GenelYazarlardanYazılar

Yeni Döneme Giren/Gerginleşen Abd-Türkiye İlişkileri Ve “Kudüs”

Uluslararası sistem değişiyor; hızla çöküşe doğru yol alıyor… Bölgesel ve küresel düzlemde yeni denge arayışları -ekonomik ve siyasal düzlemde- somut gelişmelerle devam etmekte…Ve, ne yazık ki yeni denge arayışının doğal sonucu olan güç ve strateji savaşlarında yine “Müslümanlar” oyun kurucu pozisyonunda değiller…

Daha da ötesi, kendilerini İslam ile tavsif edenlerin büyük kısmı, yaşadıkları açmazlardan kurtulmak için “sistem-içi” mücadele yöntemini tercih etmekteler.Hatta ‘Nebevi yöntem’den “sistem-içi”ne savrulan refiklerimiz, yeni pozisyonlarının kimlikleriyle çelişmesini, bırakın sorgulanmasını, gündeme getirilmesine bile tahammül edemiyorlar.Çok tehlikeli bir zeminde, düşünsel savrulmalarının tezahürü olan “telifçi”/uyumlulaştırıcı, iki yüzlü, çeldirici bir ideolojik zeminde çıkış aramakta ve aldatı- cı bir ‘başarı’dan söz etmekteler.Yani “binmişler bir alamete gidiyorlar kıyamete”…

“Başarı” denildiğinde, evet, “sistem-içi” çizgide “kaba zulmü” önlemekle aldatıcı bir başarı ihtimali söz konusu.Zira insanımızın düşünce sistematiği henüz netleşmiş değil.Büyük bir yenilgi psikolojisi ve üst üste gelen darbeler insanımızın, böyle çeldirici, “iki yüzlü” ideolojik zeminde çıkış arayışına uygun bir vasatı oluşturmuş durumda. “Resüllerin Yolu” biliniyorken hatalı “tedricilik” mantığının aldatıcılığı ile (sözde evrensel) Batılı değerlerle ‘Müslümanlar’ın değerlerini telif/ “ılımlı İslam” zemininde yol alınmakta… Keza “sistem-dışı” olduklarını iddia edenlerin büyük bir kısmı da, her ne kadar küfür ve şirk odakları onları “Radikal” olarak tanımlasalar da İslam’ın temel ilkeleriyle çelişen “duruş” ve eylemleriyle, son planda, “sistem-içi” yöntemi tercih edenlerle aynı fonksiyonu icra etmekteler.Madalyonun iki yüzü gibi…Niyetleri, hedefleri ne olursa olsun, hatalı yöntem tercihleriyle malum amaçlara hizmetten kurtulamıyorlar. “Düşünsel ve siyasal duruş”larında bir netlik oluşmadıkça da bu fasit döngüden kurtulacağa benzememekteler…Kur’an’ı temel referans aldıklarını, “Resullerin örnekliği”nin yegane çıkış olduğunu net bir şekilde ortaya koyan Müslümanlar ise henüz beklenilen güce/görünürlüğe sahip gözükmüyorlar.Hatta diğerlerinin -algı yönetimi teknikleriyle- öne çıkarılmasıyla yok sayılmaya çalışılıyorlar…Ancak bilinmeli ki ‘düşünsel ve siyasal duruş’da netliğin olmadığı hiçbir hareket asıl hedefine ulaşamaz.Usvet-ül hasene olan “Resüllerin Yolu”, -ilkesel olarak- ısrarla buna işaret etmektedir…İktibas Dergisi/Çizgisi okuyucularının malumudur ki bizler, daima “düşünsel ve siyasal duruş”da netliği önemsedik.Bunu gerçekleştirmeden oluş- turulacak hiçbir hareketin “İslami hareket” niteliğine sahip olamayacağının, temel ilkelerimizle çelişen hiçbir eylemin savunulamayacağının altını çizmeye devam ettik.Bundan sonra da “ilkesel duruşu”- muzu ısrarla devam ettireceğiz inşallah! Bu bağlamda, güçlünün hukukunun hakim olduğu bir dünyada, her terör örgütünün arkasında, yanında ve önünde yer alan ve bunu gizleme ihtiyacı da duymayan ABD’nin bir kararı ile gündemin ilk maddesi haline gelen “Kudüs” konusunu ele almaya, yorumlamaya çalışacağız… Ancak Kudüs konusunu ele almadan önce bugünlere nasıl gelindiğini kısaca hatırlatmakta yarar umuyoruz…

Dengeler hızla değişmekte, bazı güç odakları ve onların arka planda yer aldığı devletler güç kaybederken, değişen şartlar, bazı devletlerin de önünü açmakta, yeni bölgesel ve küresel güç odakları olarak sahnedeki yerlerini almaktalar.Bu meyanda Çin, küresel güç olma yolunda ciddi mesafeler almış durumda.Bölgesel güç haline gelmiş olan Türkiye de tarihi ve stratejik derinliği ile hızla görünürlüğü ve etkinliği artan bir ulus-devlet.Siyasi bir devrim(1979) ile küresel sistemi sarsan, üzerlerine “ölü toprağı” serpilmiş Müslümanların umudu haline gelen İran ise İmam Humeyni’nin vefatıyla birlikte hızla devrim ilkelerinden uzaklaşma sürecine girdi.Son dönemlerde Müslümanlarla arasında mesafe oluşturacak ilkesel hatalar yapmış olsa da İran Müslümanlar açısından önemli.Aynı zamanda bölgesel bir güç İran…

Ayrıca, İran’ın malum politikaları geçmişte olduğu gibi İslam algılarıyla paralel olarak insanımızın uyanışını desteklemek şöyle dursun, tam tersine, tarihsel ayrılık ve sapkınlıkların yeniden gündeme gelmesine zemin hazırlamıştır. İran ile aynı kategoride değerlendirilemeyeceği açık olan (ılımlı)Laik-Demokrat Türkiye Cumhuriyeti ise insanımızın büyük bir kısmının uyanış sürecini ana çizgisinden saptırıcı bir işlev görmektedir. “Ilımlı İslam” gibi sapkın, “iki yüzlü”, çeldirici bir çizgideki Türkiye’nin, gerek tarihi ve stratejik derinliği ve gerekse de değişen şartların gündeme taşıdığı yeni konumu ve misyonu, bölgede “kaba zulüm”ün önlenmesinde görünür bir işlev görmüş olsa da insanımızı ana çizgisinden saptırmıştır.Şeytanın soldan yaklaşımı konusunda genelde bir çelişki yaşamayan insanımız, “Şeytanın sağdan yaklaşımı” konusunda ise çoğu zaman olduğu gibi yine yanılmış, bu zaafı onların kullanılmasını kolaylaştırmıştır.Dolayısıyla küresel sistem ve ona bağlı bölgesel sistemin nasıl işlediğiyle ilgili insanımızın bilinçlenme süreci Türkiye/ “Ilımlı İslam” sapkınlığı nedeniyle büyük darbeler almış, süreç sorunlu bir çizgide giderek tahkim edilmeye başlanılmıştır.Eski dünyanın insanımızı kontrol için ürettiği paradigma/ modeli net bir şekilde anlamaya başlayan “Müslümanlar” yeni dünya denge arayışının ideolojik eksenini, “Müslümanların Sorunlu Tarihi”nin açtığı alanda hatalı okumaya devam etmektedirler maalesef.

Bu meyanda yeni denge arayışı sürecinde “ABD-Türkiye İlişkileri” stratejik öneme sahiptir. Değişen dünya ve bölge şartlarında, küresel güçlerin düşman konsepti olarak belirlediği İslam’ı ve “Müslümanları” kontrol edebilmek için yeni şartlara uygun proje, politika ve stratejiler ürettikleri malumdur. Bu çerçevede “Müslümanları” kontrol amacıyla bölgemizde önce “Demokratik değişim süreci”/ “Arap baharı” stratejisini uygulamak istediler. Ve söz konusu stratejinin başarısı için her türlü özelliğe sahip Türkiye’nin -Batı referanslı- değişim/dönüşümünün önünü açtılar. Sürecin belirli bir aşmasında, oyun kurucu güçler, uygulanan stratejinin orta ve uzun vadede kendilerine tehditler üreteceğinden hareketle “Kaos Stratejisi”ne geçtiler.Tabiidir ki stratejik müttefiki Türkiye’nin de bu değişime paralel bir “duruş” sergilemesini istediler.Halbuki, gelinen aşamada bu mümkün değildi.Kaos Stratejisi’nin ortaya çıkardığı manzara Türkiye’nin güvenliği ve geleceğini tehdit etmekteydi.Ne var ki yeni şartlara rağmen oyun kurucu/belirleyici konumunu eskisi gibi devam ettirmek isteyen “stratejik müttefiki” ABD, Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate almak yerine onu kendi çizgisine çekmeyi/zorlamayı yeğledi.Kaos stratejisinin açtığı alanda Türkiye’ye yönelik hamleler, operasyonlar yaptı, hatta kanlı darbe girişiminde bulundu.Ve tüm bu diz çöktürme teşebbüslerinin içinde yer aldığı ortaya çıkmasına karşın bile yeniden değerlendirme ihtiyacı duymadı… Ancak, değişen dünya ve bölge şartlarının konumu ve misyonununu değiştirdiği Türkiye, Eski Türkiye değildi.İki kutuplu dünyadan çok kutuplu bir dünya dengesine doğru evrilen uluslararası sistemde denge politikalarıyla güvenliğini sağlamaya ve gelecek beklentileri/hedefleri yönünde ilerlemeye çalışmaktaydı.ABD ile Rusya arasındaki politik ve stratejik boşlukları değerlendirmeye çalışan Türkiye, Çin ile de iyi ilişkiler kurmayı ihmal etmemekte.

Gerginleşen Abd-Türkiye İlişkileri

Velhasıl Gezi Olayları ile başlayan ABD/ Batı’nın Türkiye’yi sıkıştırma/yola getirme çabaları, 17-25 Aralık, ekonomik-hukuki operasyonunu ABD’ye taşıyarak devam etti. “Nitelikli Terör Örgütü FETÖ”(NFETÖ) ile PKK/PYD ve DHKPC koordinasyonunun ortaya çıkardığı sinerji ile siyasi ve ekonomik sonuçlar elde etmekte ısrar etti. Aynı zamanda PKK/PYD koridoru ile Türkiye’yi güneyden çevrelemeye çalışan ABD, bunda da başarılı olamadı. Türkiye’ye yönelik algı yönetimi tekniklerini sonuna kadar kullanan ABD/Batı, DEAŞ(IŞİD) ile Türkiye arasında bir şekilde bağlantı kurmaya çalıştı.Oysa ABD’nin Kaos Stratejisi ile bölgede önü açılan, lojistik destek verilen, DEAŞ’ın kontrol ettiği bölgelerdeki petrolü çıkaranların kimler/hangi devletler ya da istihbarat örgütleri ve şirketler olduğunu herkes çok iyi bilmekteydi.Yani Türkiye, yapmadıkları ve/veya Suriye’deki geliş- melerin ilk yıllarında/ABD ile birlikte hareket ettiği dönemde engelleyemediği faaliyetler nedeniyle (aynı zamanda bölgedeki müttefiklerine yardımlarla) mahkum edilmeye, hizaya getirilmeye çalışılmakta…

15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte ortaya saçılan gerçeklere rağmen ABD/ Batı, Türkiye’yi sıkıştırma hamlelerine ara vermeden devam etmekte.Rıza Sarraf davası, bununla bağlantılı olarak tutuklanan Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı’nın yargılanması bu meyanda gündeme gelmiş bulunmaktadır…

Batı merkezli uluslararası sistemin bir parçası olan Türkiye’nin sistem içinde kalarak yaptığı tüm karşı hamlelere karşın ABD, “güçlüyüm öyleyse haklıyım” mantığıyla hareket etmekten imtina etmemektedir.NATO’da yaşanan skandallarla devam eden Türkiye’nin sıkıştırılması süreci en son ABD’nin Kudüs hamlesiyle yeni bir aşamaya taşınmış bulunmaktadır…ABD-Türkiye ilişkilerinin stratejik önemi nedeniyle küresel güçlerin, özellikle ABD’nin bu sıkıştırmaları/operasyon ve hamlelerin sadece Türkiye’ye yönelik olmadığı da bilinmektedir.Zira tarihi kırılma dönemlerinde bu tür operasyonlar, çatışma ve gerginliklerin yaşanması olağandır.Küresel sistemin Batı’dan Doğu’ya kayması sürecinin yaşandığı bir konjonktür/ “dönem” yaşanmaktadır.Ve tüm bu gelişmelerin hırçınlığı, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin ilkeleri ve üslubunda hissedilmektedir.

Bölgedeki Son Gelişmeler ve Kudüs Krizi

Türkiye’nin inisiyatif aldığı Astana görüşmelerinin bir uzantısı olan Soçi Zirvesi’nde, Türkiye-Rusya-İran’ın Suriye zemininde vardıkları mutabakatların yanında bazı sorunlar da gündeme geldi.Özellikle Türkiye’nin PYD konusundaki rahatsızlığına Rusya’dan net bir cevap alamaması toplantının sonuç konuşmalarına da yansıdı.Ama daha sonraki görüşmelerdeki “Suriye Halk Konseyi” toplantısına PYD’nin dahil edilmeyeceği yönündeki mutabakat, Türkiye’yi kısmen de olsa memnun etti.

Zirvenin hemen akabinde Erdoğan’ın Trump ile telefon görüşmesi yapması, ABD Başkanı’nın da PKK/PYD’ye yapılan silah sevkiyatını keseceğini açıklaması önemliydi.Ne var ki Trump’ın bu açıklaması sonrası ABD kurumlarının çelişkili açıklamaları medyaya düştü.ABD içindeki bu farklı yaklaşımlar, keza İngiltere’de sistem-içi güç savaşlarının olumlu ve olumsuz yansımaları, Türkiye ve bölgedeki yansımalarıyla gündeme geldi.Tüm bunların, ABD’nin kara gücü olarak kullanmak üzere hazırladığı PKK/PYD’nin yanı sıra DEAŞ’ı da İran’ı sıkıştırmak için kullanacağı gerçekliğiyle birlikte okunması halinde anlamlı olabileceği de unutulmamalı.

Nitekim yaşanan gelişmeler, bir yandan Irak-Suriye eksenindeki yeniden yapılandırma çabalarının sonuna doğru ilerlenildiğini gösterirken diğer taraftan da bölgenin tamamına yönelik stratejilerin çatışma ve mutabakat boyutlarını ortaya koyacaktır. Bu meyanda Soçi Zirvesi’nde gündeme gelen çözüm planına Çin yönetiminin katkı vereceğini duyurması önemsenmelidir. Aynı zamanda, önceleri daha az görünürlüğü olan Çin’in bölgeye müdahalesinin gelişmelerin seyriyle birlikte daha da belirginleşeceği anlaşılmakta, ajanslara düşen bilgilere göre, sembolik de olsa Çin’in Suriye’ye asker gönderdiği haberleri de bu gelişmeleri desteklemektedir.

Hatırlayalım bölgede yaşananlar sonucu, bölgede “stratejik müttefiki” Türkiye ile birlikte malum bir projeyi uygulamaya sokan ABD’nin strateji değişikliğine gitmesiyle ABD-Türkiye ilişkilerinin nereye savrulduğunu çok net görmek mümkün. Ayrıca ABD-İsrail-Suud merkezli yeni bir projenin gündeme gelmiş olması, Suud merkezli yeni bir “Ilımlı İslam” anlayışının ürünü gelişmelerin bölgede yeni çatışmaların yanı sıra ciddi sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemeldir.Ve bu sahaya yansımaya başladı bile.Nitekim ABD Başkanı’nın Kudüs ile ilgili kararının sonuçlarını tahmin edebilmek imkanı bulunmamaktadır.ABD bu hoyratlığı ile devam ettiği sürece kendisini bekleyen gelişmelerin yaşanması muhtemel gözükmektedir…

ABD Başkanı’nın Kudüs kararını doğru okumak lazımdır.Ve bize göre bu kararın alınmasında iki etken öne çıkmakta.Bunlardan birincisi, “Suud(i)-Amerika” yapı- mı malum projeyle paralel ABD Stratejisi’nin bir gereğidir, bu karar.Böylece Arap dünyası ve bölgedeki dengeleri kökten değiştirip kendi hedeflerine uygun yeni bir denge oluşumunun önü açılmak istenilmekte.Tabii ki böyle bir adımın arkasında “Filistin Sorunu” ile ilgili bir “barış planı”(!?)nın da yer alması gerekmektedir…İkinci neden ise ABD içindeki küresel güç odaklarının “iktidar savaşı”nda köşeye sıkışan Trump’ın Siyonist, Evanjelist odakların desteğine duyduğu ihtiyaçtır…

Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin varoluşsal kaygılarının kullanılarak oluşturulduğu anlaşılan böyle bir projenin uygulanmaya konması, hiç şüphesiz, bölge gerçeklikleriyle uyumlu gözükmemektedir.Lakin böyle bir stratejinin uygulanabilmesi için de radikal adımların atılmasını, bölgede dengelerin yeniden kurgulanmasına yönelik sürecin başlatılmasını kaçı- nılmaz hale getirmektedir.Ki bu strateji, ABD’ndeki Neocon’lar/Evanjelistler veİsrail’deki Radikal sağ/Siyonistler’in hedefleriyle de paralellik arz ettiği gerçekliği de unutulmamalıdır.Söz konusu stratejinin, bölgede oluşturulan kaos ortamından yararlanılarak uygulanabileceği ve ABD’nin strateji belgesiyle paralel olarak İran’a karşı bir savaş bloğu oluşturulmasını kolaylaştıracağı öngörülmüş olabilir…

Ancak unutulmamalıdır ki “Müslümanlar”ın tüm “duruş” sorunlarına, bölünmüş- lük ve örgütsüzlüklerine karşın Kudüs konusunun, tıpkı Mekke-Medine gibi pazarlık konusu yapılamayacak boyutlara sahip olduğu gerçekliğinin doğuracağı sonuçlar bizce kestirilemez mahiyettedir.Bu vesileyle 1980’li yıllarda başlayan Mekke-Medine’nin statüsü konusundaki tartışmalar yeniden başlatılabilir, Mekke-Medine ile Kudüs bağlantısı, sembolik düzeyin ötesine geçilerek, siyasi düzlemde kurulabilirse bölgede çok şeyin değişmesini sağlayacak bir sürecin başlatılması mümkün olabilir. Aynı zamanda bu süreç, Türkiye’nin misyonunu/ “Ilımlı İslam” sapkınlığının bir versiyonu olan ideolojik çizgisini unutturarak, zaten giderek güçlenen Türkiye merkezli bir mücadeleyi daha da güçlendirecek bir işlev görebilir.Son zamanlarda, malum Türkiye’nin “ideolojik” çekim alanında yol alan Filistin yönetiminin (en azından bir kesimi/Hamas’ın), bölgedeki gelişmelerin sıcaklığıyla yaşadığı reel politik değişimler yeniden değerlendirilebilir.Ve Filistin’de yakın zamanda güçlenen eğilim, ABD’nin yeni stratejisi çerçevesinde ABD-İsrail ajanı Muhammed Dahlan merkezli hesaplar da bozulabilir…

Bölge gerçeklikleri dikkate alındığında, ABD Başkanı’nın Kudüs ile ilgili kararının orta ve uzun vadede bir başarı imkanı olmadığını ifade etmemiz gerekmektedir.ABD içinden ve dışından yapılan tüm uyarılara karşın Trump yönetiminin, Suudi Arabistan merkezli olarak “Arap cephesi” arasında yürüttüğü diplomasi ve ABD’nin kaba gücüne yaslanarak yaptığı hamlelerde geri adım atmayacağını göstermektedir.Rusya ve Çin’in Trump’ın bu kararına bir şekilde karşı olduğu da düşünüldüğünde ise söz konusu kritik adımın, bölgenin yeniden yapılandırılması sürecinde stratejik sonuçlar doğurması güçlü bir ihtimal olarak görülebilir.

Türkiye’nin çağrısı üzerine olağanüstü toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’ne Suudi Arabistan ve Mısır’ın lider düzeyinde katılmaması bölgeyle ilgili ABD planı ve stratejisinin bir gereği olarak değerlendirilmeli.Gerek Kudüs konusu ve gerekse diğer hususlarda ABD ile karşı karşıya gelmek durumunda kalan Türkiye’nin uluslararası sistem içinde kalarak çözüm arayışını da doğru okumalı . Çünkü Türkiye halen Batı sisteminin bir parçası.Kendi güvenliği ve geleceğini, yine sistem içinde tanımladığı politikalarla kurgulamak istemekte.Hatalı tanımlama, anlamlandırma ve kavramsallaştırmalara itibar edilmemeli…Bu gerçekliğe rağmen tarihi ve stratejik derinliği ile Türkiye’nin, özellikle bölgede ve tüm hinterlandında(etki alanlarında) büyük avantajı olan “yumuşak gücü”nü sonuna kadar kullanmasının da önemli/stratejik sonuçları sahada kendini göstermektedir. Lakin hatalı okumalarla sistemin bir parçası olan Türkiye’den sistem-dışı bir aktör olarak davranması beklentileri aldatıcıdır.Değişen dünya ve bölge dengelerinde Türkiye’nin değişen konumu ve misyonunun kendi bağlamında değerlendirilmesi karşımıza ikircikli/ “iki yüzlü”, aldatıcı yorumları çıkarmasının yanında “ideolojik gerçekleri” de okuyabilmemize imkan verecektir.Keza bazı okumaların ise bölge gerçeklerinden uzak, eskimiş/geçerliliğini yitirmiş, bakış açısını yansıttığı çok açıktır. Örneğin CHP milletvekili(eski solcu, güya antiemperyalist) Tuncay Özkan’ın son gelişmeleri değerlendirmesi bu meyandadır:

“Suudi Arabistan’daki değişim nasıl olacak? Çok yakın zamanda İsrail ile diplomatik ilişki kuracaklar…İran da bu değişimden nasibini alacak…(Keza) Türkiye’de bu değişimden nasibini alacak… (Pekiyi) Ne olacak? Recep Tayyip Erdoğan ve siyasi kadrosu gidecek…” (You Tube)

Ezcümle -Müslümanlar olarak- içinde bulunduğumuz şartlarda somut bir şeyler yapamamanın sıkıntıları, “çaresizlik”leri, acıları ve haykırışlarına beklenilen, elle tutulur çözümler sunabilme gücünde değiliz, maalesef.Ancak, yaşadıklarımızın kendi ellerimizle yaptıklarımızın bir sonucu olduğunu hiç unutmadan ve kardeşlerimize her türlü maddi ve manevi desteği süreklilik arzedecek şekilde sunmak zorundayız.Ayrıca, Müslümanlar’ın henüz oyun kurucu, belirleyici bir aktör/güç olamadığı, “güçlünün haklı olduğu” bir dünyada sistem-içi gelişmeleri dikkatle ve Müslümanca bir hassasiyetle takip etmek zorundayız. “Duygusal ve reaksiyoner” çı- kışların gerçek kurtuluş/çözüm olmadığı bilinciyle bir an önce “Resüller’in Örnekliği Yolu”nda yapmamız gerekenlerin ikmal edilmesine yoğunlaşmalıyız.Müslümanca bir duruş sergileyerek mazlumların çağrılarına kulak verebilen, Allah’ın arzında adaleti tesis etmek üzere ilkesel adımlar atmak durumundayız.İşte o zaman küresel küfür ve şirk güçleri Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda yerli işbirlikçileriyle birlikte oyunlar kuramayacak, kaba ve sofistike zulümlerini sıradan hale getiremeyeceklerdir…Kur’an’ı temel referans alan, yaşayan Kur’an olan Resül’ü(a.s.) “en güzel örnek” olarak gören Müslümanların ne anlama geldiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir diyaloğu dikkatlerinize sunarak yorumumuzu bitirmek istiyoruz…

Gazeteciler, Şimon Perez’e, “Kur’an-ı Kerim, sizin devletinizin yıkılacağını haber veriyor” diye hatırlattıklarında Perez şu cevabı veriyor: “Kur’an’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin(!) düşünürüz.”… Düşünsel ve siyasi duruşda netliğe ulaşmış olsalar da henüz bir “güç” olamamış tüm Müslümanların dikkatine…

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

2 Yorum

  1. Konu islam ise Abdullah abi ,şu sistemiçi mücadele! kavramını anlıyamıyorum! bence buna sistemiçi savrulma desek daha iyi olur.İçinde bulundukları sapkın durumu meşru göstermeye yönelik manipülatif söylemler ve eylemlerden oluşan ,aldatıcı bir dil.sanki ortada resullerin yoluna uygun bir mücadele yapıyorlarmış gibi,yaptıkları kur’an ile mutabık gibi kur’anın tabiri ile “ağızlarını eğip bükerek…”tevil ediyorlar. Sistemiçi mücadele denen şey şeytanın sağdan yanaşmasından başka birşey değildir. Büyük bir kırılmanın yaşandığı zamanımızda malesef ilkesel mücadeleyi verebilecek kur’an merkezli hareket eden müslüman pek az,çoğunluk kalabalıklara tabi olmuş durumda,kalabalıklar ise çağdaş samirilerin ,tağutların vb yapılanmaların peşinde savruluyor.sonrada adına utanmadan islami mücadele diyor. İşimiz zor ama olsun kimse bu işin kolay olduğunu söylemedi.”Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” Allah razı olsun Abdullah abi,seninde dediğin gibi”Bizler sonuç odaklı değil süreç odaklı sistemdışı mücadele ile mükellefiz.” Sefer bizden zafer Allah’tan.

    1. Abdullah bey SELAM ALEYKÜM
      AKP İKTİDARI nı da sistem içi mücadele yönünden hangi konumda görüyorsunuz?
      15 temmuz şehitleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir