GenelYazarlardanYazılar

“AKSA TUFANI” İLE NETLEŞEN PROJELER  VE “NORMALLEŞME” Tartışmaları

Küresel güçlerin tam desteğine sahip olan Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail’in, (7 Ekim tarihli) “Aksa Tufanı Harekatı” ile tüm boyutlarıyla deşifre olmuş olan “Adım Adım İşgal Projesi”ni ve hemen akabinde yoğunlaşan katliamları/soykırımı durduracak bir “güç”, maalesef, bulunmasa da bölgemizde “kritik bir süreç”ten bahsedebilmemiz mümkün. Küresel ve özellikle bölgesel yeni denge arayışının öne çıkmakta olduğu bu süreçte, ABD/Batı’nın güç kaybının hızlanacağı ve “Siyonist İsrail” için de “sonun başlangıcı” olacağı söylenebilir, artık.

Evet, şüphesiz bu yeni denge arayışı sürecinde öncelikle ABD’nin bölgedeki güç kaybının daha da hızlanacağı bir süreç söz konusudur. Aynı zamanda söz konusu süreçle birlikte ABD’nin Ukrayna’ya destek bağlamında geri adım atıyor görüntüsünün de tartışılması gündemde. ABD’nin, artık, Rusya ve Çin karşısında rakipsiz üstünlüğü esasına dayalı tartışmaların da yeni konjonktürde daha dikkatle ele alınması gereği de ortaya çıktı. Ve ABD/Batı, bir anlamıyla, “Üçüncü dünya savaşı”na konvansiyonel yöntemlerin ötesinde, Hybrit yöntemlerle devam ettiği bir vasatta, daha dikkatli olmak ve bölgesel aktörlerle ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zorunluluğuyla karşı karşıya. Bu arada ABD-Türkiye ilişkilerindeki, ABD merkezli yumuşama belirtileri de doğru okunmalıdır. İkili ilişkilerdeki “normalleşme” tartışmalarında doğru tanımlamalar ve anlamlandırmalar yapmaya da dikkat edilmek zorunluluğu ortadadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin İsveç’in NATO’ya üyeliği konusunda izlediği yol ve ABD’nin F-16 uçaklarının listenin başında yer aldığı silah satışlarının, reel-politik açıdan kritik öneme sahip oldukları da ıskalanmamalıdır. Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin geldiği aşamaları dikkate almadan, yüzeysel tartışmaların rüzgarına kapılmadan doğru okumalar yapabilmek gerekir, yeni değerlendirmeler de…

ABD’nin, içinde bulunduğu varsayılan Afganistan-Pakistan, İran, Irak, Suriye, Türkiye, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır ve bölgeyi çevreleyen denizlerde yaşadığı özel/stratejik sorunların, yeni denge arayışı sürecinde çok büyük öneme sahip olduğu gerçekliği unutulmamalıdır. Yine ABD, başta bölge dışı aktörler olmak üzere bölgedeki, orta büyüklükteki aktörlerin de görünümündeki  yükselişlerini  doğru okumak durumuyla karşı karşıyadır. Özellikle başta Çin olmak üzere Rusya, (en önemlisi de) Hindistan gibi ülkelerin görünümündeki ciddi yükselişlere karşı tedbirleri de alması kaçınılmazdır. Aynı zamanda ABD’nin iç işlerinde, özellikle Teksas Eyaleti’nde, ileriye yönelik önemli gelişmelere gebe tehditler de dünya gündemindedir. Her ne kadar, ileriye yönelik adımları doğru okuyamayan kimi çevreler, bazı kritik değerlendirmeleri “komploculuk” ile suçlasalar da bunların önemli bir trende işaret eden gelişmeler olduğundan şüphe duyulmamalıdır.

Son zamanlarda, -ABD ve AB’deki- küresel medya organlarında daha sık dile getirildiği üzere, Türkiye öncelikle bölgenin güvenlik mimarisinde öne çıkmış bulunmaktadır. Türkiye’nin bahsekonu yükseliş trendi giderek daha da hızlanma eğiliminde gözükmektedir. Dolayısıyla, özellikle bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde,‘ “yalnızca” bölge ülkeleri belirleyici olabilir’ eksenindeki analizlerde Türkiye’nin stratejik öneminin daima altı çizilmektedir…

Gelinen aşamada, bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde, her ne kadar ABD güç kaybediyor olsa da küresel güç odaklarının bölgeden tamamen vazgeçmelerinden söz etmek de yanlış olacaktır. Dolayısıyla ABD, İngiltere ve AB ülkelerinin, yeni konjonktürde, orta büyüklükteki bölgesel aktörlerle yeni bir ilişki modeli geliştirmek istediklerini görmek gerekir. Bu çerçevede ABD’nin, 7 Ekim sonrası, Siyonist İsrail’in soykırımına tam destek verme görüntüsüyle birlikte, bölgede savaşın genişlemesi, dolayısıyla İran ile savaşa girilmesini istemediğine dair ciddi işaretler bulunmaktadır. Keza, bölgenin orta büyüklükteki aktörlerinden olan İran’ın da kendi stratejik sınırlarını zorlayan bir sınırda olduğuna dair bir görüntü vermesine rağmen, savaşın genişlemesinden yana olmadığını doğrudan ve dolaylı olarak ortaya koymaktadır…

Tüm bu gerçeklikler göstermektedir ki mevcut şartlarda/değişim sürecinin kritik aşamasında, Filistin’de “ “iki devletli” (Garantör ülkelerin de söz konusu olduğu) bir çözüme ulaşmadan bir barış’dan söz etmenin mümkün olmadığı” açıkça görülmektedir. Bu arada, Siyonist İsrail’in, savaşın bölgeye yayılmasıyla oluşacak yeni şartlardan yararlanarak, eskisi gibi olamasa da ‘kısmi bir meşruiyet’ arayışını denemesi de gündemdedir. Ancak değişen şartlar ve yeni denge arayışı sürecinin dinamikleri böyle bir beklentiye kesinlikle kapalı bir manzara arz etmektedir…

Hiç şüphesiz, 1967 sınırlarının esas alındığı ve başkenti Doğu Kudüs olacak iki devletli çözüm arayışı Müslümanlar açısından, ilkesel olarak, kabul edilebilir bir durum değildir. Ne var ki kendilerini İslam ile tavsif edenlerin oyun kurucu bir güç haline gelmelerine kadar başka bir çıkış yolu da gözükmemektedir. Tabiidir ki kendilerini İslam ile tanımlamakla birlikte sistem-içi çıkış arayışlarıyla hatalı bir yol tercih edenlerden ilkesel çizgide bir çözüm beklemek mümkün değildir.Beklenen çıkış ise Nebevi bir yol üzere hareket edenlerin oluşturacakları güç ile sağlanabilecektir.Şüphesiz düşünsel ve siyasal duruşta netliğe sahip sistem-dışı güçlerden söz etmekteyiz.

“Normalleşme” Tartışmaları ve Mısır-Türkiye İlişkileri

Soğuk savaşın sonu, tek kutuplu dünya düzeni iddiaları, 11 Eylül 2001 tarihi itibarıyla başlayan ABD’nin hamleleri ve planlarının başarısızlıkları ve ABD/küresel odakların “strateji değişimi” (Kaos stratejisi’ne geçiş…) sonrası yaşananların geldiği aşama ve 7 Ekim Aksa Tufanı… Evet, “sistemi kuran sistemi yönetir” söz derin anlamlara sahiptir. Lakin, küresel ve bölgesel sistemlerin değişim süreci yaşadığı bir vasatta bu ifadenin anlamı giderek zayıflamaktadır. Hele hele, sistemi kuran güçlerin, bölgesel sistemin merkezine yerleştirdikleri “Siyonist İsrail”in gerçek yüzünü deşifre eden gelişmelerden sonraki okumaların farklı olması kaçınılmazdır. Dolayısıyla, son zamanlardaki “normalleşme” tartışmaları da doğru bir tanımlama zemininden uzaktırlar; anlamlandırılmaları dikkat istemektedir.

Öyleyse şu soruyu sormamız gerekmektedir: “Normalleşme”leri doğru okumanın, doğru yorumlamanın yolu nedir?

Şüphesiz bu sorunun cevabı, küresel ve bölgesel değişim sürecinin dinamiklerini yeni denge arayışının “ideolojik ekseni”ni doğru okumaktan geçer. Normalleşmeleri zorlayan dinamiklerle birlikte yakınlaşmalar ve karşı karşıya gelişleri de doğru analiz etmek kritik öneme sahiptir.

Bu bağlamda yaşananlara paralel olarak, Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail’in Gazze ile Sina yarımadası arasındaki sınır kenti Refah’ı da bombalama, -kadın, çocuk, yaşlı, hasta, vb- (Hamas ile savaşmaya cesaret edemeyerek) sivillerin Sina’ya göç etmelerini sağlama çabaları, başta Mısır olmak üzere konuya taraf olan her aktörü rahatsız etti; harekete geçirdi. Hatta, yeni denge arayışı sürecinde yeni stratejik hedefleri olan başta ABD olmak üzere küresel emperyalist odakların da gelecek hesaplarına uygun düşmemektedir; Siyonist İsrail’in söz konusu katliamları ve sonrasında yapmak istedikleri.

Sina-Refah denildiğinde ise hemen akla Camp David anlaşması gelmektedir. Bölgede lider ülke olarak anılan Mısır, körfez ülkeleri ve diğerleriyle birlikte bir taraftan İsrail ile çatışıyor görüntüsü verirlerken, diğer taraftanda “örtülü”/derin ilişkilerini devam ettirmekteydiler. Bölgedeki emperyalist kurgu gereği Siyonist İsrail de adım adım işgal projesi’nin gereklerini yerine getirmekteydi. 1970’li yıllarda ise güya İsrail-Filistin barış görüşmeleri söylemleriyle Filistinliler avutulmaya devam edilirken, o yılların konjonktürünün bir gereği olarak, Camp David Barış anlaşması (1978) gündeme taşınmıştı. Sözde barış anlaşmasıyla birlikte, bölge ülkelerinin çoğunun örtülü bir şekilde kabullendikleri İsrail’in açıktan tanınması sağlandı… Zamanla değişen şartlar ve bölgedeki yeni denge arayışı sürecindeki Arap baharı diye ifade edilen dönem ise iki aşamada sahaya yansıdı. Bunlardan birincisi “Kontrollü Demokratik Değişim Stratejisi” ekseninde yaşanırken; ikincisi ise, -ABD’nin strateji değişimi (Kaos stratejisi)- ile birlikte bölgede gerçek anlamıyla bir kaos yaşatıldı. Mısır’daki kanlı darbe girişimi sonrası, genelkurmay başkanı Sisi ile birlikte Mısır’da yeniden diktatörlüğe dönüldü. ABD’nin yeni stratejisi gereği Mısır ve Körfez ülkeleri “normalleşme”ye zorlandı. Sözde “İbrahim Anlaşmaları”na kadar uzanan bu normalleşme bir süre sonra geçerliliğini yitirdi… Öncelikle körfez ülkeleri güvenlik ve gelecek kaygılarıyla yeni arayışlara girdiler. Bir süre sonra bu kervana Sisi/Mısır da katılmak zorunda kaldı. En kritik dönemeç ise 7 Ekim sonrası bölgenin geleceğine yönelik öngörülerin paralelinde bir oluşum sürecinde girildi. Dolayısıyla Siyonist İsrail’in Filistinlileri Sina’ya göçe zorlayacak planları, tüm bölge ülkeleriyle birlikte en çok da Sisi’yi tedirgin etmiş oldu. Hiç şüphesiz, Sisi yönetiminin bu kaygısı, Siyonist İsrail’in katliam ve soykırımlarına ilkesel karşı olmasından çok saltanatının güvenlik ve geleceğiyle ilgiliydi. Ki Sisi haksız da sayılmazdı. Siyonist İsrail güçlerince Refah’ın önce bombalanması, sonrasında da Sina’ya göç ettirilmesi Mısır için ciddi bir tehditti. Ki böyle bir gelişme Mısır’a dış göçü arttıracağı gibi iç göç ile de Mısır’ın demografik yapısının değişmesi süreci kaçınılmaz bir son olacaktı.

Bölgedeki yeni denge arayışı sürecinin kritik bir aşamasında Mısır-İsrail ilişkilerinin geldiği yer bir yana, Camp David anlaşması ile bağlantılı tartışmaların da gündeme taşınması  manidardır. Söz konusu anlaşmayı kısaca hatırlarsak şunları gündeme taşımakta yarar görülebilir. Anlaşma’ya göre İsrail, (öncelikle) işgal ettiği Sina Yarımadası’ndan askerlerini çekecekti. Buna karşılık İsrail gemilerinin de Süveyş kanalına girişlerine izin verilecekti. Belki en önemlisi de Filistin’i işgal planı ve bunu katliamlar/Soykırım yöntemiyle gerçekleştirme sürecinde, “iki devletli çözüm” avutması (algı yönetimi) da bahsekonu anlaşma ile somutlaşmıştı: ‘Gazze ve Batı Şeria’ya tam özerklik verilecek ve bu 5 yıllık bir sürede gerçekleşecekti.’ Tabiidir ki İsrail’in böyle bir taahhüdü yerine getirmesi söz konusu bile değildi. Zaten uluslararası sistemin koruması altındaki İsrail, sistemin kurallarından muaf olmasının ötesinde küresel destekçilerinin algı yönetimi tekniklerinin de desteğiyle ana hedefinden sapmayacaktı. Ve öyle oldu… Ancak, değişen dünya ve bölge şartlarında ABD’nin özellikle bölgedeki güç kaybının hızlanması artarken ve İsrail için “sonun başlangıcı”, çok daha net bir şekilde öngörülebilirken, artık yeni avutmalarla, algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerinin de yardımıyla ABD-İsrail lehine çıkış yolları üretmek çok zor gözükmektedir.

Gelelim, “Türkiye-Mısır İlişkileri’nin Bölgeye Yansımaları” konusuna… Ki bu konu sadece bölgenin geleceğiyle alakalı olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda Afrika’nın geleceği ve “enerji ve ticaret hatları”nın yeni rotaları da bu bağlamda yeniden belirlenecektir.

Bu çerçevede Türkiye-Mısır ilişkilerini kuşatan bir jeo-politikten bahseden uzmanları dikkatle dinlemekte yarar vardır. Zira Arap baharı’nın ikinci dönemiyle birlikte netleşen ve 12 yıl süren Türkiye-Mısır arasındaki gerginliğin arkaplanını doğru okumak gerekir. Keza, son gelişmelerle birlikte söz konusu ilişkilerin yeni bir mecrada seyretme eğilimini de doğru anlamlandırmak kritik öneme sahiptir. Türkiye-Mısır ilişkilerindeki olumlu gelişmeler sonrası, ‘Mısır’ın Türkiye ile ilişkileri normalleştirmeye mecbur kaldığı’ ya da Türkiye’nin geçmişteki sert çıkışlarına rağmen böyle bir gelişmeyi çok önemsediği’ gibi söylemleri bir kenara bırakmak gerekir. Zira, 7 Ekim öncesinde gündeme gelen bazı “normalleşme” çabalarının 7 Ekim sonrasında bölge ülkelerini nelere mecbur kıldığını doğru anlamak ve anlamlandırmak lazımdır. Öncelikle Türkiye-Mısır ilişkilerinin “normalleşmesi” ile Doğu Akdeniz başta olmak üzere, özellikle enerji konusunda önemli adımlar atılabilir. Libya konusu başta olmak üzere Afrika’daki yakınlaşan politikalar iki tarafın da lehine gelişmelere alan açabilir. En önemlisi de “Adım adım işgal”/ ‘Soykırım’ı önlemek üzere’ sınırlarını zorlamaya çalışan bölgesel güçlere Mısır’ın duruş değişikliği önemli avantajlar sağlayabilir. Aynı zamanda Stratejik Koridorlar’ın gündemde olduğu bir vasatta Kızıldeniz başta olmak üzere bir çok konuda birlikte hareket etme ihtimalleri de vardır ve bunlar zamanla daha da çoğaltılabilir.

Son planda, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT)’nın çok boyutlu olarak güçlenen yapısı ve konuyla ilgili olarak ileriye yönelik planlamalar ve yeni normalleşmelerle, körfez ülkeleriyle Türkiye’nin yakınlaşmalarının gündeme geldiği bir süreçte Türkiye-Mısır ilişkilerinin nasıl okunması gerektiği iyi düşünülmelidir; değişen bölge şartlarına paralel olarak doğru analizler yapılmalıdır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı