GenelYazarlardanYazılar

Vakti Kuşanmak

Müslümanlar günümüzde ya geleneğin ya da modernitenin nesneleri, kurbanları olduklarından İslami bütünü kavramaktan uzaklaşmışlardır. İslami yapıların her biri geleneğin bir ucundan tutmuşlar, onu hakikatin bütünü olarak iddia etmektedirler. Üstatları, hocaları onları sürekli geçmişte yaşatarak hipnoz etmekte, İslamın bugüne ne söylediğine dair bir çift söz söylememektedirler. Bunun en büyük nedeni büyük fikirleri bırakıp, ilkelerden uzaklaşıp karizmatik lakin İslamın bütünü göremeyen, temsil edemeyen liderlerin peşine takılmalarıdır. Bu durum İslami bütünden filizlenerek gelişmek yerine, seküler yapılara eklenerek hormonlu ve kof büyümeyi doğurmaktadır.

Hiçbir üstat, hiçbir hoca eleştiriden muaf değildir. Her yapı bunu farklı şekillerde söyler veya dillendirir. Ama her yapı, yapının başındaki zatı hatasız kabul eder. Yani teorik olarak Sünni, pratik olarak Şii’dirler. O üstadın, o hocanın ne zaman ve hangi şartlar içinde söylediği şeyler bağlamına bakılmadan bütün zamanlarda geçerli ve yaşanılır olduğunu kabul etmek taklide dayalı bir varoluş sergilemektir. Bu varoluş gerçekte bir varoluş değildir. Taklide kendilerini kaptırmış birey ve topluluklar kendi potansiyellerinin farkına varamazlar. Bu fikir, bu pratik doğru değil veya bunu şu şekilde söylesek, şunu söyle yapsak demek bu yapılarda neredeyse kebair sayılmakta veya otoriteye başkaldırı olarak algılanmaktadır.

Bireysel dindarlıkta yaşanan çoğalma, toplumsallaşma, kurumsallaşma dikkat edileceği üzere, hiç kimseyi, hiçbir şekilde rahatsız etmiyor, endişeye sevk etmiyor. Bireysel dindarlıklar hamasetle teçhiz ve tahkim edildiğinde, kitleler, kendilerinin İslami bir düzende yaşadıklarını düşünebiliyor. Ancak, İslami siyasal bilincin hayata yeniden girişi, kendisine hangi ölçüde olursa olsun zemin açması, bu konuda ontolojik, felsefi meşruiyeti yeniden kazanmaya çalışması, çok ciddi rahatsızlıklara neden olabiliyor. İnsana kendisini gerçekleştirmesi imkânı tanımayan taklide dayalı bir gelenek hiçbir şekilde sürdürülemez, savunulamaz. Taklit yoluyla derinlikli düşüncelere asla ulaşılamaz. Kendisi olmayı, kendisini gerçekleştirmeyi başaramayan varoluşlar, sahte varoluşlardır.

İslâm’ın siyasal alandan, hafızadan ve bilinçten dışlanmasıyla başlayan süreçler İslâmî bütünün yeniden inşası zorlaştırıyor. Yeniden inşanın gerçekleşmesi hayatın her alanına sahip çıkmakla mümkün olabilir. Müslümanlar ise bilgi, bilinç, kültür, felsefi derinlik, siyasal ve ekonomik olarak gelişmek yerine, hamaseti kurumsallaştırmaya, çoğaltmaya çalışıyor. Hamaset, bilginin, düşüncenin ve kültürün kişilere, klişelere teslim edilmesi demektir.

Hangi alanda, hangi bağlamda ve hangi gerekçeyle olursa olsun başvurduğumuz pragmatizmlere dayalı tavizler, ahlaki ve ilkesel yanımızı çürütüyor. Bu tür tavizler, çıkarlara yönelik tercihler herkesi bir şekilde iki kişilikli düşünmeye sevk ediyor. İki kişilikli düşünme biçimleriyle İslami bir kimlik ve kişilik sahibi olunamıyor.

Müslümanlar tarihsel serüvenleri etrafında eleştirel çözümlemeler, yüzleşmeler, sorgulamalar yapamadılar. Bugün küresel sömürgeci kültürün kapsamlı üretkenliği karşısında geçmişe sığınıyoruz. Doğru bilinen yerleşik yanlışları, kalıpları, çerçeveleri tartışamıyoruz. Bunun içinde hayatı önyargılarla sürdürmeye devam ediyoruz. Geçmişin közünü taşımalı, külü orada bırakılmalıdır. Sadece bireysel alana çekilen dindarlık, dini hayat ve bunu içselleştiren Müslümanlar ne geçmişi ne de geleceği gerçek anlamda okuyup anlamlandıramazlar.

İslam dünyası, Hicri 3. asırdan sonra yenilenme iradesini kaybederek, bilimsel üretkenliği dondurduğu günden bu yana, Farabi’den başka siyaset felsefecisi, İbn-i Haldun’dan başka tarih felsefecisi yetiştirememiştir. Dini ve siyasi hayat, popüler dini görseller, popüler imgeler ve hamasi bir dil aracılığıyla geçiştiriliyor. Rahatsız edici sorulara/sorunlara neşter vurmak yerine, hamaset söylemleriyle yaralar pansuman edilip geçiştiriliyor. Mutlu edici yalanlar rahatsız edici gerçekleri esir almış durumda, gerçekliğin ortaya çıkması için yeteri kadar dikkat ve çaba harcamıyoruz, genellemelerle zevahiri kurtarmaya çalışıyoruz. Popülist milliyetçiliğin ve hamasetin tektipleştirici baskıları eleştiri konusu yapılamıyor.

Tasavvufun üçüncü yüzyıldan itibaren iç ve dış kaynaklardan etkilenerek gelişmesi ve Sünniliğe eklemlenmesinin, İslam toplumlarında yaratıcı düşünmenin ve özgür iradenin çökmesinde önemli bir etken olmuştur. Tarikat yapıları, bireyi sürüleştiren ve özgür iradesini felç eden yapılar olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Tarikatlar monarşik sistemin dışında kalmış halk yığınlarında travmayı örgütleyerek kitlelerin tarih, toplum, siyaset ve iktisat ile bağlarını kopararak Müslümanlara uhrevi bir ajanda oluşturdular. Müslümanlar bugün bu ajanda dışına çıkamıyorlar. Oysa Kur’an, Müslümanları tevhit, adalet, özgürlük, tarih, toplum, siyaset bileşenlerinden oluşan bir kişilik oluşturmaya çalışmıştır.

Müslüman kitleler bilinçli çözümlemeler yapamadıkları için, bilinçli programlar üretemiyorlar. Sözde çözümlemeler Müslümanların ellerine seküler yapılar tarafından bir lütuf olarak tutuşturuluyor. Böylece Müslümanlar seküler kavram ve kurumlar tarafından dönüştürülerek, etkisiz hale getiriliyor. Edilgen dindarlıklarla İslami bir yapı oluşturulamaz.

İslami varoluş, günümüzde taklit ve tekrar yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. İslami birikim soyut bir birikim değil, kendi zamanımızı dönüştürme iradesine ve bilgisine sahip bir birikim olmalıdır. İslami birikimin bir medeniyete dönüşmesi; Müslümanların İslamî bütüne vakıf kapsamlı fikirler ve öneriler temelinde çözümlemeler yapmasıyla mümkün olabilir. Müslümanlar geçmişe tutunarak hayatta kalmaya çalışıyor. Gerçeklikle yüzleşmek bedel ve sorumluluk istediğinden her alanda hamasete sığınılıyor.

Geçmişteki hiçbir medeniyet, birilerinin tasarladığı bir medeniyet değildir.  Medeniyet tasarlanmaz; insanlığın doğal akışında kalıcı derin izler bırakmaya başlayınca, medeniyetin varlığı hissedilmeye başlar. Medeniyetin varlığını hissettirmesi, o medeniyetin temsil ettiği paradigmanın özne konumuna çıkması demektir. Medeniyetin müntesipleri özne olmayı bırakıp nesne konumuna düşünce o medeniyet ölür. İslam medeniyetinin kökleri Endülüs üzerinden Avrupa’ya taşınmış, bugün Müslüman ise Batı medeniyetine hayranlık duymaktadırlar. Ne var ki, Batı medeniyeti, beslendiği kaynaklarını büyük ölçüde karartmayı başarmıştır.

İçinde yaşadığımız zamanı anlayabilmek için, üzerine basabileceğimiz çok sağlam bir zemine ihtiyacımız var. Müslümanlar yeniden radikal temellendirmeler yapmak zorundadır. Düşünce, siyasal bilinç, sanat, edebiyat ve felsefi derinlik her zamandan daha çok önem kazanıyor. İslami dil sanat, siyaset, edebiyat, felsefe içeren bir dil olmalıdır. İslami bütünün bütün zenginliklerini, topluma, dünyaya yansıtmadığımız takdirde, bütün bunların hiç bir değeri olamaz. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, kamusal alan seküler, liberal, kapitalist dünya görüşleri tarafından ele geçirilmiştir. Müslümanlar bu noktada eleştirel yaklaşımlar yapmadığının farkına varmalıdır.

İslam dünyası ülkeleri olarak bilinen ülkeler, İslami kaygılar temelinde ulus-devlet çıkarları, etnik çıkarlar, mezhep çıkarları, cemaat çıkarları temelinde hareket ediyorlar. İslami bağlılıklarımızı içsel etkinliklere, bireysel etkinliklere indirgeyerek sürdürüyoruz. İslam adına bugün gündemde tuttuğumuz şeyler, bugün var olmayan şeylerin nostaljisidir. Kuru bir geçmiş özlemidir. Değerlerin dünyasından, faydalı olanların dünyasına geçtiğimiz için, değerler hayatımızdan çekiliyor. İçi boş hayatlar, tüketime adanmış hayatlar yaşıyoruz. Bugün kimlik ve kişilikler faydacılığın hizmetindedir. Hem modern anlamda, hem de İslami anlamda içeriği belirsiz, muğlak kelimeler, kavramlar kullanıyoruz. Kavramsal bütünlüğü temsil eden bir çerçeveye sahip değiliz.

Müslümanlar tarihin son iki yüz yılını, ideolojik iç savaşlar geçirdi. Bu iç savaş bugün derinleşerek sür(dürülü)yor. Son beş yüz yılımız Batılı bir değer sisteminin egemenliği altında geçmiştir. Bu beş yüz yıl zarfında bütün toplumlar “uygarlaştırma misyonu” yalanı ile Batı sömürgeciliğine maruz kaldılar. Aydınlanma İlahi vahye imanın yerine insan’a imanı koydu. Bu süreçler boyunca Müslümanlar gerçek geçmişin yerine, efsanevi bir geçmiş koydu. Müslümanlar bugünle yüzleşmeye cesaret edemedikleri için, geçmişi uzatmaya ve geçmişte yaşamaya devam etmektedirler.

Öykünmeyi, tekrarı gelenek haline getiren Müslümanlar yeni inşa’larla, yapısal dönüşümlerle ilgilenmiyor. Yapısal dönüşümü gündemlerine almayan İslami çevreler, hayallere dayalı bir medeniyet tasavvuruyla kendilerini kandırıyorlar. Müslümanlar tarihi, düşünceyi, fıkhı, içtihadı dondurarak zamana yabancılaştılar.  Bugün İslam dünyasında yaşanan sorunların temelinde tarih, felsefe, düşünce, fıkıh ve içtihadı dondurmak yatmaktadır.

Etiketler
Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close