GenelKavram

Ehli Kitab

Ehli kitabın kelime anlamı; kitap sahibi olan kimse demektir. Aynen ehli ilim -ilim sahibi, ehli servet -servet sahibi, ehli akıl -akıl sahibi olan anlamlarına geldiği gibi, ehli kitap da kitaba sahip olan demektir. Ancak buradaki kitaba sahip olmak kitaba sahiplenmek anlamından çok bir şeye mensubiyeti bildiren bir kavramdır.

Ehli kitap ifadesini Allah Teâlâ Kur’an’da bir üst kimliği belirleyici bir tanım olarak veriyor. Bu tanımlama bir üst kimlik ifadesidir.  Bu manada kitap ehli demek, o kitaba hakkıyla inanan, ilkelerini kabullenip yaşayan demek değildir.  Kişinin kendisini bir kitaba, bir topluluğa, bir yere, bir guruba aidiyetini bildirmek için kullanılmaktadır.  Konu ile ilgili ayetleri okuduğumuzda bunu daha net göreceğiz.

“De ki: Ey Ehli Kitap; Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni dosdoğru tatbik etmedikçe; hiç bir şey üzerinde değilsiniz. Andolsun ki; Rabbinden sana indirilen; onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Öyleyse o kâfirler güruhu için tasalanma.” (Maide 5/68)

Görüldüğü gibi Tevrat ve İncil sahiplerinin o günkü durumlarını anlatıyor.  Ellerindeki kitapları hayatlarının düzenleyicisi olarak kabul etmedikleri sürece, Allah indinde hayatlarının hiçbir anlamı olmayacağı bildiriliyor.  Ve buna rağmen ayet “ey ehli kitap” diye başlıyor.    İşte bu genel ifadeyi Allah, Kur’an’da genelden özele doğru akidelerine göre ehli kitabı yeniden bir tasnife tabi tutuyor:

(Müminleri kastederek)”Siz insanlar içerisinden çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız. Kitap Ehli de inanmış olsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde inananlar vardır. Fakat çoğu yoldan çıkmıştır.”(Ali İmran 3/110)

(Kitap ehlinin)” Hepsi bir değildir; ehli kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar.”

“Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşarlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.” (Ali İmran 3/113-114)

Aradaki farkı daha belirgin hale getirmek için ise şöyle buyrulmaktadır:

“Allah Meryem oğlu Mesih’tir diyenler hiç şüphesiz kâfir olmuşlardır”(Maide 5/17, 5/72). “Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler de elbette kâfir olmuşlardır.”(Maide 5/73)

“Yahudiler “Üzeyir Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih (İsa) Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri sözleridir ki daha önce küfretmiş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da haktan döndürülüyorlar!”(Tövbe 9/30).

Bu ayetlerin ifadesine göre “İsa Allah’ın oğludur diyenler, Üzeyir Allah’ın oğludur diyenler, İsa Allah’tır diyenlerle, Allah Üçün üçüncüsüdür diyenler” kâfir olmuştur. Bunların elle tutulur yanları yoktur. Sadece Ali İmran3/113-114’te belirtilen: “Allah’a ve ahiret gününe inanan, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayanlar iyilerden” olarak bahsedilmektedir ki, bunlar ehli kitabın içinde tevhid ehli olan kimselerdir.

Bu ifadeler elbette; 1445 yıl önce Kur’an’ın muhatabı olan Kitap Ehli’nin vasıfları idi. Günümüz “Kitap Ehli’nin” durumu ise daha farklı bir durum arzetmektedir. Çünkü 1789 Fransız İhtilalı ile başlayan zihinsel değişim; Allah’ı kozmik âleme mahkûm eden zihniyet; kendisini yeryüzünün ilahı ilan etmiştir. Bu anlayış dalga dalga yayılarak tüm dünyayı sarmış, Allah’ın insanlar üzerindeki hükümranlığına son verilmiştir. Başımızı kaldırıp yaşadığımız dünyayı tanımaya çalışırsak, durumun ciddiyetini görürüz.

Demokraside hiçbir iş Tanrı’nın, diğer bir ifadeyle, dinin ilkelerine göre düzenlenmez. Tanrı hayata müdahale ettirilmez. Hayatı, kolektif aklın üretmiş olduğu yasalarla insanın kendisi düzenler. Bu düzende hayata bakış tamamen çıkar odaklı ve insan merkezlidir. İlişkilerde “Allah rızasının” yeri yoktur; akıl egemen, menfaat belirleyicidir. Şimdi bu anlayış dünyanın doğusuna da batısına da hâkim olmuştur. Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Söz hakkı, sayısal çoğunluğu elde edenindir.  Yani 49’a karşı 51’indir. Doğruyu yanlışı, zulüm ve adaleti belirleyen ölçü de budur.

Toplumlar içindeki istisnalar; yani demokrasiyi içselleştiremeyen öteki konumunda olanlara karşı demokrasinin vermiş olduğu tavizi Samuel Huntington şöyle anlatıyor: “İşin başında demokrasinin “kendinden olmayanları / ötekini” anlayışla karşılaması, onları kabullenmesinden değil; zaman içerisinde asimile edeceğine inandığı içindir.” (Medeniyetler Çatışması, 1993). Bu amaca batı toplumlarında büyük oranda ulaşılmıştır. Devletin din ile hiçbir alakası olmadığı gibi; halkın yaşantısında hak anlamında dinin olduğu da söylenemez.  Şehirlerin merkezinde bulunan büyük kiliseler bile halkın nostaljisini tatmin için açık tutulan müzelere dönüştürülmüştür. Günlük ibadet edilen yerler olmaktan, halka dinini öğretmekten ve yaşamaya dair bir uygulamadan bahsetmek mümkün değildir.

Doğu’nun ibadet mekânlarının onlardan farklı tarafı, orta yaşın üzerindeki insanların halen beş vakti eda için gidip gelmelerinden dolayı açık bulundurulmasıdır. Namazın dışında İslami duyarlılık ve bilinç adına fazla bir mesailerinin olduğunu söylemek mümkün olmasa da, görüntü göz doldurucu gelmektedir! Anlayış olarak batı medeniyetine yetişmek için Avrupa uyum yasalarını hayata geçirerek demokrasi maratonunu tamamlamaya çalışmaktadırlar. Nasıl olsa ufukta Avrupa birliğine tam üye olmanın yolu 40 yıldır gözlenmektedir!

Konunun başına dönersek bir kitaba mensubiyet anlamında İslam dünyası, Hıristiyan dünyası, Yahudi ve Sabiiler topluluğunun hepsi bu manada “Ehli kitap’tır.” Ancak kişisel anlamda kim ne kadar “kitabidir”, bunu anlamak için rabbimizin koymuş olduğu ana ölçü şudur:

“Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler; bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse, elbette bunların Rabbi yanında mükâfatları vardır. Bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun da olmayacaklardır.”(Bakara 2/62)

Yani, sayılan bu dinlerden birisine mensup olduğunu söyleyen bir kimsenin, kalbinde Allah’a ve ahrete iman, hayatında da “salih amel”(yani hayatında Allah’ın doğru olarak belirlediği inanış ve yaşayış biçimleri) yoksa kendini hangi kitaba, hangi dine, hangi peygambere hangi millete nispet ederse etsin, ne zaman ve zeminde yaşarsa yaşasın,  Allah Teâlâ’nın belirlediği ölçüde bir iman ve o imana uygun salih amel sahibi değilse, Allah indinde hiç bir değeri yoktur.

Bu nedenle herhangi bir kitabın Ehli olması bir şey ifade etmiyor. Yaptığı işin kitabî olması gerekiyor. Hz. Ali (r.a) kendi döneminde yaşayan Necran Hıristiyanları ile ilgili olarak: “Onlar Hıristiyanlıktan sadece şarap içmeyi anlamışlar; onların kestiği yenmez” demiştir. Yani bunlar Ali İmran 3/113-114’te bahsedilen ehli kitapla alakaları olmayan kimselerdir.

Bugünün gayri Müslimleri ise Allah’ın yeryüzüyle ilgisini bitirerek hayatı düzenlemenin kendi işleri olduğunu çok açık bir şekilde ifade eden ve bu halleri ile de kıvanan insanlardır. Bunlar için Allah’ın koyduğu kuralların bir önemi yoktur. Bu hal sadece gerçekten iman etmiş olanları ilgilendirmektedir. Çünkü rabbimizin hükmü gayet açıktır:

“Doğrusu; iman edenler, Yahudi olanlar, Sabiiler ve Hristiyanlar’dan Allah’a ve ahiret gününe inananlara ve salih amel işleyenlere hiç korku yoktur. Ve onlar, üzülecek de değildir.” (Maide 5/69) buyrulmaktadır.

Bu ayet tüm ümmetleri orta bir payda da toplamaktadır. Allah’a şirksiz,  ahiret’e şeksiz /şüphesiz iman edip; bu imanına uygun bir hayat yaşayanlara asla korku olmayacak müjdesini vermektedir. Tarihin hangi döneminde, hangi ülkede ve hangi anne babadan veya ırktan gelip yaşamış olursanız olun, bu ilkelere göre yaşamamışsanız Allah indinde hiçbir kıymetiniz olmayacağı gibi, hiçbir hak sahibi de olmayacaksınız demektir. Şimdi buna göre kendimizi değerlendirmeye alarak yerimizi tespit edebiliriz!

Ayrıca bu gün ehli kitabın tevhid ehlinden olan kimselerin de hem kendilerinden önceki resulleri ve kitapları kabul etmesi; hem de kendilerden sonra gelen Kur’an’ı ve Muhammed (as) ‘ı kabul etmesi gerekir ki; Allah indinde makbul bir imanın sahibi olsunlar. Kur’an ehli de kendilerinden önceki elçileri ve kitapları Allah’ın elçilerine gönderdiği haliyle hak olarak kabul etmek zorunda oldukları gibi.

Şimdi müminlerin ehli kitap ile olan ilişkilerinde dikkat etmesi gereken konulara gelelim:

Ehli Kitabın Yemekleri Ve Kadınları Konusunda rabbimizin emri şöyledir:

“Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar; de ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır. Allah’ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın. Allah’tan korkun. Allah’ın hesabı pek çabuktur.” Devamla,

“Bugün, size temiz olanlar helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir. İnanan hür ve iffetli kadınlar ve sizden önce kitap verilenlerin hür ve iffetli kadınları -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helaldir. Kim imanı inkâr ederse, şüphesiz amelleri boşa gider. O, ahirette de kaybedenlerdendir.” (Maide 5/4-5)

Burada ifade edilen onların yemeklerinden kasıt; onların sofrasına getirdiği her şey size helal demek değildir. Buradaki ruhsat; İslam’ın açıkça haram kıldığı yiyecek ve içecekler dışında kalanlarla ilgili olduğu izaha gerek olmayacak kadar açıktır.

Domuz eti Müslüman’ın sofrasında haram, Ehli Kitabın sofrasında helal olmayacağına göre bunun başka bir izahı yoktur. İslam’ın kırmızıçizgileri her zaman ve zeminde korunmak zorundadır.

Ehli kitabın kadınları konusunda da, daha önce Müslümanlara evlenmesi haram kılınan kadınlar için konulmuş hüküm burada da yeniden hatırlanmalıdır:

“Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez; zina eden kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan bir erkek evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.” (Nur 24/3)

“Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş olan bir cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve ayetlerini insanlara bu şekilde açıklıyor. Umulur ki öğüt alırlar.” (Bakara 2/221)

Baştaki ehli kitap tasnifine dönersek ehli kitabın kadınlarından “İsa Allah’ın oğludur” diye inanan, “Allah üçün üçüncüsüdür” diye inanan ve “İsa Allah’tır” diye inanan ve “Üzeyir Allah’ın oğludur” diye inanan kâfir olduğu için bir Müslüman ile evlenemez. Bununla beraber kendini Kur’an’a nispet edenlerden Allah’ın yanında yücelttiği, her emrine kesinlikle itaat edileceğine inandığı bir şahıs veya varlık kabul eden biri de müşrik olduğu için; Muvahhit bir Müslüman ile onların da evlenmesi haram olur.

Ancak; Allah Teâlâ’nın bu hükümleri gerçekten mümin olma vasfını koruyanlar içindir. Bu vasfını kaybetmiş olanlar için bu ilkelerin hiçbir önemi yoktur. Onlar işin başında kendi anlayışlarını, heva ve heveslerini belirleyici ilah olarak kabul ettikleri için, onların hoşuna giden iş, eş, aş ne olursa olsun onu tercih etmekte ve onu yapmakta bir çekinceleri olmaz.  Bu gün doğu ve batı toplumları arasında hızlı bir iletişim vardır. Bunun tabii sonucu olarak kadın erkek birlikte hayat yaşamak, evlilik yapmak, sosyal münasebetlerde iç içe bir yaşam sürmek gayet tabii görülmektedir.  Belli yaşın altındaki kuşaklarda farklar çok aza inmiş durumdadır.  Yemede, giymede, sosyal hayatta ve değer yargılarında neredeyse aralarında şahsi zevklerinin dışında fark kalmamış gibidir.

Bunların üst kimliği kitap ehli olarak kabul edilmesine rağmen; kitapları ile hayatları arasında bir bağ kalmayan kimselerdir. Bugün işin bu boyutu hiç görülmüyor veya görülmek istenmiyor. Unutmayalım ki bizim ihmal ettiklerimizi Allah “imhal etmektedir”(gününe ve zamanına bırakmaktadır). Hesap günü, resulün dilinden bu gerçeği şöyle ifade edeceğini duyurmaktadır:

(Ya rabbi!) “Gerçekten milletim bu Kur’an’ı terk edip hayattan uzaklaştırmışlar” diyecektir.”(Furkan 25/30)

Dünyada iken Kur’an’ı hayatın dışına itenleri Allah da o gün cehennemin içine itecektir.  Ve onların feryadının da şöyle olacağı bildirilmektedir:

“O gün; zalim kimse iki elini ısırarak: ‘Ne olurdu ben de peygamberle beraber bir yol tutsaydım!” “Vay başıma gelene! Keşke falancayı dost edinmeseydim. Bana Kur’an’ın mesajı geldikten sonra o beni Allah’ı anmaktan alıkoydu. Zaten şeytan, insanı ayarttıktan sonra yüzüstü bırakır’” diyecektir! (Furkan 25/27-28)

Sonuç olarak ehli kitap ifadesi bizi aldatmasın. Bu ümmete Kur’an geldikten sonra bir kitaba sahip olma anlamında bu ümmette ehli kitap olmuştur. Ancak ne Tevrat’a sahip olanlar ne İncil’e ne de Kur’an’a sahip olanlar, Allah’tan gelen bu kitapların geldiği haliyle iman edip onunla hayatlarını düzenleyip yaşamazlarsa; daha yakın bir ifade ile yaşamıyorsak; bizi hiç kimse Allah’ın azabından kurtaramaz. İnsanı kurtaracak şey Sahih iman salih ameldir. Allah Teâlâ’nın tüm müjdesi,  hangi resulün ümmeti olursak olalım; İman edip salih amel işleyenleredir. Bu değere sahip olan müminler için Ahiret, sonu gelmeyen huzur ve mutluluğun yurdudur.  Bu hal üzere olmayanların ise vay haline… vesselam!..

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı