GenelYazarlardanYazılar

Üstü Örtülen Modern Şirk’ler

İnançla ilgili olumsuz bir kavram olan şirkin en kısa yoldan tanımını şöyle yapabiliriz:

Kelime olarak Şirk; ‘şerike’ fiilinin mastarıdır. Ortaklık, ortak olmak anlamlarına gelir. İslam ıstılahında ise şirk, Allah’a Teâlâ’nın zatında, isim ve sıfatlarında, her hangi bir şeyi veya bir kimseyi O’na denk tutmak, ortak etmek, Allah’a ait bir sıfatı herhangi bir “şeye” /nesneye vermek suretiyle sahip olunan inancın adıdır.

Şirk: Bazılarının gözünde oldukça masum bir örtüye büründürülmüş olsa da; Allah ile kulun arasına sinsice sokulan bir şeytandır. Aynen iblisin insana sağdan yaklaşması gibi. Sadeyağından kıl çeker gibi gayet iyi niyetli ve insanların iyiliğini düşünen bir eda ile insanın kanına girip, onun iman ve tevhid anlayışını felce uğratan bir şeytan. Aklı evvellerin yaptıkları bu işe insanımızı ikna için verdikleri misaller tamamen fasit bir kıyastan başka bir şey değildir. Dünyalık makam sahibi birinin huzuruna çıkıp ondan bir istekte bulunmak için onun üzerinde yaptırım gücü olan bir aracı kullanmayı;  Allahtan bir şey isterken de bunun gibi bir aracı kullanmanın meşruiyetinden bahsetmektedirler. İnsanlar dünyalık isteklerine Allah’ın “sevgili kullarını”  aracı edinerek istekte bulunmayı gayet normal görmektedirler. Kendilerini aşağılayarak, “biz kimiz ki Allah’tan istekte bulunalım? Allah bizim yüzümüze bakmaz bizim sözümüze itibar etmez, ama bu sevgili kulunun duasını geri çevirmez. Biz de istediğimize kavuşmuş oluruz onun yüzü-suyu hürmetine” demektedirler.

Bu örnekte yapılan kıyas fasittir. Çünkü kıyaslanan iki şey bir biriyle denk değildir. Biri Halik diğeri mahlûktur. Allah ile makam sahibi bir insan kıyaslanıyor. İnsan neticede insandır. Hatırından çıkamayacağı kimseler olabilir, insandır etki altında kalabilir, daha ileri boyutta parayla da satın alına bilir. Ya Allah!?  Hiç insanla kıyaslanabilir mi? O’nun halini bilmediği, hatırından çıkamayacağı bir insan hatta bir varlık var mıdır? Kendisine yönelen kimselerin halini ve neye ihtiyacı olduğunu bilmez mi?  Ayrıca onların zannettiği gibi Allah kullarından ne uzaktadır ne de onlardan habersizdir. İsteyenin istediğini vereceğini de taahhüt etmektedir:

“Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar.” (Bakara 2/186) buyurmaktadır.

Yine içeride oturan insan dışarıdakinin halini ahvalini bilmekten acizdir. Bu nedenle durumunu onun yanına gidip anlatacak bir insana ihtiyaç vardır. Ya Allah!? O da bu durumdan habersiz; Ona da birilerinin haber vermesi mi gerekir? Hâlbuki O’nun aracıya ve tercümana ihtiyacı yoktur:

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 50/16)

Daha ileri gidip masumiyetlerini ifade emek için şirk koştukları şeyleri şirk olarak görmeyip,  Allah ile aralarında şefaatçi olarak kabul ettiklerini söyleyenlere ise:

“Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: «Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.“ (Yunus 10/18)

Yeri gelmişken Zumer suresinin üçüncü ayetinde de bu savunmaya benzer bir durum dile getirilmektedir:

“Bu Kitap izzet ve hikmet sahibi Allah katından indirilmiştir.”  “Biz sana Kitap’ı hak olarak indirdik. Öyle ise dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et.” “Dikkat et, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.” (Zümer 39/1-3)

Baştaki iki ayeti birleştirerek mana verirsek: “ Biz sana bu kitabı Hikmet ve izzet sahibi Allah katından gerçek’ (lerin kaynağı) olarak indirdik ki;  dini yalnız Allah’a has kılarak O’na kulluk edesin diye.”  Bu hükümden sonra, buyuruyor ki, dikkat et halis din/ hak din, doğru din ve Allah indinde kabul görecek din sadece Allah’ındır. Şimdi de Allah’ı bırakıp, kendilerine bir takım veliler/dostlar-şefaatçiler edinenlere şu soru yöneltildiğinde : “Bunları ne diye Allah’a şirk koşuyorsunuz veya koştunuz?”  verdikleri cevap yine üstünü örtüp masumlaştırarak:” Biz şirk koşmak için yapmıyoruz bunu; sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunları veliler, dostlar ve şefaatçiler edindik” demeleri kabul görmüyor ve devamında şu söyleniyor: “İşte haktan ayrılıp kendilerince yol tutanların aralarında hükmü Allah verecektir. Allah yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.”  Yani siz yalan söylüyorsunuz yaptığınız bu şey Allah’a şirk koşmaktır. Öyle sizin masumlaştırdığınız gibi değil. Ben size şah damarınızdan daha yakınım, ben dua edenin duasını işitirim, benden isteyene veririm, ben her şeyi görür, bilir, işitir, yardımına yetişirim. Sizde benim davetimi işitin, icabet edin demedim mi? Ama siz bunlara inanmadınız o dost edindiğiniz sahtekâr ilahların peşine düştünüz. Allah ta sizi o sapıklığınızla baş başa bıraktı doğru yolu elinizin tersiyle ittiniz. Şimdi hesabını verin bakalım diyecektir.

Üzeri örtülen bir diğer konu ise, Allah’ın dinini vicdanlara mahkûm edip, hayatın kamusal alanından sürgüne gönderen beşeri sistemlerdir. Tüm dünyada iktidarı elinden alınan İslam, özel alanlarda icra edilen bazı ritüelleri ile avunulmaktadır. İnsan hayatını ortadan ikiye bölen ve tüm ceberutluğu ile inançlarını hacir altına alan beşeri sistemlerin durumu hiç düşünülüyor mu? Her ilah kendisine tam kulluk istediğine göre hayatın kaçamak sahalarında kulluk etmekle Allah razı edilebilir mi? O da ayrı bir konu.  Bin üç yüz yıl devlet olarak yaşamış bir dinin “devlet istemi yoktur” diyerek iğdiş edenlerin ürettiği hezeyanları kaç kişi anladı. İslama yapılan ihaneti gale alıp rahatsız olan kaç insan tanıdınız? Graham Fuller’in : “Kur’anı değil Kur’an’dan anlaşılanı değiştireceğiz” sözü merhale -merhale gerçekleştirilirken, ilahiyatçılarımızın üç gün önceki kanaatlerini değiştirerek, Küresel sistemi razı edecek din algı ve anlayışlarını ciddi anlamda kaç insanımız sorguladı? İslam’ı iğdiş eden bu anlayışın vahim sonuçlarını düşünerek rahatsızlığını dile getiren kaç muvahhidimiz var?

Tevbe suresinin 31.ayetinde bahsedildiği gibi, Rahiplerini, bilginlerini, Meryem oğlu İsa’yı Rab edinenler, müşrik oluyor da; Şeyhlerini,  üstatlarını, hocalarını, ağabeylerini, imamlarını tartışmasız itaat mercii kabul edenler; Allah’tan direk ilham aldıklarını ve bu vesile ile yanılmaz olduklarını iddia edenler, dirisini tasarruf sahibi kabul ettikleri gibi ölen şeyhlerini kınından çekilmiş kılıca benzeterek tasarruflarının devam ettiğine inanarak kabirlerine giderek yardımlarını isteyenler ve peygamberimizin yaşadığına inandırarak, onun üzerinden algı oluşturup zihinleri uyuşturanlar ne oluyor acaba diye düşünmeli değil miyiz?

Abant toplantıları namıyla yapılan 26 oturumda, bu ülkenin Müslüman’ını, sosyalistini, demokratını ve ateistini bir araya getirerek demokratik iman tazeleme seanslarıyla din üzerinde reformlar gerçekleştirdiler.  Birkaç münferit ritüelinden ve isminden başka işlevselliği olmayan İslam’ın ismine bile tahammül edemeyip, demokrasi ile eşitleyenlerin ve bunu kabul edip sonuç bildirgelerinde ilan edenlerin yapmış oldukları tahribat; gelecek nesillerimizin İslam anlayışının köküne kibrit suyu dökmektedir. Bu anlayışın doğru olmadığını, bunun Allah’ın fıtrat dinini hayattan koparıp vicdanlara mahkûm etmek olduğunu, bütün gücümüzle anlatmaya çalışmak zorundayız. İnsanlık tarihi boyunca bütün Nebilerin, salihlerin ve muvahhitlerin yaptığı gibi. Bütün beşeri sistemler, insan kaynaklı düşünceler olmaları nedeniyle; insanın kendi hevasına tapınması anlamına gelmektedir. Neticede bu düşünce ya bir insanın aklının ürünüdür yâda bir topluluğun kolektif düşüncesidir. İster ferdi olsun isterse toplumsal, beşer aklının ürünü olmaktan öteye geçemez. Bu nedenle tüm beşeri düşüncelere Kur’an’ın yaklaşımı malumdur:

“Heva ve hevesini İlah edinen kimseyi gördün mü? Şimdi onun üzerine vekil sen mi olacaksın?” “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Fukan 25/43-44)

Hevasını İlah edinmenin anlamı, insanın istek ve arzularına kısaca kendi aklının önerilerine tabi olması demektir. Tapınmak deyince insanımızın aklına bir nesnenin karşısında durup secdeye kapanmak geliyor. Tevbe 31. ayetinin açıklamasını yapan Peygamberimiz Tapınmayı şöyle tanımlamıştır: Onların rahipleri ve bilginleri Allah’ın emrettiğini yasaklıyor, yasakladığını da emredip yaptırıyorlardı. Halkta buna itaat ediyordu. Böylece Rahiplerine tapmış oluyorlardı.”  Hal böyle olunca tapınmak için birilerinin önünde secde etmek gerekmiyor. Allah’a rağmen birilerine itaat eden kimse ona tapınmış oluyor. Şimdi düşünelim; Allah’ı gökyüzüne mahkûm edip, yeryüzü hâkimiyetini kendisinde gören Beşeri ve beşerî sistemleri içselleştirenlerin durumunu/ durumumuzu!..

Sözün özü, hesap gününde kimse kimseye vekil olmayacak, herkes kendi yaptığının hesabını verecektir. Ancak yapılan bunca yanlışın üzerini örterek bir şey yokmuş gibi Asrısaadette yaşadığını zannedenlerimizin, başını eğdirip bastığı yere, kaldırıp durduğu yere bakması gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle şapkamızı önümüze koyup yaşadığımız hayatı, kime ve neye hizmet ettiğimizi, kimlere destek kimlere köstek olduğumuzu hep birlikte düşünelim istiyoruz. Zira emri hak vaki olduğunda ne geriye dönüşümüz olacak ne de düşünecek zamanımız!..

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close