerinin bölgeye bakışları ve stratejilerinin ne kadar hatalı olduğu artık anlaşılmalıdır. “Güç zehirlenmesi” ve “Teo-politik” yaklaşımlarla bölgede kalıcı bir düzenin kurulamayacağı, konuyu doğru tanımlayanlar için netleşmiş olmalıdır.Bu bağlamda ABD’nin İran’a ambargosu ve Türkiye’nin -bölgedeki diğer hususlarda olduğu gibi- pozisyonunun önemi bilinmektedir.Aynı zamanda İran’a yönelik hesapların -bir çok konuda- Türkiye, Rusya ve Çin’i de etkileyeceği hesaba katılmalıdır…Bu konuyu daha net anlayabilmek için Obama’nın ikinci dönemindeki (2015) İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve Almanya ile birlikte imzalanan malum “nükleer anlaşma” ve sonraki süreci hatırlamamız yaralı olacaktır…

Trump’ın 8 Mayıs 2018’de “anlaşma”dan çekilmesinden hemen sonra Washington yönetiminin İran’a yönelik ilk “yaptırım”ı (tek taraflı dayatması) 7 Ağustos’ta uygulamaya konuldu.Bununla İran’ın -rezerv olan para- ABD dolarına erişimine, devlet tahvilleri satmasına, altın ve diğer değerli madenler ile çelik, alüminyum ve kömür ile ticaret yapmasına, yolcu uçağı ya da parçaları ithal etmesine engel getirildi…5 Mayıs’ta uygulamaya koyduğu ikinci “yaptırımlar”la  da enerji, finans, ulaştırma ve sigortacılık sektörlerinde İran ile iş yapan şirket ve kişiler hedef alındı…Öncelikle Çin, Rusya, Türkiye, İngiltere,Almanya ve Fransa’nın karşı çıktığı bu hukuk dışı, tek taraflı, “güçlüyüm, istediğimi yaparım” mantığının sonucu ABD kararları, ilk bakışta ABD’nin İran’a uyguladığı ticaret savaşının bir parçası olarak görülse de aslında küresel ekonomiyi derinden etkilemektedir.Başta petrol arzı olmak üzere bir çok konuda uluslararası ekonomik yapıda derin sıkıntılar doğurması kaçınılmaz olan bu kararla ABD, bir yönüyle de -giderek kaybettiği hegomonik gücünü- tekrar kazanabileceği hesabıyla kritik bir hamle yapmaktadır.Yani ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçlüsünün bölgesel hesaplarının bir gereği olmanın ötesinde ABD’nin ticaret savaşlarının bir parçası olarak da okunmalıdır…

Bahse konu yaptırımların bölgesel politikalar ve İran’a yönelik sıkıştırma, yalnızlaştırma boyutunu değerlendirdiğimizde, ABD’nin İran’a yönelik “yaptırım” kararlarının 12 şarta bağladığını hatırlamak ve buradaki üsluba dikkat çekmemiz gerekmektedir…Trump’ın “Kapsamlı Ortak Eylem Planı” (KOEP) olarak isimlendirdiği bu kararın uygulanmaması için “dikte” etmeye çalıştığı 12 şartı şöyle özetleyebiliriz…

İran’ın “uranyum zenginleştirmeyi durdurması” ve plütonyum ön işleme faaliyetlerine asla başlamamasının yanı sıra ülke çapındaki tüm “nükleer tesisleri”ne “kayıtsız şartsız” giriş imkanı sunması ilk göze çarpan hususlar.Ayrıca “ABD vatandaşlarının” serbest bırakılması;Yemen’deki Husilere desteğin sonlandırılması; İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı “Kudüs Gücü”nün faaliyetlerine son vermesi; İran’ın tüm güçlerini Suriye’den çekmesi ve İsrail’i tehdit etmekten vazgeçmesi…İran’ın Suriye, Lübnan ve Yemen başta olmak üzere bölgesel nüfuzunu ve balistik füzeleri kullanarak Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırdığı iddia edilmekte…ABD’nin bu küstah ve haydutvari şartlarından sonra bir isteği daha var: İran ile yeni bir anlaşma ihtiyacı…İptal ettiği “nükleer anlaşma”nın sadece nükleer meseleyle ilgili olduğundan bahisle ABD, İran’ın konvansiyonel güce dayalı askeri faaliyetlerinin sınırlandırılmasının da yeni anlaşmada yer alması. “Başka isteğiniz var mı?” diye sormak gerekir herhalde.Hem de bunların, kurallarını tek taraflı olarak kendisinin belirlediği eski düzenin yıkılma sürecine girdiği, yeni düzen arayışı sürecinin hızlandığı bir konjonktürde dile getirilmesi, tam anlamıyla bir akıl tutulması, “güç zehirlenmesi”nden başka bir anlam taşımamaktadır.Benzer tehditleri Kuzey Kore’ye de yapan Trump’ın Amerika’sı, Kore’nin arkasındaki Çin’in kararlı duruşuyla bundan vazgeçmişti.Kendi hatalarıyla “Müslümanlar” nezdinde neredeyse yalnızlaşan İran’ın da bölge ve dünya dengeleri açısından ne kadar önemli ve kadim bir devlet olduğunu bir süre sonra anlayacaktır, herhalde…

DOĞU AKDENİZ’DEKİ GELİŞMELER VE BÖLGE DENGESİ

ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrinde etkili olacak bir başka konu da Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz ve petrol rezervlerinin paylaşımı hususudur.Enerji kaynakları ve nakil hatlarının güvenliği hususu, bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde önemli tartışma konularındandır.Ancak Doğu Akdeniz’deki son gelişmeler, bunların Suriye/bölgenin geleceğiyle bağlantısı dikkate alındığında karşımıza önemle değerlendirilmesi gereken bir konu olarak “Doğu Akdeniz” çıkmaktadır. “Doğu Akdeniz”in “Üç Yol” projesiyle güçlü ilişkisi de göz önüne alındığında buradaki strateji savaşının önemi daha da netleşmektedir.

Doğu Akdeniz’e taraf olan devletlerin aynı zamanda bölgede yeni denge arayışına taraf olan güçler olduğundan şüphe yok.Ancak şu dönemde öne çıkan ülkeler, İsrail, Mısır, Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi(GKRY) ve Türkiye-Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti(KKTC) olarak öne çıkmaktadır.Ve hemen belirtelim ki Doğu Akdeniz’de de Türkiye yine kilit ülke konumundadır.Hayata geçirilmeye çalışılan enerji projelerinin Türkiye’nin “Kıta Sahanlığı”nda yer alan bölümleri/parselleri olduğu gibi söz konusu enerjinin Türkiye karasularından geçirilme zorunluluğu bulunmaktadır…Yani Türkiye’nin hızla enerji merkezi olma yolunda olması ve bunun Modern İpek Yolu/Üç Yol projesiyle bağlantısı düşünüldüğünde ABD ve dolayısıyla İsrail’i rahatsız etmesi kaçınılmaz hale gelmektedir.AB ülkeleri de bölgede Türkiye’nin giderek daha etkin hale gelmesinden sıkıntı duymalarına karşın ABD’nde Trump’ın politikalarıyla köşeye sıkışan Avrupa ülkelerinin bir kısmının Türkiye ile yakınlaşmakta yarar umdukları görülmektedir.Dolayısıyla kimi güçlerin Türkiye’yi devre dışı bırakma ve/veya pazarlık gücünü azaltma çabalarına karşın Türkiye’nin mevcut gücünün ötesinde stratejik/tarihi derinliğini kullanarak -çok kutuplu dengeye doğru giden dünya düzeni arayışında- “güçlü” bir duruş sergilediği görülmektedir.

Doğu Akdeniz’deki keşiflerin netleştiği 2007’li yıllardan bu yana Akdeniz’deki hareketlilik daha da artmış, Batı dünyasının bir kısmı, Yunanistan-GKRY-Mısır üçlüsünü öne çıkararak Türkiye-KKTC’ni devre dışı bırakmak için şartları zorlamaya başlamışlardı.Oysa konunun teknik boyutları irdelendiğinde Türkiye’nin avantajlı durumu ve konumunun öne çıktığı çok net olarak görülmektedir.Aynı zamanda Türkiye’den geçen (TANAP vb.) ve geçecek boru hatlarının  bölgedeki enerji güvenliği açısından kritik öneme sahip olacağını da taraflar yakinen idrak etmiş olacaklardır.Ne var ki ABD-İsrail ilişkisinin malum bölge politikaları ve stratejilerinin bir sonucu olarak, Irak-Suriye ekseninde gerçekleştirmek istedikleri enerji hatlarıyla Doğu Akdeniz’deki planlarını bir bütün olarak düşünmelerinin sancıları -bölgede- sahaya da yansımaktadır…Değişen dünya ve bölge dengeleri ve yeni düzen arayışında çok kutuplu bir düzene doğru yol alınması gerçekliği, tarafların uzlaşmayı öne almalarını zorlayacaktır…

ABD-Türkiye ilişkilerini etkileyen bir başka husus da Cemal Kaşıkçı’nın, ABD’nden İngiltere’ye oradan da Türkiye’ye getirilerek Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda katledilmesi meselesidir.Zira bu olay, bir ülkenin içindeki iktidar mücadelesinde muhalifleri yok etme, korkutma ve diğer ülkelere gözdağı vermenin ötesinde bir anlam taşımaktadır.Söz konusu planlı cinayetin sorumluluğunun Türkiye’ye yıkılmak istenilmesi ve ABD’nin baskı altında tuttuğu bir süreçte Türkiye’nin güvenli bir ülke olmadığı algısının verilmek istenilmesi çok manidardır.Aynı zamanda konunun çok daha boyutlu ve derinlikli hedeflerinin, planın başarısızlığı ile ABD-İsrail ve Suudi Arabistan’ı sıkıntıya soktuğu dahi söylenebilir.Konunun bu kadar süre gündemde kalması ve Türkiye’nin Kral Selman’ı dışarıda tutarak “emri vereni” bilmek isteriz, demesi de kendini sağlama alma amaçlı bir “duruş” olarak okunabilir.

Ezcümle, tüm bu yaşananlar ve yaşanmakta olanlara rağmen ABD-Türkiye ilişkilerinde bir “yumuşama”dan söz edilebilmesi  bizce manidardır.Her kim bu iddiaları dillendiriyor ve/veya bunda dönemsel ve stratejik bir yarar umuyorsa tabii…

Türkiye-ABD ilişkilerinin stratejik düzeyi tartışılırken misyonunu ve stratejisini -esasta- devam ettiren Türkiye’ye mi? yoksa hem “oyun kurucu”, hem de yolun ortasında strateji değiştirici ABD’ye mi bakılmalı? sorusu önemlidir.Bu ilişkide Türkiye’nin, ABD’ye çok boyutlu ve derin bağlarının yanında, değişen dünya dengelerinde, güvenlik ve gelecek kaygılarının ne anlama geldiği de önem taşımaktadır.Aynı zamanda, yeni bir dönemden söz edilebilmesi için ABD’nin Türkiye’ye bakışının değişmesi, dolayısıyla bölge gerçekleriyle uyuşmayan “Teo-politik” hedeflerini yeniden gözden geçirmesi gerekecektir.Mevcut durumun ve ABD içindeki güç ve strateji savaşlarının görünen dinamiklerinin de bahse konu bir sonucu doğuracak değişiklik kararını üretebilmesi çok zor görünmektedir.Güçlü devletler, duraklama ve çöküş evrelerinde “güç zehirlenmesi”nin kaçınılmaz bir sonucu olarak ‘binerler “alamet”e giderler kıyamete’…

Tags
Daha Fazla

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close