GenelYazarlardanYazılar

“ÜRETİLMİŞ KÜRT SORUNU”ndan “Diriltilmesi Planlanan” PKK-HDP/Vesayetçi Yönetim”e..

Hassaten belirtmek durumundayız… Üçüncü dünya savaşları’nın konvansiyonel yöntemlerle yapılmadığını, hibrid usüllerle gündeme geldiğini gündeminize taşımıştık… Hibrid usüllerle savaşta da “hedef kitle”ye yönelik “ Algı Yönetimi ve Manipülasyon Teknikleri”nin stratejik bir öneme sahip olduğunu da sık sık dikkatlerinize sunmaktayız; bundan sonra da bahsekonu tekniklerle ilgili örnekleri de gündeminize taşımak durumunda kalacağımız, ne yazık ki kaçınılmaz gözükmektedir…

Ne diyordu (CHP/”Millet İttifakı”nın) “etki ajanı” Sedef Kabaş ?..

‘Önce bir yalan söyleyeceksin…Bu yalan, büyük ve anlaşılır/basit olacak!…Sonra da bu yalanı tekrar edeceksin!.. Geriye doğru çekilip -bu algı yönetiminin- yankılarına baktığınızda fark edeceksin ki “kitleleştirilmiş”toplum kesimlerinin, -bu anlaşılır ve büyük- yalanı sahiplendiklerini net bir şekilde gözlemleyebileceksin!..’

17/25 Aralık “yargı darbesi” girişimiyle toplumun, net bir şekilde, fark etmeye başladığı, 15 Temmuz 2016 tarihli (ABD-İsrail destekli) darbe girişimiyle (arkaplanı)ortalığa saçılan/iyice belirginleşen “sistem-içi” savaş, yoğunluğu artarak devam etmektedir… Her fırsatta altını çizdiğimiz gibi eski Türkiye-yeni Türkiye mücadelesi kritik bir aşamaya doğru yol almaktadır. “Eski Türkiye” unsurları, -iç ve dış bileşenleriyle- Recep Tayyip Erdoğan’ın başrolünü oynadığı malum “yeni Türkiye” senaryosunun devamına engel olabilmek için her yolu denemektedir.Ve bu mücadele/savaşta, açık-gizli, tüm bileşenleriyle eski Türkiye, algı yönetimi ve manüpülasyon teknikleri başta olmak üzere her yöntemi kullanmaktadır. “Yandaşlar” etiketini muhaliflerine yapıştırmakta mahir olan “ fondaşlar” hiçbir kural tanımamakta, -bu süreçte- diriltilmesi gereken PKK-HDP’yi meşrulaştırmak için can siperhane çalışmaktadırlar… T.C.’nin geçmişteki hatalarının bir faturası olarak gündeme gelen, -önceki versiyonlarıyla birlikte- HDP’nin “bizzarüre” kanuniliğini, “hukuki” olarak yorumlayarak etkili bir şekilde kullanmak istemektedirler… ABD’de yapılan seçimlerle, Trump’ın yerine gelen Biden’ın, -yeni Türkiye’ye yönelik açık tehditleriyle beraber- daha da cüretkar hale gelen bu operasyon 2023 seçimlerine doğru giderek ivme kazanırken “yeni Türkiye” bileşenleri de kendi çizgilerinde karşı hamlelerini yapagelmektedirler…

Bir süredir devam eden bu savaş, eski Türkiye unsurlarının, yerel yönetimlerdeki-büyükşehir belediye başkanlıklarındaki- “başarı” sonrasında daha da yoğunlaşmış ve ümitvar bir görüntüye bürünmüş gözükmektedir… HDP desteğiyle kazanılan seçimlerden sonra, -ABD’nin açtığı alanda- HDP’nin de arkaplanına geçerek PKK-PYD’nin de açık desteğine mazhar olmuş gözüküyor, bu süreç…

Hatırlayacaksınızdır… Önce gizli-saklı başlayan “eski Türkiye” unsurlarının “anayasa komisyonu” oluşturma çabaları bir süre sonra inkar edilemeyecek kadar açık hale gelmiş bulunmaktadır.Aşama aşama gidilen bu süreçte, kanuni olarak sistem içinde yer almakta olan HDP, öncelikle Kandil ile birlikteliğini açıkça dile getirirken “dostları”ndan ciddi bir tepki almamıştır.HDP’nin kapatılma sürecini engelleyecek adımlar atarak da PKK/PYD-HDP, dostlarından gizli-saklı ilişki biçimini açık hale getirmesi için net bir “duruş” beklediğini deklare etmişti… Sonra da geçmiş uygulamalarıyla net bir şekilde bildiğimiz, -“temsilde adalet”- boyutuyla öne çıkarılan ama “istikrarsızlık”ın ana nedeni olarak yorumlanan “Parlamenter sistem” konusundaki algı yönetimi, bir ileri aşamaya taşınmıştır… Deve kuşu misali, “kuş mu, deve mi?  tartışmaları misali, ne idüğü belirsiz, hale getirilmek istenen yönetim sistemi tartışmalarındaki “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” tanımlaması, algı yönetimiyle ciddi ciddi tartışılır hale gelmiştir. Oysa Siyaset Bilimine Giriş kitaplarında bile açıkça görebileceğimiz gibi, yönetim sistemleri esasta iki çeşittir :” Parlamenter Sistem ” ve” Başkanlık Sistemi “… Fransa ‘nın, kriz şartlarında gündeme taşıdığı, Yarı Başkanlık Sistemi’ni de dahil edersek üç tür yönetim biçiminden söz etmek mümkündür… İşin esasına bakarsanız, bunların çıkış olarak gördükleri yönetim sistemi, yarı başkanlık’tır. Ancak, Batılı dostlarıyla birlikte memnun olmadıkları “yeni Türkiye”yi istikrarsız hale getirerek /kaos çıkartarak “eski Türkiye” ayarlarına dönmek istedikleri için yarı başkanlığı telaffuz etmekten çekinmektedirler. Zira böyle bir çıkış “millet ittifakı”nın başkanlık sisteminin Türkiye versiyonu olan Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemini, esasta, gerekli olarak görüp de bahse konu sistemin reforme edilmesi gereken boyutları olduğunu iddia edenlerle aynı düzleme taşıyacağından, anlaşılması zor bir dil kullanmaya zorlamaktadır… Bu çerçevede altını çizmemiz gereken bir başka boyut da “Cumhur ittifakı” bileşenleri, Parlamenter sistemde, tek başına hükümet/”iktidar” olmakta zorlandıkları için “Başkanlık sistemi” ne geçmek istemedikleri çok açıktır… Özellikle Ak Parti/AKP parlamenter sistem devam ettiği takdirde bir kaç dönem daha “iktidar” olabilecekken sistem değişikliğini zorlamış ve MHP’nde desteğiyle bunun seçmen tarafından onaylanmasını sağlayabilmiştir. Ve burada belirleyici olan husus, değişen dünya ve bölge şartlarının açtığı alanda, Osmanlı Bakiyesi, olarak tanımladıkları Türkiye’nin, – tarihi ve stratejik derinliğini- daha etkin bir şekilde kullanabileceği istikrarlı ve hızlı çalışan bir sistem arayışıdır. Süreci dikkatle incelediğimizde böyle bir çıkarım yapmak hiçte zor olmayacaktır… Yaşanan süreci aşama aşama irdelemeye devam ettiğimizde başlangıçta “üstü örtülü” ilişkiler/ittifaklar yapan “millet ittifakı”, özellikle yerel seçimlerde elde ettikleri sonuçların hemen akabinde, ABD ve AB’nin de açık desteğiyle, ilişkilerini aşikarlaştırma sürecine girdikleri gibi HDP’ nin teröristlerle/PKK-PYD ile açık ilişkilerini de net bir şekilde reddetmeme yolunu seçerek “top çevirmeye”/konuyu başka düzlemlere kaydırmaya çalıştıkları ortadadır. Lakin, HDP ‘nin ittifak ortağı olduğunun açıkça beyan edilmesi talebi karşısında, CHP yönetimi çok zorlanmasa da tabanının niteliği gereği İYİ Parti, zikzaklar çizmek zorunda kalmaktadır… Ve HDP’nin 2023 seçimlerine yönelik, 11 maddelik “Tutum Belgesi” ile -tüm uyarılara rağmen ,konjonktürün açtığı alandan da yararlanılmak suretiyle İYİ Parti’yi rahatlatacağı düşünülen, aynı zamanda HDP’nin kapatılmasını zorlaştıracağı umulan bir çıkış gündeme taşındı… Demokrasi’nin “felsefi arkaplanı”nı tartışmayı bir başka zemine bırakarak şu hususu çok net bir şekilde ifade etmeliyiz ki; burjuvazinin bir yönetim tarzı olarak insanlığın gündemine taşınan bu kavram, üretenlerinin de gerektiğinde, “helvadan (Hedonik felsefeden) yaptıkları putlarını yedikleri” malum süreçlerle de ortaya çıkmıştır… Küresel terörizmin hamisi, terörün ve terör örgütlerinin patenti elinde olan “küresel odaklar/ABD-İsrail için (“kuluçka makinası”olarak kullandıkları Suudi Arabistan’ın da desteğiyle) “emperyalizmin mızrak ucu” olarak kullanılmaktadır “demokrasi”… Ve  bu ve benzer (sözde evrensel)kavramlarla ve (sözde)terör örgütleriyle savaştıkları algılarıyla, küresel odakların “paralı askerleri” haline gelen bu terör örgütleri, meşrulaştırmak istenilmektedir.Ne yazık ki “güçlünün haklı görüldüğü” bir dünyada “algı yönetimi ve manüpülasyon” tekniklerinin aldatıcı/çeldirici etkisiyle-büyük oranda, sahada netice alabileceklerine dair emareler sergilenebilmektedir.Lakin “oyun”un fark edilmesi halinde, yeni bir çöküş yaşamaları mukadderdir.Arkaplanda ABD ve AB’nin net bir şekilde görüldüğü aynı zamanda, -Çöküş/İşlevsizleşme sürecindeki uluslararası kurumların da her fırsatta desteklediği “Tutum Belgesi”ni ana hatlarıyla dikkatlerinize sunmak istersek şunları ifade etmemiz gerekecektir…

HDP’nin, müzakereci bir anlayışla, kurucu unsur/aktör ve “çözüm gücü” rolünü üstlenmesi gerektiğini düşünüyoruz’ gibi iddialı bir cümleyle başlayan açıklama,

  • Çözümsüzlüğün başlıca kaynağı olduğunu, -hatta CHP ile ortak bir dil kullanarak başkanlık sisteminin antidemokratik olduğu iddialarıyla birlikte- Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni değiştirmek istediklerini…
  • Geçiş Süreci için olması gerekenlerin ise ;

-Güçlü demokrasi,

-Güçlü Parlamenter sistem,

-Güçlü demokrasi, aynı zamanda yerinden ve yerelden (Eyalet Sistemi)yönetim anlayışını gerektirir…

-Yargı kurumu, yürütmenin vesayeti altındadır.Yargı eliyle siyaseti ve toplumu dizayn eden anlayış adaleti yerle bir etmiştir. [Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, oluşan/oluşturulan, hangi adalet yerle bir olmuştur? sorusuna bu anlayış sahiplerinin cevabı merak konusudur…(Ve, ’Adalet,nereden alınmakta? Batı /İtalya, Almanya vb. yerlerden mi, yoksa “üst akıl”dan mı? satın alınmaktadır?..)]

-Bu nedenle tüm siyasi davaların (NFETÖ, KHK ve HDP-PKK)sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılması, adaletin ve toplumsal barışın sağlanması için gereklilik olarak görüyoruz…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) ve tüm uluslararası kurumların “tavsiye”lerine uyulmasına ihtiyaç duyulduğu da özellikle dillendirilmektedir…Ve devamında,

  • Kürt Sorunu’na demokratik bir çözüm için HDP-(PKK/PYD)üzerine düşeni yapmaya hazırdır…

-Mecliste diyalog ve çözüm zemini oluşturmak için gerekli düzenlemeler; (“Anadil” başta olmak üzere)yapılmalıdır…

-“Barışcı Dış Politika”…Yurtta bölgede ve dünyada barıştan yana uzun vadeli işbirliği (Yurtta Sulh Cihanda Sulh-NFETÖ)

-Eşbaşkanlık sisteminin genişletilmesi ve yaygınlaştırılması…

-İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden yürürlüğe konulması…

-Demokratik Anayasa,(Gerçek anlamda bir sosyal sözleşme ; farklı kimliklere, kültürlere-etnik yapılara saygılı “eşit vatandaşlığa dayalı”…)

Kısaca yukarıya aktarmaya çalıştığım hususların yanı sıra, İYİ Parti’yi rahatlatan kritik bir husus da bu belgede, önemli bir vurgu olarak karşımıza çıkmaktadır: “Seçim İttifakı içinde yer almayacağız”.Ancak,

-Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde;

  • İlkesel birlikteliklerin seçimlerinde;
  • İsimler yerine ilkeler ve yöntemlerin tartışılması düşüncesindeyiz…

Son planda, dikkatlerinize sunduğumuz bu gelişmelerin, esasta, nasıl bir işbirliğine ve hangi hedefe işaret ettiği, bizce, çok açık ve net…Ve 2023 seçimleri sonuna kadar bu düzlemde tartışılacak bir çok konunun olacağını öngörmek de zor olmayacaktır…

KISA DEĞERLENDİRMELER/Yorumlar

  • Biden’in ABD başkanı seçilmesiyle, öncesi ve sonrasıyla ABD’nin Türkiye’ye yönelik hasmane tavırları, çok daha açık hale gelmiş bulunmaktadır… Buna karşın yeni Türkiye, -içinden geçtiği kritik süreç nedeniyle- zaman zaman ABD’ye yönelik çıkışlarına rağmen genelde ihtiyatlı bir yaklaşım sergilemeye özen göstermektedir. Ne var ki iki ülke ilişkilerindeki “ortak çıkarlar” bile ABD’nin malum tavrını değiştirmediği görüntüsünü devam ettirmektedir. Dolayısıyla bu durum, Türkiye-Rusya ilişkilerinde Rusya’nın elini daha da güçlendirmektedir… Lakin Türkiye gibi Rusya’nın da “güvenlik ve gelecek” kaygılarının niteliği ve Türkiye’ye olan ihtiyacı durumu dengelemektedir. Özellikle Kafkaslar’da, Orta Asya’da Rusya-Türkiye ilişkileri, her iki ülke için de büyük öneme sahip gözükmektedir. Tabii ki yeni şartlarda, Suriye ve Doğu Akdeniz’de de benzer bir durum söz konusudur… Nitekim Soçi Zirvesi’nin beklenilenden daha olumlu geçmesini de yukarıdaki gerçekliklerin öneminin göstergesi olarak okumak yanlış olmayacaktır.

Bu arada,İran’ın bir süredir, Azerbaycan’a karşı hasmane bir tutum içinde görünmesi ve bunu da İsrail’in bölgede etkinliğine bağlaması manidardır.İran’ın Azerbaycan’a karşı bu duruşunu ve küresel güçlerin, bölgedeki terör örgütleriyle ilişkilerine karşı net bir tutum almayışını konjonktürel değil de -İmam Humeyni liderliğindeki “Siyasi Devrim”in çizgisinden hızla uzaklaşmasının – bir tezahürü olarak okuduğumuzda, gelişmelerin seyri hakkındaki kaygılar bir kat daha artmaktadır…

  • T.C.Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın BM konuşması,

Öncelikle belirtmeliyiz ki sistem-içi’nde kalarak “küresel sistem”in reforme edilmesine yönelik ısrarlı önerilerini yenilemesi ve BM karşısındaki “Türkevi”açılışı, gerçekten önemsenmelidir.Ve Türkiye, değişen dünya ve bölge şartlarında/ “yeni denge arayışı süreci”ndeki Batı referanslı ve meşruiyetini, sistem içinde kalarak sağlamaya çalışan yaklaşımıyla yoluna devam etmektedir.Özellikle hinterlandı/etki alanlarındaki gelişmelere, “güvenlik ve gelecek kaygıları” perspektifinde yaklaşan bir Türkiye’nin iddialı bir strateji izlediğinin altını çizmemiz gerekir… Üstelik -tarihsel ve stratejik derinliğinin gerektirdiği – “ahlaki ve ilkesel” kaygılarıyla da Türkiye’nin, diğer “yükselen güçler”den ayrıldığını da belirtmemiz gerekir…

Recep Tayyip Erdoğan’ın son BM konuşmasında da geçmişte altını çizdiği hususları tekrar hatırlatması ve “iklim sözleşmesi” konusuna değinirken de bu ve benzeri sorunların asıl sorumlularının “küresel güçler” olduğunu vurgulaması da önemsenmelidir… Küresel ve bölgesel düzlemdeki “güç denge”lerinin hızla değişmesi ve kendini dünyanın hakimi/patronu olarak gören ABD’nin hızla irtifa kaybetmesinin farkında olarak adımlar atılmalıdır. Keza (arkaplanında )küresel finans odaklarının bir kısmının yer aldığı Çin’in hızla yükselişini okurken de -henüz gündeme gelmese de- avantajların çok ötesinde, ciddi açmazları olan bir Çin’in gündemde olduğunun da farkına varmalıyız.

  • Bu arada İran’ın, yeni çizgisiyle paralel olarak, Şangay İşbirliği Örgütü’ne üye olmasını -ki Afganistan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu 6 ülke de diyalog ortağı- doğru anlamlandırmamız gerekmektedir… Bu arada, bölgede, Türkiye’nin giderek güçlendirmek istediği “Türk Birliği”nin öncülü olarak “Üç Kardeşler” (Türkiye-Azerbaycan-Pakistan)’in, bölgedeki gelişmelere karşı “duruş”larını gösterdikleri ciddi bir tatbikat yapmalarını da görmeden geçmek doğru olmayacaktır… Yine, “yeni denge arayışı sürecinin doğal bir sonucu olarak, ABD-İngiltere-Avustralya’nın oluşturduğu, kısaca AUKUS olarak adlandırılan ittifakı da Afganistan/Asya-Pasifik’deki gelişmelerle birlikte değerlendirmek gerektiğini ifade etmeye bile gerek yok… Bu arada, ABD’nin ciddi krizlerle boğuştuğu, söylemleriyle uyumluluğu giderek kaybolan gücü, NATO’da da ciddi krizleri tetiklemekte, bu durum da AB’yi telaşlandırmış gözükmektedir. Bir yandan Türkiye’ye karşı hasmane tavrını giderek arttırma eğilimi içinde olan AB, diğer yandan da kendi içinde bir ordu/savunma gücü oluşturmakta zorlanmaktadır… AB’nin, ABD ile ilişkilerinin yanı sıra Rusya ve Çin ile ilişki biçimleri de bu süreçte, önemli bir gündem haline gelmiş olduğunu da tespit etmeliyiz.

Ezcümle, değişen dünya ve bölge şartlarında “yeni denge arayışı” süreci hızla ve sancılı bir şekilde devam etmektedir. Farkına varan ve “ideolojik duruşu”nu koruyarak süreçteki rolünü doğru oynayan örgütler/yapılar, gelecekte daha etkin olacaklardır.Tabii ki Rabbimizin koyduğu “kanunlar”çerçevesinde…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı