GenelKavram

Zaman

Zaman, yaratıldığı günden beri takdir olunan mecrasında akmaya devam ederken; geçtiği mekân diliminde öyle şeylere şahitlik ediyor ki, insanın gizlisini ve açığını hiç ıskalamadan hepsini kaydediyor.  Zamanı durdurmak geri sarmak kimsenin haddine değil! Dağları yerinden kaldıra bilirsiniz, deryaların önünü açar istediğiniz tarafa akıtabilirsiniz. Önünü kapatır akışını durdurursunuz. Nehirler içinde aynı şeyi yapabilirsiniz. Fakat zamanı asla durduramazsınız. Çünkü zaman saati, komutunu yaratandan almaktadır. O insanın emrine verilmemiştir. İnsan onu asla kontrol edemez. Hükmü altına alamaz. Ve onu etkileyemez. O üzerinden geçtiği her şeyi lehte ve aleyhte olduğu gibi kaydeder. O yaratanın tanığıdır. Kim nerede, ne zaman, nasıl davranmış ne söylemiş ve ne yapmışsa; düğmesine basılınca hayat filmini başa saran, şahitler huzurunda yeniden gösterime arzedilen bir arşivdir. Bu arşivde dosyası olmayan, “kaseti” bulunmayan kimse yoktur. (İnfitar 82/11-12)  Bunlara itiraz edecek ya da sumen altı edip gözlerden kaçıracak kimse de yoktur. İşte insanın durdurmaya güç yetiremediği, geri getiremediği zamanı, yaratan geri getirmeye ve yaptıklarını yerinde izletmeye kadir olduğunu o gün, hesap günü gösterecektir.(isra 17/14)

Zaman kamerasının bizden önce nelere şahitlik ettiğini Kur’an’ın ifadelerinden vakıf olduğumuz gibi;  görünen boyutlarıyla da tarihi nakillerden öğrenme şansımız olmaktadır. Yaşadığımız Zaman diliminde ise bizlerin de şahitliklerinin olması gayet tabiidir. Herkes yaşadıklarına şahitlik edecektir. Şairin dizelerinde dile getirdiği gibi akan sadece zaman değil, “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.”   Dediği gibi iki dudakla kapatılan o ağızlar açılınca ne menem kirlerin aktığına şahit oluyoruz.  Demokrasinin faziletlerini anlatmakla bitiremeyenler,  bu zaman diliminde İslam’ın yeterli olamayacağından, 500 ayetle devletin yönetilemeyeceğinden, miras hukukunun kabul edilemeyeceğinden,  “sabit din dinamik şeriat” sloganıyla İslam hukukunun değiştirilmesi gerektiğinden bahisle Kur’an’ın tarihsel bir kitap olduğunu, bire bir alınamayacağını, sadece ondan okunup istifade edilebileceğini söylemektedirler.  Konuşulan konunun akışı içerisinde Cabiri’den, Ali Abdürrazık’dan ve Fazlurrahman’dan nakiller yapılarak devam edilirken, en son gelinen noktada söylenen söz: “Müslüman âlimler konseyi tarafından yürütülecek bir İslam devletine güven duymuyorum. Fakat demokratik bir anlayışla idare edilen sisteme –devlete güveniyorum” şeklinde noktalandı.  Düşünce sahibini ilzam eder kaidesi gereğince takdir okuyanın ve dinleyenindir diyoruz.

Ancak bizi üzen taraf, bu insanların reddi miras eden insanlar gibi kimlik ve kişiliklerini oluşturan İslam adına konuşacakları ve onun yaşanır kılmak için çaba harcayacakları yerde, demokrasi havarileri kesilmeleridir.  Sahiplenenlerinin savunmadığı ve yaşayıp hayatlarına aktarmadığı bir düşüncenin erdemlerini ortaya koyması ve görünür hale gelmesi mümkün olur mu? Malumdur ki fikirler kabullenenlerinin anlayış ve davranışlarıyla tecessüm eder,  görünür hale gelir. Uzun yıllardır hayattan uzaklaştırılıp, tarihin derinliklerine gömülmek istenen bir düşünceden hesap sormaya kimsenin hakkı yoktur. Hesap sorulacak olanlar ise ona sahip çıkmayan,  mensubu olduğunu söyleyenler olmalı değil mi?

Hiçbir zaman, bir fikre mensup olanların kusurlarını o fikre mal etmenin mantığı yoktur. Hele bu vahye dayanan İslam için hiç mi hiç mümkün değildir. Onun hak ve doğru olduğu izaha muhtaç olmayacak kadar açık ve kesindir. Onun İlk tatbik edeni ise Peygamber (as) ve onu takip eden arkadaşları olmuştu. Başarısını dünyanın şahit olmadığı bir hızla ispat etmiş, 23 yılda tek kişiden devlete. Otuz yılda ise bu günün ölçülerine göre imparatorluk seviyesine ulaşmıştı.  Şairin dizelerinde belirttiği gibi“Ustada kalırsa bu sessiz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın” misali; bu devleti sürdüremeyenler utansın!..  Mensubu olarak bizler, sizler utanmalı değil miyiz? Yoksa bu sorumluluğu da üzerine yıkacak birilerini mi bulmaya çalışalım?

İşte “zaman” bunlara da tanıklık etmişti. Başta Muhammed (as) olmak üzere, varlığını Allah yolunda tüketenlerin başarısına tanıklık ettiği gibi;  Onlar da yaşadıkları sürece zamana tanıklık etmişlerdi.  Başta Allah’ın elçileri olmak üzere tarihin belli dönemlerinde tarihe müdahale ederek varlığını hissettiren, toplumlara yol gösteren, bulanmış zihinleri durultan, şeytanın tuzaklarını bozan, peygamberler, âlimler,  şirkin putlarını yıkan muvahhitler,  küfrün kalelerini zorlayan mücahitler,  kitlelerin uzun soluklu saldırılarına sabırla göğüs geren müminler var oldukça da bu şahitlik devam edecektir.

Allah gönderdiği dinin hükümlerini değişmeyen sabiteler üzerine bina etmiştir. O zaman üstüdür. Zamanın ilerlemesi onu eskitemez. İçkinin tabiatı gereği sarhoş etmesi, insanın tabiatının gereği olarak ta sarhoş olması devam ettiği sürece onun hakkındaki haram hükmü de devam edecek demektir. Katil için kısas, hırsız için had devam edecek demektir. Çünkü insanda bu fıtrat olduğu sürece kimse canının heder edilmesine rıza göstermeyeceği gibi, malının heder edilmesin den de hoşlanmayacaktır. Yalanın ve iftiranın var olduğu sürece onlar için uygulanacak celdeler de devam edecektir. Çünkü kimse kendisine iftira edilmesinden hoşlanmaz. Hiç kimse iftira edene de diline sağlık demez.  İntikam duygusunu insana veren Allah, onun doğru bir biçimde tatmin edilmesini ve insanın itibarının iadesini de ön görmektedir. Bunun yanında insanın bağışlayıcı olmasının erdemliliğini de göstermektedir. (Nur 24/22)

Bu nedenle insanın fıtratı ve eşyanın tabiatı üzerine bina edilen tüm hükümler genel geçer hükümlerdir ve asla değişmez değiştirilemezler. Kur’an’da hükmü belirlenmiş olan müeyyideler asla değiştirilemez. Bunun dışında zamana bağlı olan izafi değerler ile ilgili hükümler ise, yine tabiatı gereği zamanın, zeminin değişmesi ile onlar için konulan belirleyici hükümler de değişir. Örneğin zekâtın nisabı ve nisabın üzerine uygulanacak  oran değişebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: zekât hükmü sabit ancak zenginlik sayılan malın o gün için ederi zenginlik miktarı olarak kabul edilebilir bir durumda değilse; zenginlik sayılacak miktarın o güne göre yeniden tespit edilmesi elbette kaçınılmaz bir durumdur.  O gün bu nisabı peygamberimiz (as) bulunduğu konum nedeniyle belirlemişti. Bu gün ise bu günün amiri, âlimi, ekonomisti belirleyecek demektir. Çünkü harici şartlar malın değeri üzerinde değişiklik yapmıştır. Dünün zenginlik olarak kabul ettiği miktar bu gün gülünç bir duruma düşmüştür. Onun için de Kur’an zekâtın verileceği kimseleri belirlerken kimden alınacağını belirlemeyerek zamanı yaşayanlara bırakmıştır.

İslam, malın, canın, aklın, neslin ve dinin korunması ile ilgili ana ilkeleri koymuştur. Sonradan meydana gelecek olaylarla ilgili çözüm üretmek için bu ana hakları koruyacak ve bunlar ile çelişmeyecek çözüm üretmenin yolunu İçtihat denilen bir yol ile açmıştır. Hakkında doğrudan hüküm olmayan olaylar ile ilgili hüküm koymanın yolunu daha peygamberimiz hayatta iken açmış, ümmetine de göstermiştir. (Meşhur Muaz Hadisi) Bu yolla (içtihat, kıyas, istihzan, fet’üzzerai, sed’üzzerai gibi )usuller geliştirilerek Müslümanlar her karşılaştığı problemi bu yöntemlerden ilgili olanı kullanarak çözüme kavuşturmuşlardır. “Onların işleri aralarında istişare iledir.”(Şura 42/38) Hükmü gereği işlerini danışma ve ortak akıl ile çözüme götürmüşledir. Böylece gerçekten İslam’ın üstünlüğüne inananlar, asırlarca dinlerini devletleştirerek tarihe not düşmüşlerdir. Şu an bakiyesinde yaşadığımız toprakların sahibi olan atalarımız üç kıtada 20 milyon km. kare topraklar üzerinde yaşayan her kavim ve inançtan oluşan kitleyi 600 yıl bir bayrak altında bu hukukla idare etmiştir. Bu insanların bunu görmezlikten gelmeleri akılla ve akıllılıkla asla izah edilemez bir durumdur. (Şura 42/14) Ne zamanki İslam’dan uzaklaştılar başlarına sünnetüllahın hükmü iniverdi. (Rad 13/11) Her güzelin bir kusuru olur. Buna kimsenin bir itirazı olmaz. Ama küfürle kusur aynı kefeye asla konmaz konulamaz.

Son olarak şunu da ifade eldim ki, hiçbir mümin Allahtan, Allah’ın dininin üzerine uygulanmasından, kadın ve erkekler için koyduğu yasaların üzerlerine tatbik edilmesinden asla rahatsız olmaz. Ve kimseden bu hususta yardım da istemezler. Ancak Allah’a tevbe ederler ve günahlarının bağışlanmasını dilerler. Bu nedenle, “Şeriatın kestiği parmak acımaz” sözü İslam ümmeti arasında dillerde dolaşan bir deyim olmuştur.  İslam toplumlarında gerçekten inanan insanların işlediği suçun cezasını çekmek için kendi ayağı ile gelip “ben suç işledim bana haddi tatbik ederek beni temizleyin” diyen insanlara da şahit olmuşlardır. Onun için gerçek Müslüman kayıtsız şartsız Rabbine teslim olur.  Ona kavuşmak için elinden geleni yapmaya çalışır. Bilir ki her emirde bir hikmet vardır. Her ilke insan için bir imtihan vesilesidir. (Mülk 67/2)

Ey Muhammed! “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için asla) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini çok iyi bilir.” (Tevbe 9/44)

İşte Müslüman’ın din algısı budur. Dini için seve -seve ölüme gider de asla alnını kırıştırmaz. Çünkü onlar mallarının ve canlarının Allah tarafından cennet karşılığında satın alınmış olduğuna inanırlar. (tevbe 9/111) Bu nedenle Allah’ın koyduğu kuralları asla tartışmazlar. Bunu tartışanların,  önce kendilerinin İslam’ın neresinde olduklarına bakmaları gerekmez mi?

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir