GenelYazarlardanYazılar

Adım Adım İşgal Projesi

Her şeyden önce, ciddi bir hazırlık dönemi sonrası gerçekleştirilen Aksa Tufanı Harekâtı’nı, tüm boyutlarıyla doğru okumamız gerekmektedir. Ki Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail’in, bir süredir aşama aşama devam ettirdiği “işgal projesi” net bir şekilde görülebilsin; bu işgal süreci ile paralel olarak yürütülen katliamlar/soykırım doğru anlaşılabilsin… Keza (sözde) Medeni Batı’nın/küresel güç odaklarının, -algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle sütreledikleri- geçmişteki katliamları, süreç içerisindeki soykırımları da gözden kaçırılmasın… Ve Aksa Tufanı ile birlikte gündeme gelen komplo teorilerinin ciddiye alınmaması gerektiğinin farkına varılabilsin. Öyle ki her ne kadar bu harekât, küresel ve bölgesel denge arayışlarının kritik bir aşamasında yapılmış olsa ve bu gerçeklik farklı analizleri beraberinde getirse de (arka planıyla birlikte) söz konusu projenin belirli bir aşaması yaşanmaya devam etmektedir. Aynı zamanda, küresel ve bölgesel değişim sürecinin önemli bir aşamasında bulunulduğu ve kurulu sistemin -tüm kurum ve kuruluşlarındaki- sorunlarının daha da belirginleştiği bir dünyada haliyle sistem-içi çıkış arayışları da doğru okunamamakta, reel-politik gerçeklerle uyumlu olmayan söylemlerle, duyarlı insanlar, özellikle de Müslümanlar yanıltılmaktadır. Ve Müslümanların belirleyici bir güç oluşturamadığı bir dünyada başta, (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı niteliğine rağmen sistem-içi çıkış arayışındaki Türkiye’den olmadık beklentiler dile getirilmektedir. Sistem içindeki konumu ve misyonunun sınırlarını aşan bazı hamlelerine karşın Türkiye, hatalı tanımlamalar ve anlamlandırmalarla değerlendirilmektedir… Her ne kadar niteliği gereği, farklı bir konuma ve misyona sahip olsa da kendini İslam Cumhuriyeti olarak tanımlayan İran’dan da, -reel politik gerçeklere rağmen- çok şey beklenmektedir. Keza hatalı tanımlamalarla “İslam ülkeleri” olarak nitelendirilen ve küresel güç odaklarının vesayetindeki ülkelerden de hak etmedikleri beklentiler dile getirilmeye devam edilmektedir…

Hâlbuki kendilerini İslam ile tanımlayan örgütler ve -tartışmalı niteliklerine rağmen- kendilerini İslam’a nispet etmek suretiyle adlandıranlar, Müslümanların, en azından önemli bir kısmını, bir araya getirip ciddi bir güç olabilmiş değiller… Her birinin şüphesiz yapabilecekleri vardır. Müslüman olduğunu iddia eden her bireyin bile yapabilecekleri çok şey vardır. Hele hele yaşanan bir katliamın, soykırımın söz konusu olduğu bir dönemde, öncelikle kardeşlerimizin, mazlumların yanında yer almak, tüm imkânlarla onlara yardım etmek kaçınılmaz bir görevdir…

Evet, Aksa Tufanı, Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail açısından hem büyük bir travma, hem de ciddi düzeyde bir prestij kaybı anlamına gelmektedir. Ve ta başından beri bu projenin destekçileri olan, Siyonist İsrail ile ortak çıkar ve hedeflere sahip küresel güçler açısından da bu harekât, önemli bir dönüm noktasıdır. Malum, ‘adım adım işgal’ projesinin, adeta “esir bir Filistin devleti” oluşturarak sözde iki devletli çözüm oyalamalarıyla hedefe ulaştırılmak istenildiği bir süreçte bütün gerçekleri ortaya koyan bir harekâttır Aksa Tufanı. Siyonist İsrail’in Aksa Tufanı harekâtı ile netleşen Gazze’deki “demografik projesi”, 1948’den de önce başlayan ve bugünlere kadar Kudüs, Batı Şeria’da da devam eden işgal projesinin aşamalarından biri olarak da belirginleşmiştir. Gelinen aşamada da görülmektedir ki Batı Şeria’nın 1967’deki halinden bile eser kalmamıştır. Malum proje sahiplerine, aslında, Batı Şeria ve Gazze şeklindeki iki parçalı Filistin bile riskli görülmekte, ama “işgal projesi”nin sütrelenebilmesi için iki devletli çözüm oyalaması seslendirilmeye devam edilmektedir. Filistinlilerin varlığı, on yıllardır Batı Şeria’da, her yerinden delinmiş, küçük parçalara bölünmüş, hatta bunlarla da yetinilmemiş,-ahlaksızca ‘yerleşimci’ diye anılmasına özen gösterilmiş- hırsızların, gaspçıların her türlü saldırılarına maruz bırakılmış bir yerde bile rahat bırakılmamaktadır. Gazze ise çocuk, yaşlı, kadın, sivil denilmeden ağır bombardımana, maruz bırakılmış ve insanlık dışı yöntemlerle adeta açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür. Ve böyle bir Gazze’de, 7 Ekim sonrası, bir toprak bütünlüğünden söz edebilmek de mümkün değildir. Küresel güçler/“Medeni Batı” ile birlikte Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail, hiç kural tanımadan, (sözde evrensel) Batılı değer ve kavramları, ‘helvadan yapılmış putların acıkınca yenmesi misali’ bir yöntemle, katliamlarına devam etmektedirler. Yaşananların en vahim tarafı da -kendilerini “Aydın”, kendileri gibi düşünmeyenleri “koyun” olarak niteleyen- radikal Batıcıların, romantik demokratların yanı sıra hala Müslümanların Sorunlu Tarihi (MST)’ndeki kötü örnekleri esas alarak Müslümanlara, hatta İslam’a saldıranların (içimizdeki beyinsizler) Filistin’deki soykırıma karşı net bir duruş sergilememekte ısrar etmeleridir. Vay halinize “kitap yüklü merkepler!”, ‘vay halinize reaksiyoner çıkışlarıyla yol alabileceklerini, ileriye gidebileceklerini zannedenler!..’

“Batı Paradigması”nın Yıkımı Ve Reel-Politik Değişimler

 7 Ekim sonrası yaşananlarla bir kez daha net bir şekilde görülmüştür ki “yeni denge arayışı” sürecine paralel olarak, Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail ve -başta ABD ve İngiltere olmak üzere- destekçileri ve çıkar ortakları küresel güç odaklarının, öncelikle bölgedeki etkinliklerinin  kaybolması hızlanmaktadır. “Güç”ün Batı’dan Doğu’ya kaydığı bir süreçte, söz konusu güçlerin -orta ve uzun vadede- güçlü bir etkinliğinden/geleceğinden söz etmek zor gözükmektedir. Her ne kadar kimileri, bu süreci, ‘koridor projeleri’, kimileri de ‘Doğu Akdeniz’ ve ‘Afrika’ bağlamlarında kendi lehlerine dönüştürebileceklerini düşünseler de bölgedeki gerilemeleri ve İsrail için “sonun başlangıcı” olacağını, artık net bir şekilde öngörülebilmektedir…

Doğu denildiğinde ise günümüzde ilk bakışta Rusya ve Çin akla gelmektedir. Yükseliş trendine giren Hindistan’ın da nasıl bir duruş sergileyeceği önemli olduğu gibi bölgede denge değişikliklerine de neden olabilecektir Bhara(Hindistan). Bunlardan hemen sonra Osmanlı bakiyesi, lakin Batı referanslı olmasına karşın ‘sistem-içi’ çıkış arayan bir Türkiye ve Türkiye’nin bilhassa bölgedeki etkinliğini arttırmasını da tekrar tekrar hatırlamak gerekmektedir… Derin bir tarihi geçmişe sahip olan ve Humeyni liderliğindeki devrim sonrası bölgesel ve küresel çapta ses getiren İran da –1990’lardan sonraki tüm yaşadıklarına rağmen- önemli bir bölgesel güç… “Güç”ün kayması bağlamında Doğu başlığı altındaki güçleri yeniden gündeminize taşıdık ki 7 Ekim sonrası bölgedeki değişimleri, kısa vadede neler yapılabileceğini bir kez daha hatırlayalım, doğru okumalar yapabilelim. Ve radikal manada bir çıkışın ancak Müslümanların bir güç, oyun değiştirebilecek bir güç olmalarıyla mümkün olduğunu da hiç unutmayalım.

Malum, “Muasır Medeniyet Seviyesi”nin üstüne çıkmayı hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti’nde “Çağdaş putperestler”/“Radikal Batıcılar” ile (sözde evrensel) Batılı değerlerle Müslümanların değerlerini telif eden “Ilımlı Batıcılar”, sistem-içi mücadelede ikiye bölünmüşlerdi, malum. Ancak Siyonist İsrail ve destekçileri “Medeni Batı’nın gerçek yüzleri ortaya çıktığında bu ikiye bölünmüşlük çok daha netleşti. Ama bu bölünmüşlüğü sadece ideolojik düzlemde okumak bizi gerçeklerden uzaklaştırır. Burada değişik ideolojik arkaplana sahip grupların “ulusal bağımsızlık” ekseni başta olmak üzere reel-politik okumalarda da ikiye bölünmeleri söz konusu. Ve bu durumun tüm boyutlarıyla analizinin yapılması, özellikle de kendilerini İslam ile tavsif edenlerin garabetlerinin nedenlerinin de ortaya konulması gerekmektedir. Küresel ve Bölgesel değişim ve dönüşüm sürecinin “çağdaş öncüleri”, tüm ahkâm kesmelerine karşın Modernist ve Postmodernist açmazlarla karşı karşıya bulunmaktadırlar. Yaşanan İletişim Devrimi’nin adeta ortaya saçtığı küresel güç odaklarının gizemli boyutları ve bir anlamda kırılmaya neden olduğu gerçekliği de görülmeli artık…

Daha öncede bahsettiğimiz üzere küresel ve bölgesel değişim sürecinin özellikle ikinci aşamasında önü açılan Batı referanslı Türkiye, fırsattan yararlanarak sistem-içi çıkış arayışında önemli mesafeler katetmiştir. Ki Türkiye’nin sistem-içi çıkış arayışını, -tarihsel ve stratejik derinliğiyle irtibatlı olması durumunda- nerelere taşınacağı, nasıl bir evrilmeyi tetikleyeceği de tartışma konusudur. Bu bağlamda, Batılı bir devlet olmasının ötesinde NATO üyesi de olan Türkiye’nin Siyonist İsrail karşısındaki duruşunu, zaman zaman sınırlarını zorlayarak tavır alışlarını doğru okumak çok önemlidir. Batı’nın liderleri ABD ve İngiltere’nin, özellikle bölgemizdeki yeni denge arayışlarının tekrar lehlerine sonuçlanmasını sağlamak üzere gündeme taşıdıkları projeler ve yaptıkları, açık ve gizli hamleler ortadır. Ve bunların, önceki dönemde, Türkiye üzerinden kurguladıkları düzenlerin sonuna gelindiği de çok açıktır. Ama bu durumu kabullenmekte zorlanan ABD ve İngiltere, eski müttefikleri Türkiye’yi, Doğu Akdeniz(Mavi Vatan…) -Afrika, Avrasya (Karabağ ve Türk Devletleri Teşkilatı…) ve Irak- Suriye ekseninde (güney sınırlarında) zorlayarak kendi stratejileriyle uyumlu hale getirmek istemekteler. Ne var ki bu yöndeki her adımları başarısız olmaktadır. 7 Ekim sonrası Siyonist İsrail’in kural tanımaz katliamları da Türkiye’yi sınırlarını zorlayan bir duruşa sürüklemiştir… Son dönemlerde yaşanan tüm bu gelişmelerin de “Türkiye’nin dış politikadaki hedefleri nelerdir?” sorularının ötesinde kaygıları güçlendireceğinden de şüphe yoktur…

Bölgesinde hızla güçlenen ve etkinliğini artık görünür bir şekilde arttıran (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı Türkiye’nin, sistem-içi çıkış arayışı, “sınırları zorlayarak”, devam etmektedir. Orta ve uzun vadede stratejik hedefleri, gelecek ve güvenlik hesaplarının karşı karşıya gelmesi muhtemel, Doğu’nun iki önemli gücü, Rusya ve Çin de mevcut şartlarda, Türkiye’nin bu duruşuna dolaylı destek verir gözükmektedirler… Aynı zamanda bölgede önemli bir güç olan İran ile Türkiye ilişkilerinin, her zamankinden daha iyi olması da sevindirici bir gelişme olarak okunmalıdır. Hem iki ülkenin sıkışan dış politikaları açısından hem de mazlumlara yapabilecekleri yardımların daha etkili olabilmesi için… Bu arada, malum nitelikleriyle İsrail ile “İbrahim Anlaşmaları” imzalamak durumunda kalan Körfez ülkelerinin Türkiye’ye yakınlaşmaları ve Çin’in araya girmesi ile Suudi Arabistan ile İran’ın yan yana gelmesi de dikkate değer gelişmeler olarak doğru okunmalıdır.

Niteliği tartışma konusu olsa da Humeyni sonrası politikaları, kendilerini İslam ile tavsif eden büyük bir kesimin (bir kesim Şii’ler de dahil) tepkilerine neden olmuş bulunsa da İran, bölgenin çok önemli bir gücüdür. Her ne kadar, son zamanlarda, ABD içindeki bazı odaklara rağmen, İsrail-ABD tarafından suikastler, terör olaylarıyla sıkıştırılmasına etkili bir cevap veremeyen stratejik bir güç olarak anılsa da İran’ın duruşu çok önemli bir fonksiyona sahiptir. 7 Ekim olayları sonrası kendinden beklenileni veremediği düşünülen İran, savaşın bölgeye yayılması riskini de almaktan kaçınmaktadır. ABD-İsrail ortaklığıyla tahrik edilmesine rağmen İran, yaşananlara doğrudan müdahil olmamakta ısrar etmekte, Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler vasıtasıyla katliamların durdurulmasına katkı vermeye çalışmaktadır. Aynı zamanda Irak-Suriye ekseninde İran adına savaş veren örgütlerin de ABD üslerine yönelik hamleleri dikkat çekmektedir. Bölgedeki ittifakların değişiklik gösterdiğine dair ciddi işaretler söz konusudur…

Yani hatalı tanımlamalar ve olmayacak beklentilere rağmen ‘İslam ülkeleri’, tüm farklılıklarıyla yaşananları kendi güvenlikleri ve gelecekleri için yakın tehdit olarak görmeye başladılar. İnşallah, bu tür okumalar, kısmi yakınlaşmalar, reel-politik düzlemde, konjonktürel olmanın ötesinde stratejik kaygılardan beslenir hala gelir. Yaşanan olağanüstü şartlarda küresel güçlerin provakatif eylemlerle bahse konu ülkeleri karşı karşıya getirme çabaları da arkaplanlarıyla birlikte okunulması elzem olan gelişmelerdir.

Aksa Tufanı Sonrası Yoğunlaşan Koridor Tartışmaları…

“Hindistan/Bhara-Körfez-“İsrail-Avrupa” koridoru projesi, ABD patentli bir proje. Bir süredir gündemde olan Çin’in “Kuşak-Yol”/“3 Yol” adlı stratejik önemi büyük olan malum projenin alternatifi olarak sunulmaktadır. Ancak ABD projesinin gerçekleşmesi hiç de kolay değildir… Hele hele son katliam/soykırım sürecinden sonra böyle bir projenin nasıl algılanacağı da tahmin edilebilir… Söz konusu iki projeye göre daha mütevazı olmakla birlikte bölge ülkelerinin önemli bir kısmının stratejik çıkarlarına hizmet edebilecek bir koridor daha gündemde. Basra’dan başlayan ve Irak üzerinden Türkiye’ye bağlanmak istenen bu proje/koridor, bölgede yaşanan yeni denge arayışı sürecinde kritik öneme sahiptir. ABD-İngiltere’nin tam desteği ile Filistin’de yoğunlaşan soykırım sürecinden sonra Körfez ülkeleri, İran, Irak ve Türkiye arasındaki ilişkilerin düzelme sürecine girdiği bir dönemde söz konusu projenin önemi daha da artmaktadır. Irak-Suriye ekseninde konumlandırılan terör örgütleri vasıtasıyla, ABD-İsrail stratejileri gereği, söz konusu projeye müdahale riski ise çok yüksek boyutlardadır. Ancak, 7 Ekim sonrası bölgede değişim süreci hızlanan ittifaklarla bahse konu riskler kontrol altına alınabilir. Daha net bir ifade ile İran-Irak ve Türkiye’nin proje konusunda varacakları mutabakatlar, söz konusu projenin gerçekleşmesini sağlayabilir. Ve önemli sonuçlar doğurabilir.

Son planda, “Terör Koridoru”/“ABD-İsrail Stratejik Koridoru”nu, algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle “Kürt Koridoru” diye sunmaya çalışan ABD’nin, bölgedeki strateji değiştirmesiyle birlikte, bir çok yerde olduğu gibi, Irak-Suriye ekseninde de başarısız olması muhtemeldir. Ve tüm bu gerçeklikler dikkate alındığında, ABD-İsrail’in ortak çıkarlarına ve hedeflerine ulaşabilmeleri artık çok zor gözükmektedir. “Güç kaybı” ve İsrail’in “Sonunun başlangıcı” sürecinin başladığı gerçekliklerini doğru okuyabilenler ne demek istediğimizi daha net bir şekilde anlayabileceklerdir, vesselam!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir