Genel

Uluslararası Müdahaleler Karmaşık İç Dengeler Ve Işığında Yemen Krizi

Semir Yorulmaz/Dünya Bizim

2014 Ağustos’unda Yemen’de Husiler olarak bilinen kabile hareketinin lideri Abdülmelik El Husi’nin gösteri çağrıları gidişatın farklı bir ivme kazanacağının da habercisi olmuştu.  Bu gösteri çağrısı ile başlayan gelişmeler, daha sonra Ensarullah Hareketi olarak da bilinen kesimin Eylül 2014’te başkent Sana’nın kontrolünü ele geçirmesine kadar varmıştı.

Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nın diğer ülkelere nazaran daha fazla kendine has özellikleriyle ön plana çıkan Yemen, ‘Arap Baharı’ adı verilen süreç ve sürecin bugün gelinen noktada önce iç savaşa ardından daha geniş yelpazeli bir bölgesel savaşa dönüşmesiyle ciddi ve içinden çıkılması oldukça zor bir duruma düşmüştür.

Şüphesiz Yemen ‘Arap Baharı’ndan önce ‘Arap Baharı’ndan nasibini almış diğer Arap ülkelerinin aksine (otoriter rejimlerin etkisiyle) uzun bir istikrar dönemi içinde değildi. Yemen’de de otoriter ve demokratik olmayan bir rejim hüküm sürüyordu ancak ülke daha 2004 yılında “Husi İsyanları”na şahit olmuş, bu isyanlar da 2010 yılına kadar sürmüştür. Bunun yanı sıra El Kaide örgütünün  “Arap Yarımadası El Kaidesi” olarak bu ülkede faaliyet göstermeye başlamasından sonra ABD’nin sık sık müdahalelerine sahne olmuştur ki ABD’nin bu müdahaleleri “terörle mücadele” adı altında da devam etmektedir.

2010 yılında Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başlayan ve daha sonra çoğu zaman “domino etkisi” şeklinde açıklanan bir biçimde başka ülkelere sıçrayan halk hareketleri, kısa süre içerisinde Yemen’de de başladı. Daha önce birçok defa iç karışıklığa sahne olan Yemen, Ali Abdullah Salih yönetimine karşı başlayan bu hareketlilik karşısında yeni bir döneme girmiş oldu.

Bilindiği üzere Ali Abdullah Salih, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK)’nin girişimiyle hazırlanan uzlaşma gereğince Şubat 2012’de, görevi yardımcısı Abd Rabbo Mansur Hadi’ye devretti.  Varılan uzlaşmayla Salih’in görevi bırakıp bir geçiş dönemini başlamasını kabul etmesi, olayların seyri açısından önemli bir durak olmuş, ancak süreç kısa süre sonra çok denklemli bir savaşa dönüşmüştür.

Salih, istifasının ardından Husiler tarafından öldürüldüğü 4 Aralık 2017’ye kadar ülke siyasetinde etkili olmaya devam etti. Siyasi yaşamı boyunca farklı dönemlerde farklı taraflarla kurduğu ittifaklarla dikkat çeken eski devlet başkanı, görevi bıraktıktan sonra da ülke içi dengeler ve dış dinamikler doğrultusunda yeni ittifaklara girmişd ve öldürülene kadar, Yemen’de hem iç hem de dış dengeler bağlamında belirleyici temel faktörler arasında kalmıştır.

2014 Ağustos’unda Yemen’de Husiler olarak bilinen kabile hareketinin lideri Abdülmelik El Husi’nin gösteri çağrıları gidişatın farklı bir ivme kazanacağının da habercisi olmuştu.  Bu gösteri çağrısı ile başlayan gelişmeler, daha sonra Ensarullah Hareketi olarak da bilinen kesimin Eylül 2014’te başkent Sana’nın kontrolünü ele geçirmesine kadar varmıştı.

İslam’ın Şii mezhebinin “Zeydi” koluna mensup olan kesimlerden oluşan Ensarullah Hareketi’nin İran’dan destekli olması, Suudi Arabistan’ı harekete geçirdi. Özellikle Ocak 2015’ten sonra Ensarullah Hareketi’nin “Husi darbesi” olarak adlandırılan müdahalesi sonucunda yeni bir yönetim konseyi ilan etmesi ve bunun akabinde hükümetin ve devlet başkanının istifa etmesi, bölgesel denklemleri alt üst etti.

Suud Kralı Abdullah bin Abdülaziz’in ölümünden sonra tahta geçen Kral Selman, bölgede İran’a karşı daha sert ve daha aktif bir politika izleme kararı almıştı. Bu sert ve aktif politikanın ilk somut adımlarından biri olarak Mart 2015’te Yemen’e yönelik “Kararlılık Fırtınası” adı altında bir hava harekâtı başladı. Bu hava harekâtıyla beraber Yemen krizi bir iç savaştan çok Suudi-İran savaşı olarak gündeme gelmeye başladı.

İlk başta Kararlılık Fırtınası’nın kısa sürmesi bekleniyordu. Hatta Suudi Arabistan, başka ülkelerin de katılımıyla başını çektiği bu operasyonun Nisan 2015’te sona erdiğini duyurmuştu. Ancak hava bombardımanı devam etti. Bu operasyon Yemen’de “Arap Baharı” ile başlayan sürecin daha yıkıcı olmasına ve ülkede insani krizin çok fazla büyümesini de beraberinde getirdi. Suudi Arabistan, sürekli olarak Kararlılık Fırtınası ile ülkedeki meşru yönetimi desteklediğini ve Husiler’i hedef aldığını açıklasa da çoğu zaman sivillerin hedef alınması ve ülkenin altyapısının yerle bir edilmesiyle gündeme gelmektedir.

Yemen’in bugün gelinen noktada içinde bulunduğu durumu tarif etmek için “iç savaş” kavramı yetersiz kalmaktadır. Zira bugün Yemen üzerinde ciddi bir bölgesel savaş devam etmektedir. Bütün kesimler de bu savaşın “dış dinamiklerden bağımsız” bir şekilde çözülmesinin mümkün olmadığı hususunda hemfikirdir.

Yemen’de devam eden savaşı ve insani krizi daha iyi anlayabilmek için mevcut siyasi aktörleri ve siyasi ittifakları daha geniş bir şekilde ve farklı başlıklarla ele almakta fayda vardır. Ancak bundan önce “Arap Baharı” süreci öncesine kadar Yemen tarihine göz atmak gerekmektedir.

Yemen Tarihine Kısa Bir Bakış

Yemen coğrafi konumu itibariyle deniz ticareti açısından dünyada ve bölgede büyük öneme sahiptir. Dünya ticareti bağlamında yine çok önemli bir noktada olan Süveyş Kanalı’nın bağlandığı Kızıldeniz ve burada oldukça kritik bir konumdaki Aden Körfezi göz önünde bulundurulduğu zaman Yemen’in uluslararası önemi daha net anlaşılacaktır.

Yemen’in bu söz konusu konumu,  ülkenin tarih boyunca onun hedefte olmasını da beraberinde getirmiştir. Bugün Arap ülkeleri arasında en fakir ve en geri kalmış ülke olan Yemen, eskiden  sahip olduğu zenginlikler dolayısıyla “Mutlu Yemen” olarak bilinmekteydi.  Tarih boyunca çok savaş görmüş ve birçok defa istilaya uğramış olan Yemen’in “birçok ülkenin egemenliğine girdiği ancak hiçbir ülkenin tam anlamıyla kontrolü sağlayamadığı” da Yemen ile ilgili önemli bir anekdottur.
Tarihi süreç içerisinde Roma ve Pers imparatorluklarının istilalarına uğrayan Yemen, İslamiyet’in yayılmaya başlamasıyla Hz. Ali tarafından 632 yılında İslam topraklarına dâhil olmuştur. Yemen’in Hz. Ali tarafından fethedilmesi, ilerleyen dönemlerde burada Şii mezhebinin de yayılmasında etkili olacaktır.

Tarihsel akış içerisinde Yemen’in önemi, Hindistan’ın keşfinden sonra artmıştır. Hindistan’ın keşfiyle beraber, coğrafi keşiflerin önemli aktörlerinden Portekizliler, 16. Yüzyılda Yemen’i fethetmek için harekete geçmiş ancak başarılı olamamışlardır.

Yemen’de Osmanlı egemenliğinin başlaması Yavuz Sultan Selim döneminde olmuştur. Burada Osmanlı Devleti’nin Portekiz istilalarına karşı Yemen’e destek vermesi önemli bir rol oynamıştır. Ancak Osmanlı Devleti de Yemen’de tam anlamıyla kontrolü sağlayamamıştır. Osmanlı Devleti birçok kez Yemen’deki Zeydi inancına mensup bazı kabilelerin isyanıyla karşı karşıya kalmıştır.

Sömürgecilik tarihinin büyük gücü İngiltere ise 1800’lerden sonra Yemen’de varlık göstermeye başlamıştır. Hindistan’ı sömürgesi altında tutan İngiltere için Yemen’in konumu oldukça önemliydi. İngiltere’nin buradaki varlığı, Güney Yemen’in bağımsızlığına kavuşmasına kadar devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin ülkedeki varlığının sona ermesinden sonra İngiliz sömürgesi altındaki Aden ve çevresi ve bugünkü başkent San’a ve çevresinde kurulan “Zeydi Emirliği” başta olmak üzere parçalara ayrılmıştı. “İmam Yahya” tarafından kurulan Zeydi Emirliği daha sonra burada “Mütevekkili Krallığı” adını aldı. İmam Yahya döneminde Suudi Arabistan ile yapılan mücadeleler neticesinde bir anlaşmaya varılmış ve bugünkü Yemen-Suudi Arabistan sınırı çizilmiştir.
İmam Yahya’nın bir suikast sonucu öldürülmesinden sonra tahta geçen oğlu İmam Ahmed, gerek Aden’deki İngiliz varlığını dengelemek için Çin ve Rusya ile kurduğu ilişkiler gerekse de Suriye ve Mısır arasında kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne katılması gibi adımlarıyla dikkat çekmiştir.

1962 yılında Yemen’deki Mütevekkili Krallığı’ı son bulmuş ve  “Yemen Arap Cumhuriyeti” kurulmuştur.  Yemen Arap Cumhuriyeti’nin Mısır’daki Cemal Abdülnasır yönetiminin desteğiyle kurulması, o dönemde Nasır ile çekişme içinde olan Suudi Arabistan’ın, cumhuriyetçilere karşı ayaklanan Zeydi kabilelere destek vermesine neden oldu. Bu ayrıntı Yemen siyasi tarihindeki farklı ve değişen ittifak ilişkilerini anlamak açısından önemlidir.

1952 yılındaki Hür Subaylar Darbesi ile başlayan bölgedeki Mısır etkisi, Güney Yemen’de de kendini hissettirmiştir. Güney’de varlık gösteren İngiltere bu etkiyi kırmak için oradaki kolonilerini Güney Arap Emirlikleri Federasyonu adı altında birleştirdi. İngilizler daha sonra bu federasyona Aden’i de katmıştır. Söz konusu dönemlerde bölgedeki Sovyet etkisiyle Güney Yemen’de sosyalist akımlar güçlüydü.

Bu gelişmeler ışığında Güney Yemen’de 1963 yılında “Ulusal Kurtuluş Cephesi” kuruldu. Bu oluşumun İngilizler’e karşı verilen mücadele neticesinde 1967 yılında Kathan El Şaabi liderliğinde Güney Yemen bağımsızlığını ilan etti. Sovyetler ve Çin ile iyi ilişkiler kuran Güney Yemen’de daha sonra bütün partilerin birleşimiyle Yemen Sosyalist Partisi kuruldu ve Güney Yemen bu parti tarafından yönetilmeye başladı.

Bu süreçten sonra Kuzey ve Güney arasında zaman zaman çatışmalar ve birleşme görüşmeleri başladı. 1972 yılında Libya’nın devrik lideri Muammer Kaddafi’nin arabuluculuğunda imzalanan birleşme anlaşması uygulanmadı. Bu çabalar farklı tarafların desteğiyle devam etse de birleşme ancak 1990 yılında sağlanabildi. Birleşmenin sağlanmasında, Sovyetlerin dağılma sürecine girmesi gibi değişen uluslararası politik dengeler de önemli rol oynamıştır.  Birleşme sonrası başkenti Sana olarak kurulan devlete “Yemen Cumhuriyeti” adı verildi.

Ancak bu birleşme bir son olmadı. Nitekim 1993 yılında gerçekleştirilen seçimler, yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Ali Abdullah Salih’in yeni hükümeti seçim sonuçlarının ikinci galibi olan Islah Partisiyle beraber kurması Yemen Sosyalist Partisi’nin tepkisiyle karşılaştı. Bu süreç, Aden merkezli bir isyanın başlamasına ve 1994 iç savaşının yaşanmasına kadar uzandı. Aden’deki bu gösteriler zamanla “ayrılma-bağımsızlık” taleplerine dönüştü ancak Ali Abdullah Salih yönetimi bu isyanı bastırmakta başarılı oldu. Bu gelişmeler günümüzde, Güney Yemen’de bazı çevrelerin ayrılma taleplerini devam ettirmeleri gibi etkilerini sürdürmektedir.

Yemen Krizinde Başlıca Siyasi Aktörler

Husiler

Uzun dönemdir Yemen siyasetinde etkili olan ve bugün gelinen noktada iç dengeler açısından bakıldığında mevcut çatışma ortamının en önemli aktörlerinden biri olan Husiler’e gelmeden önce Yemen’deki “kabile” olgusunu ve kabileciliğin siyasi yaşamdaki yerine değinmek gerekir.

Kabilecilik, uzun süredir Yemen siyasetinin temel dinamiklerinden ve değişkenlerinden biridir. Bugün Yemen iç siyasetinde, siyasal partiler ve cemaat gibi oluşumlar ön plana çıksa da söz konusu partiler ve buna benzer siyasi yapılarda kabileciliğin etkisi büyüktür.

Birçok araştırmacıya göre bugün Yemen halkının yüzde seksen beşine yakını farklı kabilelere mensup. Ülkedeki kabile sayısı hakkında da verilen rakamlar genelde dört yüz civarındadır.

Ülkede çok uzun bir süre önemli siyasi aktörlerinden biri olarak kalan ve son olarak Husilerle kurduğu ittifaktan çekilip Suudi Arabistan ile anlaşan eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih başta olmak üzere, Yemenli siyasetçiler her zaman için bu yaygın kabile olgusunun dayattığı dengeleri göz önünde bulundurmak durumunda kalmışlardır.  Yine Yemen siyasetinin bir diğer önemli aktörü ve Müslüman Kardeşler Hareketi’nin ülkedeki siyasi uzantısı konumundaki Islah Partisi’nde de bu kabileciliğin etkisini görmek mümkündür.

Ülkede kabileciliğin etkisinin bu kadar fazla olması, birçok araştırmacıya göre ‘tarihi boyunca hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol altına alınamayan Yemen’in’ en zor denklemlerinden birini oluşturmaktadır.
Ülke nüfusunun çoğunluğunun Şafii’liğe mensup olan Yemen’de bir diğer yaygın olan inanç da Zeydilik inancıdır. Nüfusun yaklaşık yüzde 35- 40’ını oluşturan Zeydiler, Yemen siyasi tarihinde hep büyük rol oynamışlardır. Zeydilik inancı Şii mezhebinin bir alt kolu sayılmasına rağmen, Şii mezhebinin diğer alt inançları arasında Sünni mezhebine en yakın inanç sistemidir.

Bir kabile hareketi olarak ortaya çıkan Husiler de Yemen’de Zeydilik mezhebine mensupturlar. Ancak bazı kaynaklarca İran Şiiliği’nden etkilendikleri ve Şiiliğin Carudiye koluna mensup oldukları, dolayısıyla da Zeydi inancından farklı bir inanca sahip oldukları iddia edilmektedir. 1992 yılında Saa’da şehrinde “Genç Müminler” adıyla siyasal faaliyetlerine başlayan ve daha sonra adını “Ensarullah Hareketi” olarak değiştiren hareket, lideri Hüseyin Bedreddin El Husi’den dolayı Husiler olarak adlandırılmaktadır.

Kuruluşundan sonra İran desteğini arkasına alan hareketin Zeydi inancına mensup geniş bir kitle arasında yayılmasında ve kabul görmesinde o dönemde Selefilik akımının yükselişte olması ve Şii mezhebine yönelik tekfirci söylemler de etkili olmuştur. Kendisine karşı olan muhalefeti parçalamak adına Ali Abdullah Salih’in büyümesine göz yumduğu selefi hareket, ilerleyen süreçte kendini “Yemen El Kaidesi” olarak gösterecektir.

Husi hareketi, ortaya çıkış itibariyle ülkede imamlık rejimini tekrar canlandırmak hedefini taşımaktadır. Liderleri Hüseyin Bedreddin El Husi’nin Ali Abdullah Salih yönetimi tarafından öldürülmesinden sonra, hareketin başına genç yaşına rağmen Abdülmelik El Husi geçmiştir.

Ali Abdullah Salih’in 2003 yılındaki hac yolculuğu sırasında Saa’da iline yaptığı ziyaret, Husiler’in ülke gündemine daha fazla girmeye başlamasına da yol açmıştır. Ali Abdullah Salih burada Cuma namazı çıkışında halka hitap etmek isterken Husiler’in protestolarıyla karşılaşmıştır. Husiler 2004 yılında ise daha sonra “Husi İsyanları” olarak bilinecek ayaklanmalar başlattılar ve Yemen yönetimi ile sıcak çatışmalara girdiler. Bu isyanlar ve çatışmalar 6 farklı dönem şeklinde ele alınmaktadır. Çünkü bu isyanlar sırasında ara ara Husiler ile Yemen yönetimi arasında ateşkes anlaşmaları imzalanmış ve bu ateşkes anlaşmaları daha sonra bozulmuştu. Bu isyanların son safhasında ise Suudi Arabistan’ın da işin içine girmesi ve olaylara müdahil olması açısından önemlidir.  Husiler’in “Arap Baharı” sürecinde, daha doğrusu Ali Abdullah Salih’in yönetimi bırakmasından sonra bazı gerekçelerle Abd Rabbo Mansur Hadi yönetimine karşı tekrar ayaklanmaları ve başkent San’a’yı kuşatmalarıyla başlayan ve günümüze kadar gelen sürece ilerleyen başlıklarda değineceğiz.

Ali Abdullah Salih

Yakın bir zamana kadar ittifak içinde olduğu Husiler tarafından 4 Aralık 2017’de öldürülen Ali Abdullah Salih, bu tarihe kadar Yemen’in en önemli siyasi güçlerinden biri olarak kalmayı başardı.  Salih, şimdiki haliyle bildiğimiz Yemen’in ilk devlet başkanıdır. Siyasi hayatı farklı ittifaklar ve değişik gruplarla yaptığı işbirliği ile dikkat çeken Ali Abdullah Salih, Yemen gibi bir ülkeyi yönetmeyi, kendi siyasi hayatının bu yönüyle paralel olarak “yılanların başı üzerinde oynamak” şeklinde nitelendirmiştir.

Daha önce Kuzey Yemen diye bilinen Yemen Arap Cumhuriyeti’nin devlet başkanı olan Salih, bu göreve 1978 yılında gelmiştir. Kuzey ile Güney’in birleştiği sırada Kuzey Yemen’in başında olan Salih, birleşmeden sonra da devlet başkanlığı görevini sürdürmüştür. Salih, bu uzun iktidar dönemini de kendisinden sonra iktidara oğlunu getirerek bitirme düşüncesindeydi. Salih’in bu düşüncesi, kendisine yönelik ayaklanmanın da nedenlerinden sadece bir tanesidir.

Yönetimi bıraktıktan sonra ülkedeki etkisini sürdüren, Suudi Arabistan’a karşı Husilerle ittifak kuran Salih, geçmişte laik Zeydilerle beraber Husiler’e karşı işbirliği yapmıştı ve Suudi Arabistan’dan da yardım almıştı. Kendisi de Zeydi inanca sahip olan Salih, 2004 yılında başlayan ve 2010’a kadar devam eden Husi ayaklanmalarına karşı selefi akımları da desteklemekle suçlanmıştır. Hatta bu iddialar “Salih’in el Kaide ile işbirliği yaptığı” şeklinde gündeme gelmiştir.

Ali Abdullah Salih, “yılanların başı üzerindeki son oyununu” Husilerle olan ittifakı bozup Suudi Arabistan ile anlaşarak oynamıştır. Önceleri “çok önemli olmayan anlaşmazlıklar” şeklinde görülen Husi-Salih gerilimi büyümeye devam etti ve daha sonra Husiler ile Salih güçleri arasında çatışmalara dönüştü. 4 Aralık 2014 tarihinde ise, Ali Abdullah Salih Husiler tarafından öldürüldü.

Suudi Arabistan’ın Ali Abdullah Salih ile tekrar anlaşma yoluna gitmesi, bunun karşısında ise Husiler’in Salih’i öldürmesi, Salih’in bütün bu süreçte (öldürülene kadar) ne derecede önemli etkili bir aktör olarak ülke siyasetinde kaldığına işaret etmektedir.

Islah Partisi

Kuzey ile Güney’in birleşmesinden sonra 1990 yılının Eylül ayında kurulan Yemen Islah Partisi, günümüzde de halen Yemen’in en önemli siyasi oluşumlarından biridir. Abdullah El Ahmar tarafından İslami bir nitelikte kurulan hareket, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın da Yemen’deki siyasi uzantısı sayılmaktadır.

Kuruluşundan sonra en büyük siyasi başarısını 1993 yılında kazanan hareket, bu yılda yapılan milletvekili seçimlerinde muhalefetten iktidara taşınmıştır.  Bu seçimlerde ikinci olan Islah Partisi, hükümet ortağı olmuş ve bu durumu 1997 ve 2003 seçimlerinde de devam ettirmeyi başarmıştır.

Islah Partisi, Yemen’de “Arap Baharı” süreci ile Ali Abdullah Salih karşıtı harekette önemli rol oynamıştır. Özellikle de gösterilerin artması ve devletin gösterilere müdahale etmesinden sonra Salih’in meşruiyetinin sorgulanmaya başlamasıyla, siyasi gelişmelere yön veren bir aktör konumunda olmuştur.  Yemen’in en önemli kabile konfederasyonlarından Haşid kabile konfederasyonunun desteğini çekmesinden sonra Ali Abdullah Salih yönetimi, en büyük yarayı çoğunluğu Islah Partisi mensubu El Ahmar kabilesinin yönetime karşı tavır almasıyla almıştır.  Islah Partisi Yemen’de şu an devam eden savaşta “meşru yönetim” olarak adlandırılan Abd Rabbo Mansur Hadi yönetimi saflarında yer almaktadır.

Yemen Sosyalist Partisi

Kuruluşu, Güney Yemen’in İngilizlere karşı verdiği bağımsızlık mücadelesine kadar dayanan Yemen Sosyalist Partisi, kurtuluş mücadelesinin çatı oluşumu Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni oluşturan fraksiyonlardan biriydi. İngilizler’in Güney’den çekilmesi ve başkenti Aden olan Güney Yemen Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra, ülke yönetimin elinde tutan Yemen Sosyalist Partisi, Kuzey ile birleşilene kadar iktidarını devam ettirdi.

Kuzey ile Güney’in birleşmesinden sonra, Yemen’in sosyal yapısı ve değişen uluslararası dengeler dolayısıyla tabanı erimeye başlayan Yemen Sosyalist Partisi, 1994 yılındaki iç savaştan sonra ciddi bir yara aldı. 1993 seçimlerinden sonra (bu seçimlerde 56 milletvekili kazanmıştı) Salih yönetimi ve Islah Partisi arasında kurulan koalisyona muhalefet eden parti, 1994’te ayrılma taleplerinin yükseldiği iç savaşta halk desteğinin önemli bir kısmını kaybetti.
Parti, 1997’deki milletvekili seçimleri ile 1999’daki başkanlık seçimlere katılmayarak boykot çağrısı yaptı. Daha sonra ise Salih yönetimine muhalif “Ortak Buluşma Koalisyonu” içinde yer aldı.

Güney Hareketi

Kuzey ve Güney Yemen’in “Yemen Cumhuriyeti” adı altında 1990 yılında birleşmelerinin uzun ve zorlu bir süreçten geçtiğini daha önce ifade etmiştik. Bu birleşme kolay olmadığı gibi çok da sağlam temellere oturtulamadı. Nihayetinde aralarında derin ideolojik ayrılık ve farklı tarihsel deneyimler olan iki kesimin birleşmesi bugüne kadar süregelen birtakım sorunları da beraberinde getirmiştir.

İki ülke arasındaki birleşme protokolüne göre Yemen Cumhuriyeti’nin başkanı, kuzeyin cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, yardımcısı ise güneyin lideri Ali Salim Beyd, hükümet başkanı ise yine güneyli olan ve Ali Salim Beyd’in yardımcısı Ebu Bekir El Attas olmuştu.

Birleşmeden önce Güney’in iktidar partisi olan Yemen Sosyalist Partisi (YSP),  birleşmenin ardından, önce 1993 seçimlerinin ertelenmesini istedi, seçimlerin yapılmasından sonra ise Salih’in partisi Genel Halk Kongresi Partisi ile Müslüman Kardeşler’in partisi Islah Partisi’nin bir hükümet koalisyonu kurmasına tepki gösterdi. Seçimlerde istediği başarıyı yakalayamayan YSP (56 sandalye kazanmıştı), bu koalisyonun ülkenin bütününü temsil etmediğini iddia etmeye başladı. YSP lideri Ali Salim Beyd’in San’a’yı terk ederek Aden’e yerleşmesi gerilimin daha da tırmanmasına ve Güney’de bağımsızlık talebiyle gösterilerin başlamasına neden oldu. Yemen yönetimi ise olaylara sert bir şekilde müdahale etti. Bu da 1994 iç savaşını tetikledi. Bu süreçte Güney Yemen bağımsızlığını ilan ettiyse de Ali Abdullah Salih yönetimi, Aden’i kontrol altına almayı başardı.

Ancak bu durum güney sorununu çözmedi. Güney halkı ayırımcılığa maruz kaldığını ve güneyde işsizlik ile kötü yaşam koşullarının kuzeye göre daha kötü olması gerekçeleriyle ayrılma talebinden vazgeçmedi. 2007 yılına gelindiğinde güneyde yeniden gösteriler başladı ve bu gösteriler giderek bağımsızlık talebine dönüşmeye başladı. Bu hareketin başını, ordudan emekli edilen güneyli üst düzey askerler çekiyordu. Bu hareketi destekleyen gruplar “Güney Hareketi Güçleri” adıyla bir çatı altında toplandı.

Salih yönetimi, bir yandan 2004 yılından sonra patlak veren Husi isyanlarıyla uğraşırken, diğer yandan güneyli ayrılıkçılarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Ancak gelinen noktada Salih yönetiminin ne Husi isyanlarını ne de güneyin ayrılıkçı hareketini nihai bir şekilde bastırmakta başarısız olduğunu göstermiştir. “Arap Baharı” süreciyle beraber Güney Hareketi, hedefine ulaşmak için ülkenin içinde bulunduğu durumu değerlendirmeye çalışmaktadır.

Arap Baharı Ve Yemen

Tunus’ta başlayan ve daha sonra başka Arap ülkelerine sıçrayan “Arap Baharı” süreci, Ocak 2001’de Yemen’de de başlamış ve yine başka Arap ülkelerinde olduğu gibi yönetimin sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Özellikle Mart ayına gelindiğinde gösterilere sert bir şekilde müdahale edilmesi ve 18 Mart’ta 45 göstericinin hayatını kaybetmesi Salih yönetimine karşı tepkinin daha fazla artmasına neden oldu.

Yemen’deki gösterilere bakıldığında, bu gösterileri besleyecek büyük ve derin kökleri olan bir alt yapının mevcut olduğunu görürüz. Rejimin otoriter yapısı, ülkenin kötü ekonomik koşulları ve özellikle de artan yoksulluk, farklı grupların çıkar savaşı, kabileciliğin belirleyici olduğu toplumsal yapı gibi faktörler bu gösterileri beslemekteydi. Ali Abdullah Salih’in kendisinden sonra iktidara oğlu General Ahmet Ali Abdullah’ı hazırlaması da tepkileri daha fazla arttırmaktaydı. Ali Abdullah Salih daha sonra hem kendisinin hem de Cumhuriyet Muhafızları Komutanı olan oğlunun gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayacaklarını açıklaması tepkilerin dinmesini sağlayamadı.

Bu sürecin, yakın tarihe kadar Husi isyanlarıyla uğraşmış ve diğer yandan güneydeki ayrılıkçı hareketle de mücadele eden yönetimin sonunu getirmesi beklentilerinden ziyade, ülkeyi bir kaosa sürükleyeceğine dair korkular en başından beri vardı. Zira Yemen, tarihi boyunca uzun süreli bir istikrara kavuşamamıştı.  Yine de Ali Abdullah Salih’in Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin girişimiyle varılan uzlaşma sonucu yönetimi bırakmayı ve geçiş sürecini kabul etmesiyle, Yemen’in “Arap Baharı” sürecinin az bir zararla atlatacağı beklentilerine neden oldu.

Ali Abdullah Salih, gerek bölgesel bazda gerekse de uluslararası çaptaki girişimler sonucu 23 Kasım 2011 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin de desteklediği ve KİK’in girişimiyle hazırlanan ve görevini bırakmasını öngören uzlaşı taslağını Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad ’ta imzaladı.

Salih’in bu anlaşmayı imzalamasından önce ülkedeki desteğinin yavaş yavaş kaybediyor olması ve BM’nin çağrıları etkili oldu. İç dengeler açısından bazı önde gelen kabilelerin kendisine karşı net tavır alması (Haşid kabile konfederasyonu, El Ahmar kabilesi gibi), ordunun bölünmeye başlaması (Kuzey’de General ali Muhsiz önderliğindeki 1. Zırhlı tugayın ordudan ayrılması gibi), muhalefetin Suriye ve Libya gibi ülkelere nazaran örgütlü olması (başta Islah Partisi ve güneydeki hareketliliğin başını çeken Yemen Sosyalist Partisi) Salih’in geri adım atmasında rol oynayan başlıca faktörlerdi.

Riyad’ta imzalanan bu anlaşmayla Ali Abdullah Salih’e “güvenli çıkış” verilmesi de istifa etmesinde çok etkili olmuştur. Bu anlaşmaya göre, devlet başkanının ve onunla beraber çalışanların görevde oldukları süre boyunca yaptıklarından dolayı yargılanmalarının önüne geçmek için parlamentonun bir karar alması öngörülüyordu. Bunun yanı sıra, devlet başkanı ancak bu kanun çıktıktan sonra istifa edecekti. Sonraki 60 gün içerisinde de yeni devlet başkanlığı seçimi yapılacaktı. Bu metne karşı sokağın tepkisi sert olsa da ülkedeki siyasi oluşumların çoğu onay verdi.

Uzlaşma metninde yer aldığı üzere,  üzerinde anlaşmaya varılan aday Abd Rabbo Mansur Hadi, 21 Şubat 2012’de yapılan seçimler neticesinde yeni cumhurbaşkanı seçildi. Ancak yeni anayasa çalışmaları tamamlanmadığından 2014 yılında görev süresi bir yıl uzatılmıştır.

Mansur Hadi’nin görevinin uzatılması, BM gözetiminde Mart 2013’te başlayan ve Ocak 2014’te sona eren Ulusal diyalog Konferansı’nda alınan kararlardan bir tanesiydi. Bu konferansta Yemen’in birikmiş temel sorunlarının çözümü için de bir dizi karar alınmıştı. Bu kararlar arasında, güney kesiminin temsil sorununun çözümü, Saa’da bölgesindeki taleplerin karşılanması (Husiler’in inanç vb. konusundaki talepleri), ülkedeki temel güvenlik sorunlarının çözümü, Yemen’in 6 federal bölgeye ayrılması vardı. Ayrıca ordu haricinde hiçbir tarafın ağır silahlarının olmaması da bu konferansta alınan önemli kararlar arasındaydı.

Husi Darbesi 

Husiler’in (Ensarullah Hareketi) lideri Abdülmelik El Husi Ağustos 2014’te yönetim aleyhine halkı gösterilere çağırmıştı. Husiler’in bu çağrılarının gerekçesi olarak da Abd Rabbo Mansur Hadi yönetiminin vaatlerini yerine getirmediği gösteriliyor ve hükümeti feshedip yeni bir hükümet kurması isteniyordu. Mansur Hadi yönetimi de Husiler’in bu kalkışmasına sert çıksa da vaatlerin gerçekleştirileceği hususunda açıklamalar yapmış ancak Husiler ikna edilememişti. Başkent Sana’yı ele geçiren Husiler 21 Eylül 2014’te hükümet binalarını kuşatmış ve çoğunun kontrolünü ele geçirmiştir.

Ocak 2015’e gelindiğinde ise, Husiler’in ilerleyişi karşısında aciz kalan Abd Rabbo Mansur Hadi’nin konutu kuşatıldı ve Hadi istifa etti. Hadi’nin yanı sıra, başbakan Halid Baha da istifa ettiğini açıkladıysa da parlamento başkanı daha sonra bu istifaların kabul edilmediğini açıkladı. Nitekim bütün girişimlere rağmen Yemen parlamentosu toplanamadı.  Husiler ise Şubat 2015’te yeni bir anayasa deklarasyonu yayınladılar. Parlamentoyu feshederek ülke idaresinin devrim konseyinde olduğunu açıkladılar. Ancak Husiler’in bu adımı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından tanınmadı. Mansur Hadi ise daha sonra Aden’e kaçarak burada bir açıklama yaptı. Açıklamasında istifa etmediğini belirterek Aden’in de geçici olarak başkent olacağını ifade etti.

Bölgesel Denklemler

Cumhurbaşkanı Abd Rabbo Mansur Hadi, bu süreç içerisinde Körfez ülkeleri ekseninde hareket etmiş ve Aden’den sonra Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a geçmiştir. Suudi Arabistan ise Husiler’in bu ilerleyişi karşısında daha sonraki süreçte Yemen’e çok ağır bir faturası olacak “Kararlılık Fırtınası” operasyonunu başlatacaktır. Sonuçta Husiler’in Yemen’de tam nüfuz sahibi olması İran’ın bu ülkedeki varlığının güçlenmesi  Suudi Arabistan’ın ulusal güvenliğinin tehlikeye girmesi anlamına gelmektedir.

Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri ilk başta Husiler’in ilerleyişine göz yummakla suçlanmaktadır. Genel olarak “Arap Baharı” sürecini desteklemeyen Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez ülkelerinin bu tutumu, Mısır örneğinde çok açık bir şekilde görülmektedir. Körfez’in Yemen’de devreye girerek Ali Abdullah Salih’i belli şartlar karşılığında istifaya ikna etmesi, “devrim”i desteklediklerinden değil, aksine durumun kendi kontrollerinde olmasını istemelerinden kaynaklanmıştır.  Özellikle Suudi Arabistan’ın Müslüman Kardeşler’in Yemen’deki uzantısı olan Islah Partisi ile olan iyi ilişkileri bu bağlamda yani “denge siyaseti” ekseninde değerlendirilmelidir.

İran-Suud Çekişmesi Bağlamında Yemen Krizi

İran destekli Husiler’in Yemen’de ilerleyişi ve Suudi Arabistan’ın bundan sonra Yemen krizine “birincil muhatap” konumunda tepki vermesi bu krizin bir iç savaştan ziyade bölgesel güçlerin daha doğrusu İran ve Suudi Arabistan arasındaki “vekâlet savaşı” olarak konumlanmasına neden olmuştur.

Yemen ile sınır komşusu olan Suudi Arabistan için “Yemen krizi” birçok açıdan önemlidir. Bunlardan bir tanesi Yemen’de “demokratikleşme tecrübesinin” başarılı olması Suudi Arabistan için, ileride kendi sınırları içerisindeki bir hareketliliğe ilham kaynağı olabilecek bir tehlikedir. Ayrıca burada Islah Partisinin “kontrollü olmayan” bir şekilde güçlenmesi de İhvan-ı Müslimin fikrine düşman olan Suudi Arabistan için de ayrı bir tehdittir.

İran’ın Husiler veya bir başka aktör aracılığıyla Yemen’de etkili olması Suudi Arabistan açısından bir “beka” meselesidir. Suudi Arabistan’ın bölgesel politikalarının ve ilişkilerinin belirlenmesinde İran’ın en önemli faktörlerden biri olması bu durumu çok iyi açıklamaktadır.  Bu nedenle başlangıçta Husiler’in kalkışmasına göz yummakla suçlanan Suudi Arabistan, Husiler’in ilerleyişi karşısında çok ciddi bir tepki vermiştir. Bazı iddialara göre Suudi Arabistan, Yemen’de bir istikrasızlık ve kaos ortamı oluşması ve kendi müdahalesine gerekçe hazırlanması için ilk başta Husiler’in ilerleyişine göz yummuştur.

Özellilke Kral Abdullah bin Abdülaziz’in ölümünden sonra başa geçen Kral Selman Bin Abdülaziz, tahta oturduktan hemen sonra İran’a karşı “aktif bir dış politika” bağlamında önemli adımlar atmıştır. Bölgede artan İran etkisine karşı Suud’un en önemli adımı ise Yemen’de Husi ilerleyişine karşı olmuştur.

Kararlılık Fırtınası Operasyonu

Husiler tarafından konutu kuşatılan ve Aden’e kaçmak zorunda kalan Abd Rabbo Mansur Hadi, gerek Birleşmiş Milletler, gerekse de Arap devletlerine müdahale çağrısında bulunmuştur. Suudi Arabistan öncülüğünde 26 Mart 2015’te başlatılan harekât, Hadi’nin bu çağrısını yasal gerekçe olarak sunmaktadır. Hava bombardımanı yoğunluklu bu operasyona, başlangıçta 10 Arap ülkesi destek verdiğini açıklamış ancak söz konusu Arap ülkelerinin desteği Suudi Arabistan’ın istediği ölçüde olmamıştır.

Kararlılık Fırtınası operasyonu, Yemen’de Husi Darbesi ile sarsılan düzeni tekrar kurmak ve meşru yönetimi hâkim kılmak için yapıldığı açıklansa da asıl hedef bölgede İran ilerleyişini durdurmaktır. İran ile 5+1 ülkeleri arasında nükleer konusunda mutabakata varılması ve daha öncesinde Irak’ta İran etkisinin güçlenmesinin ardından, sürekli artan kaygılar içerisinde olan Körfez ülkeleri, bu operasyonla İran’ın dengelenmesini ve kendi söylemleriyle, “Beyrut, Bağdat ve Şam’dan sonra başka bir Arap başkentinin daha İran’ın eline düşmesinin önüne geçmeyi” hedeflemektedir.

İlk başladığında kısa sürmesi beklenen operasyonun Yemen’e ağır bedeller ödettiği çok açıktır. 2,5 seneden daha fazla bir süredir devam eden operasyon neticesinde 9 binden fazla kişi öldü, 3 milyondan fazla kişi ise göç etmek durumunda kaldı.  İç savaşın en yıkıcı tarafını oluşturan bu operasyon neticesinde neredeyse tamamen yıkılan alt yapı, berberinde birçok sorunu daha getirmektedir.

Yemen’de özellikle Kararlılık Fırtınası operasyonu çerçevesinde hava bombardımanının hedefi olan bölgelerde sağlıklı yaşam koşullarının neredeyse tamamen yok olması, özellikle kolera salgınının yaygınlaşmasını sık sık gündeme getirmektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Yemen’de şu ana kadar kolera salgınından hayatını kaybedenlerin sayısı 2 bin 200’ü geçmiş durumda.

Kararlılık Fırtınası operasyonunun beklendiğinden daha fazla sürmesi ve yıkıcı bir hal alması son dönemlerde bu operasyonu destekleyen kesimler tarafından da sık sık eleştirilmektedir. Hatta, Suudi Arabistan’ın bu savaşı kasıtlı bir şekilde uzattığı ve Husi ilerleyişi ile “devrim tehlikesi” arasındaki dengeyi bu şekilde sağlamaya çalıştığı da iddia edilmektedir.

Suud-BAE Çekişmesi

Yemen’in tarihi boyunca farklı ittifaklara ve farklı gruplar arasındaki çekişmelere ev sahipliği yaptığını belirtmiştik. Yemen krizinin uluslararası bir boyut kazanmasının ardından burada süren savaş “Yemen özelinde bir İran-Suud savaşı” olarak konumlanmıştır. Ancak özellikle de son dönemlerde Yemen’de İran’a karşı beraber operasyon yapan ülkelerin de birbirleri arasında farklı hesaplar peşinde oldukları daha net görülmektedir.
Kararlılık Fırtınası operasyonuna katılan ve Suudi Arabistan’dan sonra en fazla destek veren ülkelerden biri olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen’de “KİK” ekseninde değil, kendi hesapları çerçevesinde hareket etmesi, buradaki krizi daha fazla karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getiren büyük bir sorun halini almaktadır.

Bölgede genel hatlarıyla Suudi Arabistan ile paralel politikalar izleyen BAE,  Yemen’de farklı bir tavır içerisine girmiştir. Suudi Arabistan gibi “Arap baharı” sürecinde en başından beri karşı devrimci faaliyetleri destekleyen BAE, Yemen’de de bu yönde tutum takınmıştır. Ancak Kararlılık Fırtınası operasyonunun başlamasından sonra, ülkenin güney kesimlerinde kendi başına hareket etmesi, başta Suudi Arabistan olmak üzere, koalisyon ülkeleri ve Abd Rabbo Mansur Hadi yönetimi tarafından tepkiyle karşılanmaktadır.

Güneyde başta Aden kenti olmak üzere bazı bölgelerin koalisyon tarafından kontrol altına alınmasındaki rolü ilk başta çok göze çarpmasa da BAE, daha sonra burada kalıcı olmak için bazı adımlar atmasıyla dikkat çekmiştir. BAE başta önemli bir liman kenti olan Aden olmak üzere güneydeki stratejik bölgelerde kendine bağlı milis güçler oluşturup onları eğitim ve teçhizatla donatmaktadır.
Bunun haricinde ülkenin güney kesimlerindeki ayrılıkçı Güney Hareketi ile ilişki kuran BAE’nin bağımsızlık yanlısı faaliyetleri desteklediği de bilinmektedir. Bu durum hem Suudi öncülüğündeki koalisyonu (özellikle de Suud yönetimini) hem de Mansur Hadi yönetimi ile karşı karşıya gelmesine neden olmaktadır. Bu rekabet çoğu zaman sahada savaşan Hadi yönetimine bağlı askeri güçler ile BAE’nin desteklediği yerel milis kuvvetlerin çatışmasına kadar gitmektedir.

Semir Yorulmaz kimdir?

Marmara Üniversittesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Ortadoğu alanında çalışmaya başladı. Uzun süre Suriye, Mısır ve Filistin’de gazetecilik yaptı. Arap isyanları sürecini Suriye’den, 3 Temmuz darbesini Mısır’dan izledi. Mısır, Suriye ve Filistin üzerine yazdığı makaleler ve yaptığı çalışmalar ORSAM tarafından yayınlandı.

Kaynak: Bilimevi Dış Politika Dergisi, Sayı: 3

Etiketler
Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı