GenelMektuplara Cevap

Vahiy Gömleğinin Hayata Giydirilmesi Resullerin İşidir.   

Celal Keleş / İstanbul

Selamun Aleyküm!

Soru: Allah bizi dosdoğru yolu üzerinde olanlardan eylesin! Sizlere sormak istediğim sorularım şunlar: Namazların rekâtları nasıl belirlendi? Allah’ın resulü namazları kaçar rekât kılmıştır?  Namazların rekât sayıları konusundaki bilgi kaynağımız nedir? Selam ve dua ile.     

Cevap: Aleyküm selam!

Namaz konusunda baştan bilmemiz gereken bir takım gerçekler vardır. Bunlar bilinmeden sorunuza vereceğimiz cevabın da doğru anlaşılmayacağını düşünüyoruz.  Namaz Arapça orijinali ile salât olarak ifade edilen bir ibadettir ve tüm ümmetlerde ortaktır. Namaz ise dilimize Farsçadan girmiş ve salât kelimesinin yerine kullanılarak Türkçeleşmiş bir kelimedir. Salât Hz. Muhammed (as) ile farz kılınmış bir ibadet değildir. Tüm insanlık tarihi boyunca ümmetlerde ortak olan bir ibadet olduğu için, namazın ne olduğu bilinmektedir.  Bu konuyu anlamak için Kur’an’ın bir hükmü beyan ederken ortaya koyduğu yöntemin bilinmesi gerekir. Çünkü mesaj sahibinin muradı, verilen emrin anlaşılması ve istediği biçimde yerine getirilmesidir. Bu amaç bütün emirler ve emri verenler tarafından hedeflenen şeydir. Bu nedenle Allah Kur’an için “Düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik”(12/2) buyurmuştur. Muradı ilahi bu olduğu içindir ki, bilinen bir şeyin yapılmasını veya terk edilmesini isterken sadece “şunu yapınız, bunu terk ediniz” gibi kısaca hatırlatılırken; toplumun bilmediği yeni bir hüküm için ise en ince ayrıntısına kadar bilgilendirilmiştir.

“Namazı kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.”(2/43)

“Zinaya yaklaşmayın, çünkü o açık bir hayâsızlıktır ve çirkin bir yoldur.”(17/32)

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı mesh edin ayaklarınızı da topuklara kadar. Eğer cünüpseniz yıkanıp temizlenin. Şayet hasta veya yolculukta iseniz veya içinizden biri ayakyolundan gelmişse yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin. Allah size hiçbir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”(5/6)

Yukarıya dönerek ayetleri bu gözle incelediğimizde görülecektir ki namaz ve zekât için sadece isimleri anılarak “namazı kılın, zekâtı verin ve rükû edenlerle birlikte rüku edin” denilmektedir. Namazın, zekâtın ve rükû’un ne olduğu, nasıl yapılacağı ile ilgili bir açıklama yapılmamıştır. Çünkü bu toplum İbrahim (a.s)’dan beri namazın ne olduğunu, nasıl kılındığını ve rüku’ nün da namazın bir rüknü olduğunu bilmektedirler.

Yine zekâtın ataları Kusay’dan beri uygulanan, zenginden alınıp muhtaçlara verilen bir sadaka olduğunu bilmektedirler. Daha sonra sadakaların verileceği yeri sınırlandırıcı veya tespit ve tayin edici Tevbe suresi altmışıncı ayetini göndererek muradı ilahiye uygun olanı belirtmiştir.

Zina konusuna gelince; yine bilinen bir eylem olması nedeniyle herhangi bir açıklamada bulunmadan sadece “zinaya yaklaşmayın” demekle yetinmiştir.

Abdest konusuna gelince; “Abdest alın veya temizlenin “ buyurup geçmemiştir. Bu ifade ile neyin nasıl yapılmasını istediğini sınırlarını ve niteliklerini belirterek açıklamıştır. Bu yeni bir uygulama olduğundan muradı ilahinin bilinmesi için istediği şeyi bütün teferruatıyla açıklayarak bildirmiştir.

İşte bu mantıktan hareketle namazın bütün yönleriyle o toplumda ve Ehli kitap olan komşu topluluklarda / Yahudi ve Hıristiyanlarda da bilinen ve yerine getirilen bir ibadet olduğu gerçeği anlaşılmaktadır. Mekke’de kentlerin anası olan yerde Kâbe ve makamı İbrahim bulunuyordu. İbrahim ve İsmail (a.s) bu kentte yaşamış, Kâbe’yi inşa etmiş, namaz, zekât, Hac ve umreyi bu mekânlarda ifa etmişlerdi. Bunların izleri de silinmemişti. Ancak bazı yönleri deforme olmuştu. Kureyş’in kış ve yaz seyahatlerinde meslekleri gereği Ehli Kitap olan topluluklar ile de devamlı temas halinde bulunuyorlardı. Bir yanda Roma diğer yanda Habeşistan ile Medine ve civarında ve Suriye’de de Yahudi ve Hıristiyan toplumlarıyla temas halinde idiler. Bu nedenle tüm Ortadoğu’da ki toplumların inançlarından da haberleri vardı. Bu yüzden ilahi dinin ibadet şekillerini yakinen biliyorlardı. Bunun içindir ki namaz ve zekât gibi bilinen ibadetlerin yapılmasını isterken sadece “namazı kılın, zekâtı verin” demekle yetinilmiştir.

Namazın diğer ümmetlerde ki varlığını da şu ayetlerden öğreniyoruz:

“Ey Muhammed! Ailene namazı kılmalarını emret, kendinde onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.”(20/132)

“(İsa beşikte iken şöyle konuştu) Nerede olursam olayım, Rabbim beni mübarek kıldı ve sağ oldukça bana namazı kılmamı ve zekâtı vermemi emretti.”(19/31)

“Musa ve kardeşine Mısır’da toplumunuza evler hazırlayın. Evlerinizi namaz kılınacak yer yapın, namazı kılın ve müminleri müjdeleyin diye vahyettik.”(10/87)

“Onlar dediler ki “Ey Şuayb! Babalarımızın taptıkları şeylerden yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Aslında sen yumuşak huylu ve aklı başında bir insansın.”(11/87)

“(Lokman oğluna şöyle vasiyet etti) Ey oğulcuğum! Namazı kıl, uygun olanı buyurup kötülükten vazgeçir. Başına gelene karşı sabret. Bunlar üzerinde durulmaya değer işlerdendir.”(31/17)

“İbrahim (a.s) şöyle yakarmıştı ) Rabbim! Beni ve soyumu namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz duamı kabul buyur.”(14/40)

Allah, peygamber gönderilen kimselerin asli görevlerini bildirirken şöyle buyuruyor: “(Biz o peygamberleri) emrimiz altında inananlara doğru yolu gösteren rehberler kıldık. Onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar, sadece bize kulluk eden kimselerdir.”(21/73)

Bu ayetlerin bize verdiği bilgiye dayanarak diyoruz ki, namaz ve zekât bütün ümmetlerde ortak bir ibadettir. İnsanlık tarihinde yok olmadan nesilden nesile intikal ederek ve her elçiyle yinelenerek Muhammed (a.s)’a kadar gelen bir ibadettir. Bu nedenle vakitleriyle, kılınış biçimiyle, kıratıyla, rükû ve secdesiyle ve de rekâtlarıyla bilinmesinden dolayıdır ki, yerine getirilmesi için sadece ilahi emir yinelenmiş ve teferruatının açıklanmasına girilmemiştir.

Peygamberimizin namaz uygulamasıyla ilgili bir ikaz almamış olması da bunun meşruiyetinin kanıtıdır. Kendisinden bir önceki gelen İsa (a.s) da beş vakit namazla emrolunmuştur ki, ittiga sahibi Rahiplerin de günde nafilelerle birlikte yedi, normal olarak da beş vakit namaz kıldıkları nakledilmektedir.(Bir Rahibin Yirmi Dört Saati isimli eserden) Bizde de aynı olması bir tesadüf olmasa gerek diyoruz. Beş vakit farzın yanın da gece kılınan teheccüd, gündüz kılınan kuşluk namazı bile aynı oluşunun hikmeti hepsinin aynı kaynaktan beslenip belirlendiğinden olsa gerektir diyoruz. Bugüne kadar bozulmadan gelen rahibelerdeki tesettür anlayışının da vahyin tüm insanlığı kucaklayan kuşatıcılığının değişmez tezahürüdür…

“Namazların rekât sayılarıyla ilgili bugüne kadar ne müslümanlar arasında ne de mezhepler arasında herhangi bir ihtilaf gelmemiştir. Böyle bir ihtilafın olmamasının sebebi ise, bu dinin Peygamberi Medine döneminde on yıl beş vakitte ümmetine imam olup, seferde, hazerde, savaş ortamında namazları hem kılmış hem de kıldırmıştır. Yirmi üç yıllık peygamberlik hayatının Mekke dönemini gizli kapalı küçük guruplar halinde kılabildiklerini kabul etsek bile; on yıl gibi bir zaman Medine mescidinde cemaat ile kıldırmıştır. Elbette savaş, umre ve hac gibi nedenlerle seferlerde de bulunmuşsa da çoğunluğu mukim olarak ifa edilmiştir. Peygamberimiz seferlerde de namazlarını çoğunlukla cemaatle kıldığı ve kıldırdığı vakıası inkârı mümkün olmayan kitlelerce nakledilmiştir. Bu nakiller hem hadis hem de siyer ve tarih kaynaklarında mevcuttur.

Allah elçilerini, inananların ve inandığını yaşayanların ilki olmakla görevlendirmiştir. Bu nedenle elçinin, bizler için sergilediği örneklikte, mukim iken namazlarını, sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç, yatsı dört olmak üzere beş vakitte kılmış ve kıldırmıştır. Bu sayılan namazların haricinde yatsı ile sabah namazı arasında kılınması istenen ve hükmü vacip olarak belirtilen vitir namazı vardır. Bu namaz Peygamberimizin cemaatle kıldırdığı bir namaz olmayıp, geceleri kılmış olduğu bir namazdır. Daha sonraları ümmet tarafından yatsı namazının ardından kılınmaya başlanmıştır. Peygamberimizin şahsıyla alakalı hüküm ise “Gecenin bir kısmında uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Böylece Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir”(17/79) şeklindedir ki bunun da Peygamberimize ait bir emir olduğu ayetin ifadesinden açıkça anlaşılmaktadır.

İstisna olarak mukim iken, beş vakti üç vakitte öğle ile ikindiyi bir, akşamla yatsıyı da bir vakitte birleştirerek kıldırdığı ile alakalı rivayetlerde bulunmaktadır.

Yolculukta /seferde ise dört rekât olan namazları iki rekât olarak kıldırmış, iki ve üç olanlarda herhangi bir değişiklik yapmamıştır.

Seferi namazların kısaltılma şartını dile getiren Nisa suresinin yüz birinci ayetinde şöyle bildirilmektedir:                                                                                                                 “Yeryüzünde savaşa/sefere çıktığınızda (düşman topraklarında ilerlerken ) kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.”(4/101)

Bu nedenle can korkusu / düşman korkusu olmayan normal seferlerde namazın kısaltılması da gerekmemektedir bu ayetin beyanına göre. Seferde namazın kısaltılmasının sebebi sefer/ meşakkat değil, düşmanların zarar verme ihtimalidir. Bu ihtimalin olmadığı zaman kısaltmada söz konusu olmayacaktır. Bunun böyle olmasının açık delili “Namazı kıldıktan sonra, ayaktayken, otururken ve yan yatarken Allah’ı anın. Emniyete kavuştuğunuz da namazı tam kılın. Namaz şüphesiz, inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır.” ayetidir.(4/103). Buradan da anlaşıldığı gibi emniyet halinde ki seferlerimizde namazlarımızı tam kılmamız gerekmektedir.

Bir de aynı surenin 102. ayetinde bahsedilen Havf namazı diye bilinen savaş halinde iken kılınan namazdır. Peygamber (a.s)’ın içlerinde olduğu zaman cemaatle kıldırırken bir gurubun onunla namaza dururken bir gurup ta düşmana karşı duracaklarını ve birinci gurup secde yaptıktan sonra gidip düşmanla savaşa devam etmelerini ve ikinci olarak geri kalanların gelip kıyamda Peygamberimize katılarak namazı tamamlamalarını bildirmektedir ki, imam olan Peygamberimizin iki rekât kılarken; mücahitler birer rekât kılarak namazı eda etmiş olmalarıdır. Bu olayda da görüldüğü gibi en zor durumda bile imam tarafından iki rekât olarak eda edilmektedir.

Son yıllarda bir gurup insan çıkarak namazın, Kur’an’da “salât” ifadesiyle anıldığını, bunun “dua” anlamına geldiğini, bu nedenle insan bir miktar durup dua edince salât emrinin yerine getirilmiş olacağını söylemeleridir. Bu durumun hakikatle asla bağdaşır tarafı yoktur.  Kur’an’ın onlarca ayetinde salât kelimesi zekât ve ikame kelimeleri ile birlikte zikredilmektedir. Salât ikame kelimesi ile geçtiği yerlerde rükûlu secdeli yapmamız gerek ibadet anlamındadır. Elbette salât kelimesinin dua ve destek anlamı da vardır. Arapçada çok anlamlı kelimeler çoğunluktadır. Geçmiş olduğu yere göre anlam kazanırlar. Bu her dil içinde böyledir. Bunları görmezden gelerek namazı duaya indirgemek büyük bir yanlışlık olur.

Bir başka iddia ise, Nisa suresinin 102. ayeti örnek gösterilerek namazların normalde iki, seferde ise bir rekat olduğunu söylemeleridir.

Her iki iddiada da göz ardı edilen bu dinin Peygamberi’nin örnekliğidir. İslam, tarihin bir döneminde, belli bir coğrafyada ve o insanlardan olan bir elçi ile gönderilmiştir. O elçinin hayatında bu dinin ilk uygulaması insanlığa sunulmuştur. Allah bu sunulan uygulamadan razı olmuş, İnananlara da bu hayatı örnek göstererek Resulü, “üsvetül hasene” / güzel örnek kılmıştır.

Yukarıda bu peygamberin uzun süre devlet olarak kitlelere bu uygulamayı gösterdiğini anlatmaya çalıştık. Bir dine mensup olduklarını beyan edenler, o dinin Peygamberi’nin uygulamalarını göz ardı ederek, ibadet etmeye çalışmaları, ibadetten çok keyfilik olur. İnsaf sahibi bir kimsenin böyle bir şeyi kabullenmesi mümkün değildir. Bu tür anlayış sahiplerini anlayışlarıyla birlikte Allah’a havale ediyoruz. Allah Resulünün, neyi nasıl yaptığı bilindiği sürece, zaman ve zemin şartına bağlı olmayan herhangi bir konuda peygambere uymak bir müslüman için daha sevimli ve daha doğrudur. Biz buna inanıyoruz. Bunu söylemeye çalışıyoruz.

Bu gün bizim beş vakit namazın rekât sayıları ile ilgili bilgimiz resulullahın uygulamalarına yani ameli sünnetine dayanmaktadır. Risaleti süresince Kur’an’ı yaşayan emir ve yasaklarını uygulayarak gösteren Hz. Muhammed (a.s)’ın Rabbinden bir uyarıya muhatap olmayışı (ki olsa idi Kur’an’da zikredilir idi) O’nun bu yaşantısından anla­yış ve uygulamasından Allah’ın razı olduğuna inanıyo­ruz. Aksine bir delil olmadığı sürece, kılınan namazların kılınış biçimlerini ve rekât sayılarını Allah Teâlâ’nın onayladığı ve razı olduğu anlamı çıkar. Allah’ın razı olduğu Muhammedî yaşayıştan biz müslümanlar da razıyız.

Geleceğimizin bütün garantisini de bu anlayışı­mızda görüyoruz, insanlık tarihi boyunca Allah Teâlâ, Peygambersiz bir kitap göndermemiştir.

Bu usulün tesadüf olmadığını düşünüyor, peygambersiz bir dinin doğru anlaşılamayacağına inanıyoruz. Bu nedenle Kur’anî uygulamaların biçimsel boyutunu, bize örnekleyerek gösteren gösterilen peygamberin uygulamalarında aramak en doğru olanıdır diyoruz.

Namaz konusuyla ilgili gördüğümüz bazı ayetleri bilginize sunmak istiyoruz.

Önceki ümmetler de namaz ve zekâtı gösteren ayetler, 19/31, 19/54-55, 5/12, 10/87, 31/17, 14/40-41

Namazda kıyamla ilgili ayetler, 25/64, 4/101-103.

Namazda kıraatle ilgili ayetler, 29/45, 73/20.

Namazda rükû ve secde ile ilgili ayetler, 7/29, 25/64, 22/77, 2/43.

Namazın vakitleriyle ilgili ayetler.

Gece namazı, 73/20, 17/78.

Sabah, gündüz ve gece namazı, 50/39, 20/130.

Beş vakit namaz vakti, 30/17-18, 24/58.

Tehlike anında namaz, 2/238-239.

Tehlike anında namazı kısıtlamakla ilgili, 4/101-103.

Namaz için gereken temizlikle ilgili ayetler, 4/43, 5/6.

Namazda kıbleyle ilgili ayetler, 2/144-150.

Namazda rekât ile ilgili ayetler, 4/101-103.” (Bu bilgi, sadece rekât denilince ne anlamamız gerektiği ile ilgilidir. Yoksa beş vakitte kılınması gereken rekât sayısı ile alakalı bir bilgi değildir.)

Sözün özü bu ayetleri okuyan Resulullah hayata geçirip uygulamış; rabbi de bu uygulamadan razı olmuştur. Bu nedenle vahiy sürecinde namazlarla ilgili herhangi bir uyarı yapılmamıştır.  Allah Teâlâ elçisinin yaptıklarından razı olmuş; herhangi bir yanlışlık  söz konusu olmadığı için, düzeltme veya uyarı da bulunulmamıştır. Bizim için en güzel örnek olarak takdim edilen resulün, yapıp kıldıklarından bizler de razıyız ve aynı şekilde yapmaya çalışmak bizim için bir görev ve sorumluluktur. Tüm dileğimiz bu sorumluluklarımızı gereği gibi yerine getirecek imkân ve istidadı rabbimizin bizlere de bahşetmesidir.  Biz ondan ve elçisinden razıyız  O’nun da bizlerden razı olmasını ümit ediyoruz inşaallah!..

 

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir