GenelYazarlardanYazılar

“Zalim Mustazaflar”

Bu terkibi (Zalim Mustazaflar) kullanmadaki maksadımız, kavramların semantiği üzerinde durarak kavramsal bir çalışma değil, daha çok zȃaf ve zafiyeti benimseyerek zulüm karşısında boyun eğmenin, alternatif üretememenin, sin(diril)menin insanlığı getirdiği noktaya nazarları dikkati celp etmektir. Kısada olsa kavramın o yönüne de değinip meramımızı hulasa etmeye çalışalım.

Mustazaf, Kur’an-ı Kerim’de toplum içerisinde horlanan, küçük görülen, ezilen veya kendilerini öyle hisseden ya da yapmaları gerekeni yapmayan, zalimlerle birlikte oturup kalan, sayılarının azlığı, güçsüzlüklerini kabullenen pasif ve bu yönlerini mazeret olarak ileri süren, etkisiz kalan kimseler için kullandığı bir tabirdir.

D-A-F kökünden istif al babının ism-i mefulu olan mustazaf; kuvvetin zıddı, zayıf olmuş, güçsüz kalmış, elinden tüm bireysel ve toplumsal hakları alınmış anlamlarına gelmektedir. (Rağıb el-Isfahani Müfredât).

Bu kavram zulüm gören, hakları ellerinden alınan, ezilen ya da zayıf kimseler anlamında kullanılıyor olması, her zaman müminleri ifade ediyor anlamına gelmez. Kur’an-ı Kerimin, mustazaf olarak nitelendirdiği zümreler içerisinde iman etmeyenlerde olduğunu bilmekteyiz. Bundan dolayıdır ki, bizde şöyle güzel bir deyim vardır; ‘Mazlumun dini sorulmaz’

Kur’an’ın tüm kavramlarında olduğu gibi, mustazaf kavramı da zaman üstü bir kavramdır. Bu aynı zamanda bize şunu söyletiyor; her devir kendine has muztazaflarını üretir. Bir devrin mustazafı despot Mekke müşriklerinin zulmü altında inilerken öteki devrin mustazafı engizisyon altında zulme maruz kalabilir, Roma arenasında aslanlara karşı dövüştürülür veya demokrasinin, kapitalizmin, komünizmin yada bir diktatörün zulmü altında inler.

Kur’an, gerçek mustazaflara yardımı bir iman borcu olarak görür ve gerektiğinde onlar için mücadele edilip savaşılmasını emreder. (Nisa75)

Kişinin mustazaf olması onun akıbetini sahili selamete erdirmez, zalimlikten kurtarmaz. “Çünkü şirk en büyük zulümdür”. (Lokman 13) Bu zulmü işleyip de iman etmeyişinden dolayı müstekbirlerle birlikte azaba düçar olacaktır.

Bu güçsüz ve zayıf olmayıp hicret etmeye güçleri yettiği halde hicret etmeyip de müşriklerin arasında ikamet etmeye devam ederek cahiliye hükmüne rıza gösteren ve zalimin zulmüne boyun eğen herkesi kapsamaktadır. Bu kimseler en basitinden bu halleriyle haram işlemektedirler. Orada kalışları dinlerini ayakta tutmak, zalime karşı bir güç hazırlamak için de değilse. Dolayısıyla bunlar iman etmiş olsalar bile saflarını ayırmadığı için oradaki zalimlere uygulanacak hükme dâhildirler.  Bunun örneğini bizzat Allah resulünün nevi şahsında uygulamasını görmekteyiz. Olay şöyle:

Bedir savaşı Mü’minlerin zaferiyle sonuçlanmış, Başta Ebu Cehil olmak üzere müşriklerin ileri gelenlerinin bir kısmı bu savaşta öldürülmüş, yine bir kısım ileri gelenleri olmak üzere 70’i esir alınmıştır. Bu esirler arsında Allah resulünün amcası Abbas da vardır. Rivayete göre; İbni Ebu Hatem der ki, Muhammed (as) amcası Abbas, onun oğlu Nevfel ve yeğeni Akil de “Bedir’de” esir düşenlerin içindeydi. Resulüllah, amcası Abbas`a: “Kendin, oğlun ve kardeşin oğlu için fidye öde” dedi. O da: “Ey Allah`ın Resulü! Biz senin kıblene doğru namaz kılmıyor muyuz? Senin getirdiğin şahadeti getirmiyor muyuz?” dedi.
Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v.): “Ey Abbas! Siz Müslümanlara karşı savaşa çıktınız, (bizim düşmanlarımızın yanında bulunmakla onların gücüne güç kattınız) dolayısıyla hasım olarak kabul edildiniz” dedi. Sonra da: “Allah`ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” (Nisa 75) ayetini okudu.” (Buhari,Cihat 17,  İbn Sa’d II. 23)

Zalimlerle birlikte olup onların zulmüne rıza gösteren, hatta bu hallerine kılıflar bulmaya, bahaneler üretmeye çalışan zalim mustazaflar; bunlar bazen karşımıza akrabamız, bir din görevlisi, politikacı, memur adayı, profesör, tacir, bazen de tüzel kişilik (devlet) olarak çıkar. Ezilmişliğin ve aşağılanmışlık duygusunun verdiği psikosla; ‘ne yapalım bizler zayıf bırakılmış güçsüzleriz’ diyerek hayıflanır ve kendilerini mazur göstermeye çalışırlar… Halbuki, bu yolla elde ettikleri dünyalık menfaat ve çıkarları yüzünden iman etmeye yanaşmamaları, bile isteye küfre ve zulme boyun eğmelerinden dolayı, silik kişilikli güçsüzler/mustazaflardır. Daha açık bir ifadeyle rahatları kaçmasın, düzenleri bozulmasın diye yeryüzünde fitne ve fesat çıkaranlarla birlikte olup, onlara en azından ses çıkarmamakla dolaylı da olsa zulümlerine yardım ve yataklık etmekle ortak olan işbirlikçilerdir. Bu yönleriyle kendilerini muztasaf olarak nitelendirip ahiretlerini kurtarmak isteyenlerin müstekbirlerle çekişmelerini Kur’an şöyle anlatır:

“Hepsi toplu halde Allah’ın huzuruna çıkacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: “Biz size uyduk. Şimdi siz bizden, Allah’ın azabından herhangi bir şey savabilir misiniz?” Büyüklük taslayanlar diyecekler ki: “Allah bize yol gösterseydi, biz de size yol gösterirdik. Artık şimdi sızlansak da sabretsek de bizim için birdir, kaçıp sığınacak bir yerimiz yoktur!” (İbrahim 21)

Ali (ra) şöyle der: “Her zaman zulmün iki ayağı vardır; biri zalim, biri de ona boyun eğen mazlumdur.” Mazlumlar zalime boyun eğmese zalim zalimliğini yapamaz. Zalim suçludur, ona boyun eğen mazlum da en az onun kadar suçludur.

Kâfirler dediler ki: “Bu Kur’ân’a da onun öncesinde gelmiş (Kitaplara da) inanmayız.” Sen, o zalimleri Rablerinin huzurunda durdurulurken bir görseydin! Birbirlerine laf atarlar. Zayıf bırakılmış (mustazaflar), büyüklenen (müstekbirlere) derler ki: “Siz olmamış olsaydınız biz, müminler olurduk.

 Müstekbirler, mustazaflara derler ki: “Hidayet size geldikten sonra, biz mi sizi ondan alıkoyduk? (Hayır, öyle değil!) Bilakis sizler, suçlu günahkârlardınız.

Mustazaflar, müstekbir olanlara derler ki: “Bilakis (işiniz gücünüz) gece gündüz hile (yapmaktı)… (Çünkü) siz, Allah’a karşı kâfir olmamızı ve O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz bize.” Azabı gördüklerinde (için için yanarak) pişmanlıklarını gizleyecekler. Biz, kâfirlerin boynuna zincirli halkalar geçirdik. (Ne yani) yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı”? (Seba 31-33, Araf 38)

Allah’ın kullarını kendilerine kul edinmek isteyenler; dünün Firavunları, Nemrutları, Ebu cehilleri, bugünün ABD’si, Rusya’sı, Avrupası, İsrail’i ve bunlara zaarlık yapan adına İslam ülkeleri denilenler, din kardeşleri zulme maruz kalırken ‘üç maymunu’ oynuyorlar. Onlar görmese de yüreğinde birazcık insanlık taşıyanlar görüyor;  Yemeni, Suriye’yi, Doğu Türkistanı, Myammarı…‘daha yakın geçmişte İsrail’in misket bombaları altında can veren Filistin’in masum/mazlum kadın ve çocuklarının feryatlarına karşı hiç sesleri çıkmazken İsrail zaliminin meşru bir otorite olduğunu Filistin’e yardım götürmenin ancak ondan izin alarak bunu yapmaları gerektiğini söylüyorlardı’ bunların zalimliklerini kamufle etmek için de gece gündüz hileler kurmaktalar; Televizyon, gazete, sinema/tiyatro, sosyal medya ve popiler kültürün şeytani hileleriyle gerçek tepetaklak edilmekte ve çeşitli desiselerle her yol kullanılmaktadır. Mazlum zalim gösterilmekte, hak ve hakikate ulaşmanın yolunun üzerine barikatlar kurup, adeta duvar örülmektedir…

Bugün yeryüzünün kahir ekseriyeti ‘mustazaflaşmıştır’ desek abartmış olamayız herhalde; bizzat içerisinde yaşadığımız şu (Covid 19 belası) günler bunun şahididir. Kimsenin ağzını açmıyor oluşu, herkes eşinden dostundan ağyar olduğu, ziyaretler-sohbetler bir başka bahara kaldı, insanlar cenazelerini bile doğru dürüst defnedemediği, birbirinden vebalı gibi kaçtığı, yasaklar, kısıtlamalar/zorlamalar/zorbalıklar bütün bir insanlığın psikolojisini altüst etti ve adeta insanlık feryat ediyor, ‘Yok mu bir kurtarıcı’? Var ama insanlık kör ve sağır.

Bu belanın Mü’minler açısından müsbet ve menfi yönleri olmakla beraber şunu burada vurgulamak isteriz ki; bu vebaya yakinen tanıdığımız insanların da yakalanması ve onların   anlatımlarından anlıyoruz ki, böyle bir mikrop ortalıkta dolaşıyor! Bize düşen tedbiri elden bırakmamak ve gafletten uzak durmaktır. Buna rağmen şunu da aklımızdan çıkarmayalım; Mü’min ölümden kork(mamalı)maz. Çünkü o hayatı iki dünyalı olarak yaşar; bu dünya ve ahiret. Ölümden korkanlar hayatı tek dünyalı yaşayanlardır! Öldüğünde her şeyin biteceğini zannedenler bundan dolayı bu hayatın bitmesini istemezler. Mü’min için ise esas/ebedi hayat öldükten sonra başladığından ölüme gülümser ve hoş geldin der. Ölümü yok olmak değil ebedi hayatının başlangıcı bilir. İşte tek dünyalı yaşayanlar, yaşamı son kertesine kadar yaşamak isteyen hedonist’likte azgınlaşan insanlık bugün geldiğimiz noktada ‘zalim mustzaflara’ dönüştüler… Bunların fiziken güçlü, gelirlerinin ve eğitim seviyelerinin yüksek oluşu şuan hiçbir işe yaramamakta, ruhen ve zihnen çökertilmiş, güçlerini kullanamıyor oluşları, zihinlerinin ve düşüncelerinin pırangalanmış olması neye delalet eder…?

Böylesi bir ortamda bize düşen; kimliğini, kişiliğini koruyarak, fıtratına ters düşmeden, kökünden kopmadan, sıradanlaşmadan imanın gereği;  tevhid davasını yeryüzüne hâkim kılma mücadelesi veren, zalimlere karşı sebat gösterip direnen mustazafları rabbimiz müjdelemekte onları yeryüzünün doğusuna ve batısına varisi kıldığını, insanlığa önder yapacağını haber verip bildirmektedir. Biz de istiyorduk ki, o yerde ezilenlere lütfedelim, onları önderler yapalım ve onları ötekilerin mülküne mirasçı yapalım.” (Kasas 5, Araf 138) Yani iş bize kalmakta; eğer bizler yüzümüzü Allah’a döner, O’nun istediği gibi iman eder, salih ameller işler, gereği üzere teslim olup tevekkül eder isek, zalim olmaktan kurtulacağız ve O bize lütfedecektir… Vesselam

Daha Fazla

İlgili Makaleler

2 Yorum

  1. Gerçekten yazar, önemli bir konuya parmak basmış maaşallah. Ve sonunda çözümü belirtmiş olması da konuyu tamamlıyor.
    Bu noktadan sonrasını biraz daha açmak için;
    Sünnetullah ve tabiatıyla sünneti Resûlullah gereği müminim-müslümanım diyenler için sürecin şöyle işlemesi gerekmez mi?!
    Öncelikle kişinin; samimiyetle-‘Allah’a karşı dürüstlük-doğruluk ve rızâsını kazanma iyi niyetiyle’ inanç ve yaşam olarak vahyi hücrelerine sindirmesi, akabinde tüm dünyada Allah’ın Dînini hâkim kılmak üzere en yakınından başlayarak mümin kardeşliğini oluşturması, daha sonra cemaat, toplum, millet, devlet aşaması… “Yaşarken neticeyi görmeliyim” aceleciliğine kapılmadan önemli olan ne kadar süreceği değil, sürece dahil olmanın bilincinde olarak karınca misali adım atabilmektir.
    Eğer buraya kadar yazarla ve okuyucuyla aynı görüşte isek, işte bu noktada can alıcı soru şu;
    Rabbimizin rızâsı doğrultusunda olduğuna inandığımız bu sürecin ilk adımı ve İslâm’ın atom çekirdeği olan “hakiki mümin kardeşliği” nin gerçekleşmiş bir numunesine şahit oldunuz mu? Selâm ederim.

    1. SA, Nureddin kardeşim öncelikle ilgi ve alaknıza teşekkür ederim. Yorumunuzda ki, güzel tesbitlerinize katılmamak mümkün değil. Bizler hep şunu söyleye geldik ve söylemekteyiz; organize bir toplulık olmadan sonuç olmak zordur. Bundan dolayı sonuç odaklı değil süreç odaklı bir çalişmanın daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Sormuş olduğunuz soruyala alakala şöyle birşey söyleyebilirim; bu konuda beni etkileyen ve yol haritası belirleyen ayetler var. Bu ayetlerde; “Allah, mü’minlerin kalplerini, düşüncelerini birbirine ısındırdı. Sen, yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın onların gönüllerini böylesine birbirine ısındıramazdın. Fakat Allah onların aralarını bulup kalplerini, düşüncelerini kaynaştırdı. O kudretlidir, hikmet sahibi ve hükümrandır.” “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” Eğer bizler Allah yolunda samimiyetle mücadeleye devam eder isek, O bizlerin kalbini birbirimize ısındıracaktır. Ukubbetin olduğu yerde de kardeşlik kendiliğinden gerçekleşecektir diye düşünüyorum naçizane. Selam hidayete tabi olanlara olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir