GenelYazarlardanYazılar

Zaman ve Mekân

“O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutâbakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmân (olan Allah)ın yaratmasında hiç-bir ‘çelişki ve uygunsuzluk’ (tefâvüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?” (Mülk 3).

Kâinât, âyetin de dediği gibi “muhteşem düzenlilikte ve güzellikte olan bir mekân”dır. Bu kâinât mekânı nereden geldi, nasıl ortaya çıktı, niçin çıktı, neyin üzerinde duruyor, ne zamana kadar duracak vs. gibi sorular, “insanı tatmin edecek cevapların bulunamayacağı” sorulardır. Zîrâ insanın bir şeyi idrâk edebilmesi için onu kuşatabilmesi yâni sınırlarını görebilmesi gerekir. Oysa kâinâtın sınırını göremiyoruz. Tabi, sınırsız olan tek varlık Allah olduğundan dolayı, her-şeyin bir sınırı olmak zorundadır. Zâten ancak fâni olanın sınırı olur ki fâni olan “sınırı olan” demektir. O hâlde kâinât mekânı da sınırı olan bir yerdir. Tabi her sınırı olanın mâhiyetini de tam olarak bileceğiz gibi bir durum da yoktur. Aslında insan, hiç-bir şeyi mutlak anlamda idrâk edemez, çünkü onu mutlak anlamda kuşatamaz. Meselâ basit bir nesneyi bile tüm boyutlarıyla yâni üç boyutlu olarak tek bakışta göremeyiz. Bir nesneye baktığımızda o nesnesinin arka yada yan yüzlerini tek bakışta aynı-anda göremeyiz. Küçük bir nesne için bile böyleyse, çok büyük olduğu apaçık belli olan kâinât mekânı için söylenecek şeyler tahminden öteye gitmeyecektir. Biz onun hakkında ancak görüp hissettiğimiz ve Allah’ın bildirdiği kadarını bilebiliriz.

Mekân, aslında “maddenin bulunduğu yer”dir. Madde olmasa belki mekân da olmayacak yada kalmayacaktır. Kâinattaki tüm maddeyi kozmik bir süpürgeyle süpürsek, belki de ortada mekân diye bir şey de kalmayacaktır. Biz, maddenin bulunduğu yere ve ortama “mekân” diyoruz. Tabi kâinâta dışarıdan bakamadığımız için maddenin nerede bulunduğunu anlayamıyoruz ve bilemiyoruz. Bu nedenle de mekânı madde bağlamında anlamlandırıyoruz. Zâten zaman da öyledir. Zamânın da aslî bir varlığı yoktur. Zaman, maddenin hareketinin bir sonucudur. Bir maddeyi bir yerden alıp başka bir yere koyduğunuzda yâni hareket ettirdiğinizde zaman başlar ve sürer gider. Zamânın izâfi olması, daha doğrusu izâfi sanılmasının nedeni budur. Maddenin çeşitli hareketleri zamânı da algılayış olarak farklı kılar. Tabi bu bir yanılsamadır. Yâni bir kişiye belli bir zaman süreci çok kısa yada uzun gelmiş olabilir ama saat bildiğimiz saattir. Yâni gerçek anlamda kişiye göre değişmez, izâfi değildir. Değişen şey kişinin algısıdır. Kişinin o günkü yada o anki algısına göre zaman yavaş yada hızlı gibi akar gibi olur.

Zamânın mutlak ve bağımsız bir varlığı yoktur. Çünkü “hakîki” bir varlığı yoktur. Madde ile kâimdir zaman. Evrendeki maddeyi/hareketi bir-anda durdursak, yada maddeyi kozmik bir süpürgeyle süpürsek ve ortada hareket yada madde kalmasa zaman da kalmaz/olmaz. Süpürülme işleminden sonra görülen/kalan şeyin (mekân) ne olduğunu her-hâlde Allah’tan başka kimse bilemez. Mekâna (hâşâ, “post vahdet-i vücûd”çuluk yapıp) “Allah” demeyeceksek, mekân da yok olucudur. Belki de bu yok-oluş süpürülmeyle birlikte gerçekleşir. Geriye ne kalacağını ancak O bilir. Bir de “saf-zaman” denen bir zaman da var mıdır?.. o da ayrı bir düşüncenin konusudur. Gerçi bu saf-zaman ben vâr-olduğum müddetçe; hareket vâr-olduğu müddetçe görülemeyecek/bilinemeyecek/idrâk edilemeyecektir. Bu yüzden bizi çok da ilgilendirmiyor. İdrâk edemeyiz çünkü.

Zaman, maddenin hareketine göre anlamlandırılır. Çok yoğun bir gün geçirdiğimizde o günün çabuk geçtiğini zannederiz. Sevinçle geçen zaman çabuk, acıyla geçen zaman yavaş geçmiş gibi olur.

Zamânı hızlandıran şey sıcaklıktır. Sıcaklığı arttıran şey ise harekettir. Hareket hızlandıkça sıcaklık artar. Bir şey ne kadar hareketli olursa sıcaklık da oranda artar. Sıcaklık artınca da o şeyin zamânı hızlanmış, ömrü ise kısalmış olur. Eşyânın ömrünü kısaltan şey sıcaklıktır, ısıdır. Elektrikli ev âletlerini bozan şey ısıdır. Isına-ısına bozulur. Yoksa hiç çalışmasa, hiç ısınmayacağı için bozulmazdı. Elektrik ile verilen güç bir hareket ve dolayısı ile ısı açığa çıkartır. Eşyâ, ısıya çok uzun süre direnç gösteremez ve atomik yapısı bozulur. Atomik yapısı bozulunca fizîki yapısı da bozulmaya başlar. Allah’ın sünnetullah denen tabiat kânunlarından, gözlemlenebilen ve doğruluğu en kesin olan, Termodinamiğin İkinci Yasası olan Entropi Kânunu, bir şeyin ısınması, o şeyin zamanla bozulup kullanışsız hâle geleceğini söyler. Isı, eşyânın zamanla kullanışsız hâle gelmesine neden olur. Varlığın hayâtiyetini sürdüren ısı, aynı-zamanda onun ölümüne de neden olan şeydir.

Kışın bir mekânın ısınması, bir enerjiyle o mekândaki atomların hareketlerinin hızlanmasıyla olur. Bir enerji kaynağı ile güç verildiğinde o mekândaki atomların titreşimleri arttırılmış olacak ve atomların hareketi fazlalaşacaktır. Fazlalaşan hareket bir ısı oluşturacak ve mekân ısınacaktır.

Hızlı yaşamak “sıcak yaşamak” demektir. Hızlı ve sıcak olan şeyin hareketi fazla olduğundan dolayı ömrü de kısa olur. “Hızlı yaşa genç öl” sözü buradan gelir. Zâten bir şeyin zamânını yavaşlattığınızda o şeyin hareketi ve ısısı azalacağından dolayı ömrü uzar. Mesela bir yiyecek, buzdolabına yada derin dondurucuya konduğunda, soğuk ortamda kaldığından dolayı o şeyin atomlarının titreşimleri azalacak ve dolayısı ile hareketi azalacaktır. Hareketi azalınca da zamânı yavaşlayacak ve ömrü uzayacaktır. Yiyeceklerin dolapta uzun süre kalabilmesinin nedeni budur. Biz onları dolaba koymakla sıcaktan yâni aşırı hızdan ve ısıdan korumuş oluruz. Hızlarını, ısılarını ve dolayısı ile zamanlarını yavaşlatmış olduğumuz için hemen bozulmuyorlar.

Bir şeyin ısısı, hareketi ve zamânı ne kadar artarsa ömrü de o kadar kısalır, ne kadar yavaşlarsa ömrü de o kadar uzar. Yâni bir şeyin ömrünü belirleyen şey harekettir. Ölüm hâli ise mutlak bir hareketsizlik durumu olduğundan, artık mevtâ (ölü) için bir zamandan bahsedilemez. Kişinin “hareketi” bittiği için zamânı da bitmiştir. Zaman-dışı olmuştur o kişi artık. Zâten diğer âleme de “bu zamandan” çıkabildiği için gitmiştir. Diğer âleme gidebilmenin yolu bu âlemdeki zamandan (ve mekândan) sıyrılmakla mümkündür. Ölen kişi artık bilinen zamanla kayıtlı değildir çünkü.

Her-şey anlamını “hareket” ile bulur. Meselâ târih, insanın/toplumun hareket etmesinin bir sonucudur. Zaman ve mekân da maddenin hareket etmesinin bir sonucudur.

Ali Şeriati: “Zaman, mekândan îbârettir” der. Augustinus: “Zaman, pek bir boyutu olmayan “şimdi” ile, artık vârolmayan “geçmiş” ve daha vârolmamış olan “gelecek” arasında bulunan, dolayısıyla da ancak hatırlama (geçmiş) ve bekleme (geleceği) biçiminde vârolabilen bir şeydir” der. Kindi; mekân ve hareketin izâfi olduğunu, zamânın cisim ve hareketten ayrı düşünülemeyeceğini söylemiştir.

Yaratıldığı ilk andan bêri kâinât normâl-doğal akışına ve deverânına devâm eder. Onun döngüsünde ve düzeninde bir değişiklik olmaz. Çünkü o tam da Allah’ın emrettiği, hükmettiği ve düzenlediği gibi hareket eder. Sünnetullaha uyar. Tabi kâinât materyâli bunu bilinçsiz-şuursuz bir şekilde yapar. Dünyâ’nın iklimi, bitki örtüsü de yine aynıdır.

Aslında modern zamanlara kadar yada moderniteyi başlatan ve sürdüren üç ana etken olan barut, elektrik ve motorun ortaya çıkışına kadar Dünyâ’da tüm bitki örtüsü, hayvanlar ve insanın bizzat maddî ve rûhî varlığı da doğal, normâl ve fıtrata uygun olarak hareketini devâm ettiriyordu. Nefisler yine devredeydi ama onun bile azgınlıkta genelde bir sınırı vardı. Zîrâ doğal bir döngüden, işleyişten, ilerlemeden, üretimden, ilişkilerden vs. kopulmuyordu. Dünyâ’nın her yerinde genelde böyleydi. Fakat ne zaman ki hayat-şekli moderniteyle birlikte değişmeye başladı, işte o zaman insan da değişmeye başladı. Çünkü mekân değişmeye başladı. Bu değişme doğal, normâl ve fıtrî olmayan bir değişmeydi. Mekân değiştiği için zaman değişmeye başladı. Yoksa zamânın değişecek bir durumu yoktur. O hâlde değişen şey, maddenin a-normâl değişimi sonucunda mekânın değişmesidir. Demek ki mekân değişince bir “değişim” oluyor ve hattâ değişimler mekânın değişimiyle başlıyor. Mekân doğal, normâl ve fıtrata uygun olarak değişince bu değişim, insanı olumsuz etkilemiyor ve zâten insanlar ve de hayvanlar bu değişimin çok da farkında olmuyorlar. Mekânın doğal değişiminden dolayı insanın (ve diğer canlıların) yaşam-şeklinde bir değişiklik olmuyor. Doğala, normâle ve fıtrata aykırı olmayınca harekette ve hızda a-normâl bir değişiklik olmuyor. Mekân yavaş değiştiği için insanlar bu değişimden olumsuz etkilenmiyor ve değişen mekân onları sarsmıyor, yoldan çıkarmıyor.

Moderniteyle birlikte ise, madde çok hızlı bir şekilde değişmeye başladı. Öyle ki artık bu hızlı değişimin tâkibi bile yapılamıyor. Maddenin değişimi “mekânın değişimi” olduğu için, mekân çok çabuk değişmiş oluyor. “Dünyâ çok değişti” denilen şey aslında mekânın çok farklılaşmasıdır. Mekânın farklılaşması hareketlerin ve davranışların da değişmesine sebep oluyor. Hareketler mekâna göre değişiyor. İnsanlar yeni hareketler ve davranışlar kazanıyor yeni mekânlarda. Mekân insanların davranışlarını şekillendiriyor.

Hani sık-sık, “bu zamanda olacak şey değil” diye söylenen söz var ya, aslında o sözle, “bu mekânda olacak şey değil” denmek isteniyor. Yoksa zamanda bir değişme yoktur. O sâdece, bir yanılsama olarak insana daha farklı akıyor gibi geliyor. “Bu zamanda olmaz” dediğinizde, “bu mekânda yapılamaz” demiş olursunuz. Çünkü bir şeyin yapılabilmesi için mekânın uygun olması gerekir. Meselâ “kaymak gibi” asfalt bir yolda at ile yolculuk yapmak çok da olacak şey değildir. “Bu zamanda at ile yolculuk mu yapılır” sözü, “bu mekânda (yolda) at ile yolculuk yapılmaz” anlamındadır.

Mekânın doğal, normâl ve fıtrî olana göre çok aşırı ve hızlı değişmesi, modernitenin bir projesidir ki bu, küresel tâğutlara Şeytan’ın yaptığı telkinin bir sonucudur. Moderniteyi ve modern-beşerî sistemleri ayakta tutan şey, mekânın bu çok farklı ve hızlı değişimidir. Modernite mekânı hızla değiştirdiği için, insan da hızla mekâna uymaya başlıyor, mekâna göre konumlanıyor ve hattâ tasavvuru, düşüncesi, söylemi ve amel-eylemi mekâna göre belirleniyor. Böylece artık yaratılışına uygun davranış gösteremiyor. Zîrâ o davranışı sergileyebilecek bir ortamı-mekânı kalmamıştır. Yaratıcının emrettiğini yapacak, Kur’ân’a ve Sünnet’e uyacak bir alanı-mekânı kalmamıştır modern insanın ve müslümanın. Zîrâ modernite, mekânı hızla değiştirip dönüştürmekle şeytânî düzen ve günah işleme dışında insana başka bir hareket alanı bırakmıyor.

Modern dünyâda, aynen göklerde olduğu gibi sünnetullaha, vahye ve Peygamber’e uyacak bir yaşam-şekli belirlenemiyor. Zîrâ ortam müsâit değil, mekân müsâit değil. Mekân tam da Şeytan’ın isteğine göre düzenlenmiş durumdadır. Böyle olunca da Şeytan’ın her emri dinleniyor ve Şeytan’a göre hareket ediliyor. Şeytan târihte hiç olmadığı kadar güçlü bir iktidârı moderniteyle ve modern mekân ile birlikte kurmuştur.

Yüksek bir tepeye çıkıp şöyle kenti (şehri değil) seyrettiğinizde ne görüyorsunuz?. Nasıl bir manzara var?. İç-açıcı bir manzara görebiliyor musunuz?. Seküler-modern-konformist-kapitâlist-liberâl ideolojileri kana-kana içmiş birisi için belki de olağan-üstü bir manzaradır görülen şey. Peki müslümanlar yada İslâm için de öyle midir?. Yâni doğala, normâle ve fıtrata uygun mudur görülen resim?.

Görülen manzara aşağı-yukarı şu şekildedir: Çeşitli yükseklikteki, bir katında 2,3,4,5,6, dâire olan, 4-5-6-7-8-10-15-20-30-40..katlı binâlar ve 50 ile 200 metre-kare büyüklüğündeki dâirlerden (ev değil, dâire) meydana gelmiş, apartman aralarında, asfalt yollar ve küçük çapta parklar olan, aşırı gürültülü, kalabalık, puslu, soğuk ama ışıltılı, modernizme alıştırılmış kişiler tarafından orada yaşamanın bir ayrıcalık olduğu zannedilen bir mekân. Uzaktan bakınca pek belli olmayan; huzursuzluklar, asık suratlar, bozuk psikolojiler, bunalımlar, hastalıklar, harcanan hayatlar, açlık, sefâlet, suç, ayıp, günah ve türlü çirkeflikler, o mekâna daha yakından bakınca ve içine girince çok net bir şekilde görülebiliyor.

Bu kentler kimin için iyidir?. Bence can-alıcı soru budur. Çok az olumlu yanları olmasına karşın bir-çok olumsuz durumları olan bu kentlerden memnun olanların çok büyük çoğunluğu, İslâm/fıtrat-merkezli yaşamayan ve bu düşünce içinde olmayan veyâ bu konuda bilgisi olmadığından dolayı, ama kentin o bir-kaç özelliğinden dolayı orada bulunmak zorunda kalan insanlardır. Allah insanlardan yeryüzünü “îmar” etmelerini ister fakat istenen bu îmar-şekli, mevcut modern mîmârinin yaptığı şekilde değildir. Kemal Sayar bu konuda şunları söyler:

“Çağdaş insan, tabiatı, kendisinden yararlandığı ama kendisine karşı ayrıca sorumlu da olduğu bir eş gibi değil, bir fâhişe gibi görmektedir: Kendisine karşı hiç-bir yükümlülük ve sorumluluk duygusu beslenmeyen bir fâhişe. İnsan ve tabiat arasında bozulan denge aslında insanla Tanrı arasında bozulan âhengin bir yansımasıdır”.

“O, iş-başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

Mekânın değişmesi, insanın değişmesidir. Zaman ve mekân, kendi mantık türünü de üretir. Ne kadar çok insan varsa o insanların bulunduğu mekân da o kadar çok ve hızlı bir şekilde değişir. Çok farklı ve birbirine aykırı düşünceler ve amel-eylemler ortaya çıkar. Bunun farkında olan modernler, çeşitli şeytânî projelerle köyden kente göçü başlatmışlar ve insanları kente yığmışlardır. Bu, modern üretimin çoğalmasını ve değişmesini de yanında getirmiştir. Sonuçta mekân değişmiştir. Mekân değişince düşünce ve amel-eylem şekli de değişmiştir ama bu değişim Yaratıcı’nın belirlediği ve emrettiği istikâmette değil, Şeytan’ı râzı edecek istikâmette olan bir değişim olmuştur. Çünkü değişen mekânda Allah’ın istediği ve emrettiği şekilde yaşayacak bir alan yoktur. Mevcut mekân ona müsâit değildir. Zîrâ İslâm’ı “hakkıyla yaşayacak” bir alan kalmamıştır. Oysa mekânın daha yavaş ve az değiştiği köyler yada kırsal alanlar İslâm’ı hakkıyla yaşamak için daha müsâittir ve bu türlü bir yaşam böyle yerlerde daha mümkündür. “Bu zamanda namaz, oruç, infâk, muhabbet, sohbet, dostluk, yardımlaşma, vs. olmaz” demek, “hızla değişmiş olan modern kent mekânında bu şeyleri yapacak bir alanın yâni mekânın olmadığını söylemek” demektir. Oysa daha az ve yavaş değişen kırsal kesimde bunlar daha kolay yapılabiliyor. Aynı çağda yaşanılmasına rağmen kent mekânında yapılamayan şeyler köy mekânında yapılabiliyor. Tabi artık köyler de modern anlamda değişmeye başladığı ve kapitâlist kuşatmaya alındığı için bunları köylerde de yapmak zorlaşmıştır.

Kentte müthiş bir kuşatılmışlık vardır. Lâik-seküler-kapitâlist-liberâl-demokratik-emperyâl bir kuşatma. Bu kuşatma, kısmen yada kişisel çabaya göre büyük oranda “kentten köye geri dönüş” ile kaldırılabilir. Zîrâ liberâl-kapitâlist kuşatıcı sistemler, kent-merkezli sistemlerdir. Kentlere yığılan insanlar üzerinden işleyen bir sistemdir modernizm.

Mekânın değişmesiyle düşünceler, davranışlar da değişiyor. Zaman değişiyor. Zaman, mekâna göre belirleniyor. Yatma-kalkma, edip-eyleme zamanları mekâna göre şekilleniyor. Ama en üzücü olan da, müslümanların da vahiy ve sünnet yerine mekâna ve dolayısı ile de zamâna uyuyor olmasıdır. İslâm-merkezli bir hayat yaşamak “Şeytan’a göre” değişmiş olan kent mekânlarında pek mümkün olmuyor. Zâten hükümler de mekâna göre düzenleniyor. Çünkü yeni mekân yeni modern-beşerî yasalar istiyor. Bu yasalar tabî ki Allah’a göre değil, nefse ve aşırılığa göre düzenleniyor.

Modernite, Dünyâ’nın çok hızlı ve farklı bir şekilde değişmesidir. Mekânın değişmesi zamânın, düşüncenin, davranışların ve sonuçta da her-şeyin değişmesine neden oluyor. İnsanlar dinlerini bile mekâna göre yorumlayıp düzenliyorlar. Ruhlar mekâna göre değişiyor böylelikle. Fakat bu değişim doğal, normâl ve fıtrata uygun olan bir değişim değildir. Allah’ın istediği gibi bir değişim değildir. Böyle olunca da bu değişim insanlara ve diğer canlılar olan hayvan ve bitkilere de zarar veriyor. Mekânın modern değişimi hayvanlara ve bitkilere olması gereken alanı bırakmıyor. Zâten moderniteye uymayan yada uyamayan insanlara da alan bırakmıyor. Yaşlı insanların özellikle yaz günlerinde kentlerden köylere kaçmasının bir nedeni de budur. Yaşlı insanlar, çocukluklarındaki mekân ile modern mekânlar arasındaki aşırı ve hızlı değişimden memnun değiller ve rahatsızlar. Çünkü bu değişime ayak uyduramıyorlar yada ayak uydurmakta zorlanıyorlar. Zîrâ bu değişim doğal ve normâl bir değişim değildir.

Evet; “zaman değişti” demek “mekân değişti” demektir. “Bu zamanda olmaz” demek, “bu mekânda yapıl(a)maz” demektir. Mekânın değişimi başta insan olmak üzere canlı-cansız her-şeyin değişmesidir. Tasavvurların, düşüncelerin, davranışların, yaşamların, yiyecek, içecek, giyeceklerin, evlerin, yolların ve işlerin değişmesidir. Âilenin, çocuğun, ana-babanın, eşin-dostun değişmesidir. Mekânın değişimi, rûhun da etkilenmesi nedeniyle huzûrun kötü yönde değişmesi ve bozulması demektir.

Evi-mekânı dar olanın, gönlü de dar olur doğal olarak. Peygamber bu nedenle “evlerinizi geniş yapın” demiştir. Mekân imkândır. Mekânı olmayan fikirler buharlaşır ve yok olup giderler.

Vahyin anlamı, zaman, mekân ve coğrafyaya göre değişmez, fakat zaman, mekân ve coğrafyaya göre insanların anlayışları ve amel-eylemleri değişir. İslâm dîni ve Kur’ân, klâsik veyâ modern, hiç-bir zamanda ve mekânda sınırlandırılamaz. İslâm’ın mesajı tüm zamanlar ve mekânlar için net ve kesindir. Fakat müslümanların çoğu bu mesajı, “zamânın, dolayısı ile mekânın telâkkisi”ne uyarlamaya çalışıyor. Çünkü bu daha kolay ve risksiz geliyor. Oysa İslâm’ın zıddı, tüm zamanlarda ve mekânlarda uygulanan beşerî sistemler ve yönetimlerdir.

Allah zamandan ve mekândan münezzehtir; fakat yasaları ve sanatı ile her yerde hazır ve nâzırdır. Göklerde olduğu gibi yeryüzünde de işte bu sanat ve yasalar hâkim olmalıdır. İslâmî olmayan bir ülkede-Dünyâ’da, insanlar her mekânda ve her alanda farklı rôllere bürünürler. Lâiklik budur. İslâm’da ise, insanlar nerede olursa-olsun, aynı ve benzer hâl ve tavırlarda olurlar.

Müslümanlar, Dünyâ’yı öz hâline çevirip kutsallığını açığa çıkarmakla mükelleftirler. Bu, hem insanın aslına uygun olarak değiştirilmesi, hem de mekânın İslâm’a uygun olarak inşâ edilmesiyle olabilir ancak. Bu, “mekânın doğal değişimi” olacaktır. Zîrâ Allah, özünde bu şekilde yaratmıştır insanı ve Dünyâ’yı.

Mevcut zaman ve mekân, “insan” ve “müslüman” olarak kalmanın neredeyse imkânsız olduğu bir zaman ve mekândır. Bu “seküler mekân” insanı aslâ tatmin etmez, etmiyor da. Zîrâ İslâm, kendisini hâkim kılacak bir mekân arar. İşte ancak o mekânda hayat doğru bir şekilde anlamlandırılabilir ve yaşanabilir.

Varlığı Allah ile anlamayı ve açıklamayı zûl görenlere, varlığı anlamlandırmak için ne “zaman” yeter ne de “mekân”. Bu nedenle de “milyarlarca yıl”dan ve “sonsuz evrenler”den bahsedip dururlar. Fakat bu da tatmin etmez. Çünkü, “kâlpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin bulur” (Ra’d 28). Kâlpler ancak, Allah’ın hakkıyla zikredilebileceği mekânlarda huzûr bulur.

Mekke’de olmazdı. Zîrâ Mekke mekânı uygun değildi. Şirk ve küfür alabildiğine yaygındı. Her yer putlarla doluydu. Bu nedenle Medîne’ye hicret edildi. Orada mekân daha uygundu ve belli bir süre sonra İslâm’a tam uygun bir mekân hâline getirildi. İslâm orada hakkıyla yaşandı ve güçlendi. Müslümanlar belli bir güce ulaşıldığında tekrar Mekke’ye geldiler ve Meke’yi fethettiler. Fetih’ten sonra Mekke’de İslâm’a göre olmayan mekân değiştirildi ve İslâm’a uygun hâle getirildi. Meselâ içi putlarla dolu olan Kâbe putlardan temizlendi ve İslâm’a tam uygun bir mekân hâline geldi. Dünyâ’yı İslâm’a uygun bir mekân hâline getirmek, tüm zamanlardaki ve mekânlardaki müslümanların görevidir.

“Bu zamanda olmaz” derken söylenmek istenen zaman “modern zaman”dır yâni “modern mekân”dır. Peki “modern zamanda olmaz” demek “modern-öncesi zamanda olurdu” demek midir?. Modern-öncesi zamanda olursa o hâlde modern zamanda da olur. Mesele, modern zamanda yâni modern mekânda daha zor olacak olmasıdır. Fakat bu “aslâ olmaz” demek değildir. Çünkü daha önce olmuştur ve bir kere olduysa yine olur. Sosyoloji kuralıdır; “bir kere olan, bir kere de daha olabilir”. Yâni modern-öncesi zamanda ve mekânda olan şey, modern zamanda yâni modern mekânda da olur. Lâkin, “İslâm’ı Dünyâ’ya hâkim kılmak” düşüncesi modern zamanda yâni modern mekânda başlatılabilir ama bu modern mekânda, hem “hakkıyla” yapılamaz hem de tamamlanamaz. Hakkıyla olması ve tamamlanması için zamânın yâni mekânın da İslâm’a göre değişmesi gerekir.

Suçu zamâna yüklemek yanlıştır. Suç mekândadır. Fakat şu da var ki, mekân da kendi başına şuurlu bir şey değildir. O hâlde asıl suçlu olan, mekânı İslâm’a aykırı bir şekle sokan “modern insan”dır. Zîrâ değişen, dönüşen ve dönüştüren unsur insandır. O hâlde değişim de insanın değişimi ile başlayacak ve bunu, mekânın ve dolayısı ile zamânın değişimi izleyecektir.

Her ne kadar “yerimiz yâni mekanımız dar” bahanesine sığınmak istemesek de, an îtibâriyle mevcut modern mekân gerçekten de dar ve bize uygun değildir. Hareket alanımız daraldıkça daralmıştır. Allah’ın mekânımızı genişletmesinin yolu; bizim gönüllerimizin, kâlplerimizin, aklımızın ve amellerimizin genişlemesine bağlıdır. Bunu yapabilmek için tabî ki de Allah’ın yardımına muhtâcız. Bu yardım için de Allah’ın dilemesi yâni bizi buna lâyık bulması gerekir. Fakat maalesef şu-anda müslümanlar böyle bir nîmete lâyık değildirler. O hâlde bu yardımı hakketmek için ilk önce Allah’ın rızâsını kazanmamız şarttır.

İslâm medeniyeti, Dünyâ mekânını İslâm’a göre düzenlemiştir. Hâlâ ayakta kalan yapıların izlerinden bunu görebiliyoruz. Müslümanlar, Dünyâ mekânını İslâm’a yâni doğala, normâle ve fıtrata uygun olarak îmâr etmiştir. Zîrâ İslâm ancak böyle bir mekânda hakkıyla yaşanabilir.

Dünyâ âhiretin tarlasıdır. Dünyâ’nız nasıl olursa âhiretiniz de öyle olur. Dünyâ yâni mekân ve dolayısı ile zaman cennete göre düzenlendiğinde Dünyâ “cennet” gibi olup cennet gibi huzûr verirken, cehenneme göre düzenlendiğinde ise, Dünyâ kısa yada uzun vâdede cehennem gibi olup sonsuz azaplar verir. Üstelik âhirette de elîm bir azapla karşılaşılır.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı