GenelYazarlardanYazılar

Dünyada Bu Kadar Zulüm Varken Allah’ın Merhameti Nerede?

Bu cüretkâr ifadeyle bir kızımızın fecebook sayfasında karşılaştım.  Adeta içinde bulunduğu ruh haliyle feryat ederek şöyle diyordu:

“Suriye’de senelerdir katliam var. Diri-diri yakılan insanlar var. Çocukların kolları ayakları parçalara ayrılmış. Analar ağlıyor. Babalar feryadı figan. En son Ensar vakfındaki olay bile yeter sorgulama için. Rabbimin merhameti nerde? Evet. Nerde? O çocukların suçu ne? Koca şehrin günahını neden çocuklar çekiyor. “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin Allah’ım?” ayetinin zuhur etmesi sürekli yaşanan bir olay. Hayır. Ben Rabbimi seviyorum. Teslimim ona eyvallah. Ama affeylesin beni. Kur’an ayetleri ile dünya gerçekliği arasında çelişkiler var. Dünyada bu kadar zulüm varken, abdest şöyle alınır, dua böyle edilir, vesaire gibi konular boş gelmeye başlıyor, şiddetin yeryüzünde hâkim olduğunu gördükçe…

Rabbim Kur’an’ı korumuş eyvallah ama sanırım “anlamını” korumamış. O sebepten başka-başka anlıyor herkes. O sebepten fırkalara ayrılmışız. O yüzden mezhepler, cemaatler… Partiler, şunlar bunlar. Gözümüzün önüne bu şiddet videolarını getiren çok saygı değer âlim ağabeylerimiz. Bize tüm bu olanların Allah indinde cevabını vermeniz mümkün müdür?”

Buraya başta Gazze olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki Müslüman topluluklara yüklenen zulmü ve insanlık dışı uygulamaları da ilave edebiliriz. Bunu önemsememizin sebebi sorunun, günümüz insanının Allah, İnsan, hayat ve Kur’an algısını bir çırpıda ortaya koyuyor olmasıdır. Kızımız samimi bir itirafla yaşanan olayların sebep sonuç ilişkisini doğru olarak kurmakta zorlandığını itiraf ediyor. Bu durum yurdum insanının çoğunun hayata ve olaylara bakışının resmidir. Özellikle laik ve demokratik anlayışı içselleştirmiş kimselerin normal durumlarda hayatlarına karıştırmadıkları Allah’ı; işler sarpa sarınca hemen yanı başlarında görmek istemektedirler. Hem de en kısa yoldan işlerini yoluna koyması için!.. Ancak insanı, hayatı ve kâinatı yaratan, her biri için değişmez ve de değiştirilemez yasalar koymuştur. Kim ne yaparsa yapsın onun yasaları hükmünü icra eder. Özellikle ilk insandan itibaren insanlar arasındaki münasebetleri düzenlemek için genel geçer yasalar koymuştur ki insan, insan olarak kala bilsin; insana ve çevresine karşı sorumluluk bilincini kuşansın, yaratana karşı kulluk görevini yerine getirsin diye. Fakat insan kendini müstağni görerek rabbine isyan etmiş ve azmıştır. Alâk suresinin ilk beş ayetinde insanı tedip ve terbiye etmenin yolunu gösterirken; bu yola girmeyen insanın akıbetini ise, ayetlerin devamında şöyle dile getirmektedir:

“Gerçek şu ki, insan kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz dönüş rabbinedir.” (Alak 96/6-8)

Allah azan toplumlar ile ilgili tipik bir örnek olarak İsrail oğulları üzerinden insanlığa şöyle bir misal verdiğini görüyoruz:

“Biz, Kitap’ta İsrail oğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.”

“Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaat idi.”

“Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.”

“Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescide (Süleyman Mâbedi’ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat ettik).”

“Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırmaya döneriz. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.” (İsra 17/4-8)

Bu ayetlerde anlatılan durum İsrail oğulları ile sınırlı olmayıp, aynı şartlar ortaya çıktığında her toplumun üzerine uygulanacak genel geçer bir yasadır. Ve kıyamete kadar devam edecek olan sünnetullahtır. Toplumların tarih sahnesindeki durumu Rad suresi 11. Ayetinde belirtildiği gibi toplumun nefislerinde olanı değiştirmelerine paralel olarak gerçekleşmektedir. Bu yasa aynen tabiata konulmuş yasalar gibi sebep sonuç ilişkisi hiç değişmeden gerçekleşir. Yer çekimi kanununa tabi olarak havaya atılan taş nasıl yere düşüyorsa; suyun kaldırma gücü nasıl değişmiyor, gemileri yüzdürüyor ise, bozulan, azgınlaşan, Allah’ı hayatına karıştırmayıp kendini müstağni gören toplumları da Allah dilediği şekilde cezalandıracağının yasasını sünnetullah olarak koymuştur. Bu da değişmez. Fert ve toplum nefislerinde olan anlayışı iyiden kötüye; yâda doğrudan yanlışa doğru değiştirdikleri zaman başlarına “kıyamet” kopacak; her türlü fitne, fesat ve zulme muhatap olacaklar demektir. Cahiliye toplumlarının özelliği, güçlülerin egemenliği altında kalan zayıfların her türlü ezilmişliği yaşamaya mahkûm edilmeleridir. Eğer ezilenler kendilerini bu duruma mahkûm edenlerin zulmüne ortak olmaz onlara karşı dururlarsa; Allah onlara bir çıkış yolu gösterir ve onların eliyle o zulmü ve zalimleri bertaraf eder. Bunu yapmayıp zalimlerle zulümde yardımlaşırlarsa; o zaman da Allah dilediği takdirde hepsini birden yok eder. Ya da bir kısmının eliyle bir kısmından intikamını alır. Kur’an’ın şahadeti ile geçmiş toplumların yok oluş nedenleri, Allah’ın merhametinin tezahürü olarak göndermiş olduğu elçileri yalanlamaları sebebiyle olduğu ifade edilmektedir:

“Nûh dedi ki: «Ey Rabbim! Onlar bana isyan ettiler; malı ve çocuğu hüsrandan başka bir şeyini artırmayan kimsenin ardına düştüler.» “Büyük büyük düzenler kurdular. Ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suvâ’dan, Yeğûs’tan, Ye’ûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin! (Böylece) çok kişiyi yoldan saptırdılar. Sen de o zalimlerin sadece şaşkınlıklarını artır.”

Nuh: «Rabbim! Dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Zira sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar. (Nuh 71/21 25;27)

Nuh kavminin akıbetini böylece gözlerimizin önüne seren Allah,  yeryüzünde kendisinden habersiz bir yaprağın dahi yerini terk etmediğini, edemeyeceğini ifade eder ve şöyle buyurur:

“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Enam 6/59)  İnsan için ise:

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını da biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”(Kaf 50/16) buyurur.

“Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin ne gizlediğini bilir.” (Mümin 40/19)

Bununla bize: Sizinde ne yaptığınızı biliyoruz. Zannetmeyin ki biz bundan gafiliz. Sizi de, sizden öncekilerin (iyi ve yaya kötü) akıbetine adım-adım yaklaştırıyoruz demektedir. Allah halimdir hiç acele etmez. Yani senin görüp bildiğini biz bilmiyor görmüyor muyuz?  Biz sizden fazlasını biliyoruz. Hem de sizin bilmediklerinizi de biliyoruz. Ancak kime ne zaman ne yapılacağına da sadece biz karar veririz:

“Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir.” “Sonra biz peyderpey elçilerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete elçilerin geldiği her defasında, onlar bu elçileri yalanladılar; biz de onları birbiri ardından (yokluğa) yuvarladık ve onları efsane yaptık. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme!” (Müminun 23/43-44)

Ancak zaman içinde palazlan küfrün, yeniden icraata başladığını görüyoruz. Günümüzün müstekbirlerinin, küresel ölçekte yeni oyunlar kurduklarını,  çıkarları uğruna çeşitli hilelerle kardeşi kardeşe, Müslüman’ı Müslüman’a kırdırmak için her türlü yolu kullanarak yer küreyi kana buladıkları görüyoruz. Onlar nasıl Nuh (as)’ın karşısında kendi ilahlarına sarılmayı telkin ettikleri gibi; bunlar da kendi çağdaş ilahlarına sarılmayı, kurdukları düzenlerini her şeyin üstünde görmeye çalışıyorlar. Şimdi ne değişti? Değişen sadece sahnenin aktörleridir. Oyun ve anlayış hep aynen devam ediyor. şimdi bunlar o kâfirlerden daha mı hayırlı?!..

Sünnetullahın çerçevesini çizdiği bu manzaraya bakarak insanlık tarihindeki yerimizi tespite çalışalım. Allah’ın son elçisi Muhammed (as)ile gönderdiği İslam’ın yeryüzüne getirdiği huzur ve güven ortamı M.622 de Medine de insanlık ile buluşmuş; M. 750 de Abbasilerin kuruluşu ile de Türkler kitlesel olarak İslam’ı kabullenmişlerdi. Kendilerini cihada adayan bu kavmin gayretleriyle dünyaya uzun yıllar egemen olan İslam, son kalesini bu topraklarda M. 1920 de kaybetmişti. Bundan sonra gelişen manzaraya bakarsanız Allah Teâlâ’nın İsrail oğulları için çizdiği rotanın (İsra 17/4-8) bizler için de tekrarlandığını göreceksiniz. Çünkü toplum nefislerindekini değiştirmiş, hayata sekiler bir pencereden bakmaya başlamışlardı. Prof. Ahmet Mumcunun ifadesiyle: “Biz bu halkın hukukunu, kılık kıyafetini ve hayat anlayışını değiştirmemize rağmen; “biz artık Müslüman değiliz” sözünü kırsal kesimdeki insanları bırakın, şehirdeki entelektüeller bile bu sözü bir espri olarak kullanıyorlardı. Gerçekten Müslüman olmadıkların bunlar bile fark etmiyorlardı.” (Prof. Ahmet Mumcu: Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi.)

O günden bu güne köprülerin altından çok sular geçti. Halkı Müslüman olan ülkelerde beşeri sistemler kök saldı. İnsanlar nefislerindekini değiştirdiler. Dünya sevgisi ağır bastı. Şeytan cehennemin yolunu hürriyet meşaleleri ile süsledi. Hevalarına tabi olmak Allaha tabi olmaktan sevimli geldi. Batıl ile mücadele etmek ise nefislere ağır geldi. Zalime baş eğmenin zilleti, Mücadelenin izzetine tercih edildi. Ve daha neler-neler edildi de dünya bu gün bu hale geldi ya da getirildi? Rahata ve lükse düşkünlük toplumsal ahlak haline geldi!.. Laiklik ve Demokrasi ellerinde iş, evlerinde aş oldu. Dünkü radikal söylemlerin sahibi olan nice “Müslüman’a” yoldaş oldu. Daha da ileri giderek İslam’la anlamdaş oldu. Neredeyse ‘Allah dininin adını yanlış koymuş! Nitekim “Demokrasi eşittir İslam” diyen ilahiyatçılarımız oldu. Hıristiyanların İznik konsülü gibi Abant konsüllerinde söz ustalarının, kanaat önderlerinin, fikir insanı! ve kalemşörlerin İslam algılarına ayarlar çekildi. İslamın adı “ılımlı laik ve demokratik İslam” oldu. Din ve dindarlık şablonları değiştirildi. Bütün bunlar olurken, Müslümanlar da onlarla birlikte hafızalarını değiştirdikleri için hiçbir şey batıcı gelmedi. Herkes halinden ve yolundan memnun yeni bir Lale Devrine kadem bastıklarını sandılar! Bu olay sadece bizde olmadı. Osmanlı bakiyesi tüm ülkelerde benzer badirelerden geçti ve hala da geçmeye devam etmektedir. İşte Saddam’ın Irak’ı, Esat’ın Suriye’si, ve daha nice müstezaf ülkelerde yapılanlar kaç milyon cana mal oldu?!.. Siz Allah’ı yapılanlardan habersiz mi sanıyordunuz? Siz bunları yapanlara sesiz kalırsınız! Yada bizzat yaparsınız da Allah size ne yapmaz?..  Sünnetullahın sizin için işletilmeyeceğini mi zannetmiştiniz?

Eğer biz ne yapabiliriz diyorsanız? İşte Gazze örneği canlı olarak önümüzde. Bir avuç insan güç dengesinin olmamasına rağmen 7 aydır hala yerini korumaya devam ediyorlar. Zillete razı olmadan izzetle ölmeyi tercih ediyorlar. Zalimler hırsından çatlasalar da!..  Bir İsrailli şöyle diyor: “Bir Filistinli çocuğun sadece iki parmağı kalsa onunla da yine zafer işareti yapmaya çalışır. Onlar asla yenilgiyi kabul etmezler.” Böyle bir azmin sahibi bir gün elbette davasında muvaffak olacaktır. Esas hesap öbür taraf ta olmakla birlikte elbette dünyada da Allah intikamını alacaktır. Ancak bizler olumsuz bir durumun içine düştüğümüz zaman feryadı basıyoruz; Allah’tan Peygamberden, Kur’an’dan ve İslam’dan şüphe etmeye başlıyoruz. Bizler Allah’ı kendimize hizmetkâr tuttuğumuzu, yâda başımız sıkıştığı yerler de yardıma çağırdığımız “süper kahramanımız” olduğunu zannediyoruz. Biz keyfimize göre yaşayalım ona kulluk etmeyelim ama O bize hizmette kusur etmesin istiyoruz. Allah ise böyle bir konumdan müstağnidir.

“Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size ayetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.”

“Öyleyse siz Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Bir de Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara 2/151-152)

İşte Allah’ı anmayan bir dünya, Allah’ın bunca nimetine ve bir damla sudan insan haline getirdiği lütfüne nankörlük edip, yönünü müstekbirlere dönen dünyanın yeni ilahı, teknoloji ve buna dayanan güç odakları olmuştur. İşte çok sevip saydıkları uğrunda seferber oldukları “ilahlarının” onlara reva gördüğü hayatta budur. İşte Irakta, Suriye de ve dünyanın değişik coğrafyalarında yapılan bunca savaş ve dökülen bunca kan, bu ilahlarının çıkarları uğrunadır. Bu ilahlara kul olanların, Allaha tenezzül etmeyenlerin, onun dinini yüceltmek, mazlumları korumak, ilahi adaleti yaymak için savaşmayanların bulundukları halden şikâyet etmeye hakları yoktur.

“Ey iman edenler, sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman Resule ve Allah’a icabet edin! Ve bilin ki, Allah gerçekten kişi ile onun kalbi arasını girer ve siz, kesinlikle O’nun huzurunda toplanacaksınız!”

“Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. Ve bilin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.” (Enfal 8/24-25)

İşte o fitne kapımıza kadar gelmiş, nefsimizi ve neslimizi etkisi al tına almıştır. Öyle ki inandığını söyleyenler bile Allah’ın kitabının günümüzün problemlerini çözemeyeceğini söyleme cüretini gösterir olmuşlardır. İnsanların elleriyle yaptıkları caniliklere bakarak Allah’ın merhametini sorgulama cüretinde bulunur olmuşlardır.  Allah, kullarını Kitabına sarılarak birliğe çağırmasına rağmen, fırka-fırka olmanın suçunu Kur’an’a yükleyerek zeytinyağı gibi üste çıkma gayretine girmişlerdir. Ey merhametten bahsedenler! Zalime karşı Allahın verdiği gücünüzü kullanarak sizler niçin mazlumun yanında zalimin karşısında olmuyorsunuz? Neden bizler, sizler ve onlar İsrail oğulları gibi hep Allah yapsın biz arkadan geliriz durumunda kalıyoruz? Sonuç olarak başlıktaki soruya şöyle cevap vermek mümkün ve yerinde olacağını düşünüyoruz:

Bunca mazlum zalimlerin elinde ezilirken Allahın merhametli kulları nerede???

Dünyada ve ahirette Kurtuluş isteyenlerin, yeniden “iman” ederek şu ayetin çizdiği rotaya özüyle ve sözüyle tabi olmasının gerektiğine inanıyoruz:

“Ey iman edenler! Allah’a, Resulüne,  resulüne indirdiği kitaba, daha önce indirdiği kitaplara da iman edin! Kim Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanmazsa, pek derin bir sapıklığa saplanıp gitmiştir.” (Nisa 4/136) Allah ise yolunu terk eden sapıkları asla kurtuluşa erdirmez. (zümer 39/3)                          Tercih sizindir vesselam!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir