Genel

Üst akıl eleştirisi bir vicdan direnişidir

Cengiz Kapmaz/Serbestiyet

Bir, üst akıl var. Hedefinde de kukla bir Türkiye oluşturmak vardır. İki, her şey üst akılla izah edilemez. Ama üst akıl yoktur da denilemez. Üç, üst akılla ilgili kamuoyunun ulusal yarar açısından konsolide edilmesi (ortak paydanın oluşturulması) bir ihtiyaç ve milli zarurettir.

Üst akıl kavramlaştırması ilk kez Erdoğan tarafından, (her ne kadar isim belirtmese de) ABD-İsrail öncülüğündeki ittifakın Türkiye’yi kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmek için geliştirdiği strateji, taktik, baskı ve yönlendirmeleri ifade etmek için kullanıldı.

Kamuoyunda üç tür üst akıl algısından bahsedebiliriz. (1) Üst akıl var deyip, Türkiye’de olup biten her şeyi üst akılla izah edenler. Ülkenin yarısını oluşturuyor. (2) Üst akıl var deyip, Türkiye’de olup biten her şeyin üst akla bağlı olarak açıklanamayacağını söyleyenler. Kanaatimce diğer yarının üçte ikisini oluşturuyorlar. (3) Üst aklın varlığına inanmayanlar. Yine kanaatimce ülkenin diğer yarısının üçte birini, yani toplamda altıda birini oluşturuyorlar.

7 Şubat 2011’de devlet aklına yönelik saldırı ile başlayan…  2013 Gezi kalkışması ve Aralık soruşturmaları ile devam eden… 2014 MİT tırları ile güçlüyüz mesajı veren… 15 Temmuz 2016 darbesi ile meydan okuma boyutu kazanan olaylar silsilesi düşünüldüğünde… bu kadar olgunun tamamen tesadüfi ardışık olaylar dizilimi olmadığı dikkate alındığında… üst akıl yoktur şeklinde kendisini ortaya koyan okumaya, objektif ve inandırıcı bir paye vermemiz zorlaşır. Aynı şekilde her şeyi üst akla bağlayan, ona mitolojik, Tanrısal güçler bahşeden okuma şekli de hatalıdır. Çünkü böylesi bir okuma da olağan hayatın akışına aykırı olur.

Türkiye’nin yaşadığı tüm ardışık olaylar dizisini üst akıl değil de FETÖ yaptı denilemez mi? Tüm bu olaylarda baş aktör hiç kuşku yoktur ki FETÖ. Eğer olayları sadece FETÖ ile sınırlandırırsak o zaman da FETÖ’yü görüp arkasındaki beyni görmemiş oluruz. Durumun tam da böyle olduğunu ifşa eden çok çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. FETÖ için çalıştığı ortaya çıktıktan sonra itirafçı olan MİT’çi Ersoy’un, 22 Nisan tarihi itibariyle gazetelere ifadeleri yansıdı. Ersoy, çalıştığı FETÖ’cü abilerinin kendisinden MİT’te kimlerin çalıştığının isim isim belirlenmesini, MİT’e çalışan kaynakların, özellikle de MİT ile irtibatlı diplomat, ateşe ve yabancı haber kaynaklarının tespit edilmesini istediğini söylüyor. Tüm bu bilgileri de “abilerine” aktardığını vurguluyor. Bir dönem bazı aydınların başarılı bir sivil toplum örgütü olarak göklere çıkardığı Cemaatin (!) istediği bilgilere, odaklandığı konulara bakar mısınız? Hangi ahlaki itirazla, hangi objektif tutumla bu kadar derine inen bir casusluk networkunu sadece FETÖ ile sınırlandırabiliriz?

Darbe dönüm noktası

Türkiye’nin üst akılla mücadelesine bakıldığında, 15 Temmuz darbesi tarihi bir dönemeç oluşturur. Bu tarihten sonra devlet aklı, araç farına yakalanarak apışıp kalan tavşan olmaktan çıktı, üst akla karşı hamleler geliştirmeye, karşı oyun planları oluşturmaya başladı.

OHAL ilanını, Fırat Kalkanı, El Bab, Afrin operasyonlarını… Kuzey Irak’ta 20-25 kilometre derinliğinde oluşturulmaya çalışılan tampon bölgeyi… PKK’nin askeri açıdan istediklerini yapamaz hale getirilmesini… içeride üst akla hizmet ettiği düşünülen propaganda araçlarının etkisiz hale getirilmesini… daha da önemlisi Rusya ile üst aklı dengeleme çabalarını, son olarak erken seçim kararını, karşı oyun planının taktik hamleleri olarak düşünebiliriz.

Bu kadar hayati konularda savunma ve karşı taarruz hamleleri yapan bir ülke, elbette kendi iç kamuoyunu bir tarafa bırakamazdı. Zira kamuoyu olan bitenin farkında değilse, olanlara karşı ortak bir refleks gösteremiyorsa, yöneticilerinin karşı karşıya olduğu tehlikeyi sezemiyorsa, hangi ülke olursa olsun yönlendirmelere açık bir hale gelmiş olur.

Kaldı ki bir ülke sadece saldırıya uğradığında veya çeşitli örgütler üzerinden şiddet eylemlerine maruz kaldığında savunma bariyerleri örmez. ABD seçimleri, Facebook skandalının da gösterdiği gibi bir ülke, büyük sermaye şirketleri, sivil toplum görünümlü kuruluşlar, çeşitli lobi ve çıkar grupları üzerinden de algı yöneticiliği ve halkla ilişkiler çalışmasına maruz kalabilir.

Nitekim üst aklın da bu kapsamda Türkiye’ye yönelik pek çok halkla ilişkiler çalışması oldu. Kamuoyunun yöneticilere rıza göstermemesi için her gün kamuoyunu yönlendirmeye yönelik iç ve dış propaganda araçları üzerinden onlarca bilgi, kanaat, düşünce ve manipülasyon servis edildi, ediliyor.

Bu durum düşünüldüğünde, demokratik seçimlerle gelen Türkiyeli yöneticilerin ve tehlikeyi gören aydınların kamuoyunda bir bakış açısı oluşturmalarının ayıplanır bir yönünün olmaması gerekir. Eğer bu ülkenin halk oylarıyla seçilmiş bir yöneticisi, kuşatma altında olduğunu görüyor ve söylüyorsa, halkına dönüp “durum budur, tehlike şudur” demesinden daha doğal, daha âlâ ne olabilir?

Kullanışlı alet kutusu mu?

Burada bizi rahatsız etmesi gereken yön şudur: ulusal yarar açısından kamuoyunu konsolide etmek için kullandığımız üst akıl kavramlaştırmasını hangi açılardan araçsallaştırıyoruz? Tamamen kullanışlı alet kutusu olarak mı?

Eğer kamusal yarar açısından değil siyasi yarar açısından araçsallaştırıyorsak (ki aradaki sınırın o kadar da net ve belirgin olmadığını ben de kabul ediyorum; mesela iktidara yönelik eleştirilerin de sıklıkla bu kapsamda ele alınarak hata yapıldığını söyleyebilirim), ortada ciddi bir sıkıntı var demektir. Çünkü asıl o zaman üst akıl kavramlaştırmasının içini boşaltmış oluruz.

Yine bir taraftan üst akıldan şikayet eder, üst aklın PKK-PYD’yi silahlandırdığını iddia eder, sonra gider o üst akılla stratejik işbirlikleri yaparsak… bu tutum, “bir saniye, burada bir tuhaflık var” dedirtmez; üst aklı konsolidasyon için kullanan kişilerin üst aklın içini boşaltması anlamına gelmez mi? (Üst akılla ulusal güvenlik tehlikelerini bertaraf eden yakınlaşma ve anlaşmaları bunun dışında tuttuğumu söylememe bile gerek yok sanırım.) Eğer edimlerimiz, yaptıklarımız itirazlarımızla çelişir ve karşı karşıya gelirse, bunun kamuoyunda bir çelişki olarak okunması mümkün olmaz mı?

Sonuç olarak, Halil Berktay’ın güçlü sorgulayıcı eleştirilerinden sonra, üst akılla ilgili durduğum noktayı şu şekilde tarif edebilirim: Bir, üst akıl var. Hedefinde de kukla bir Türkiye oluşturmak vardır. İki, her şey üst akılla izah edilemez. Ama üst akıl yoktur da denilemez. Üç, üst akılla ilgili kamuoyunun ulusal yarar açısından konsolide edilmesi (ortak paydanın oluşturulması) bir ihtiyaç ve milli zarurettir. Dört, üst akıl eleştirisi kesinlikle bir Batı karşıtlığı değildir. Batının kendi çıkarları için Türkiye’ye karşı uyguladığı kuşatma ve baskılara karşı bir vicdan direnişidir.

 

Önemli Not: Yukarıdaki yazı, yazarın şahsi görüşlerini içermekte olup, İktibas Çizgisi.com un yayın ve düşünce yapısını yansıtmıyor olabilir. İktibas Çizgisi olarak, kâr amacı gütmeyen yayın politikamız gereği okumaya değer bulduğumuz yazıları, takipçi kitlemizle buluşturmak için tam metin olarak yayınlıyoruz

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close