GenelYazarlardanYazılar

İslâm’da Maaş Oranları

“Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar vâr etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti” (Fussilet 10).

 “Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur. Şüphesiz kendi emeği (veyâ çabası) görülecektir. Sonra ona en eksiksiz karşılık verilecektir” (Necm 39-41).

Paranın dağılımında büyük haksızlıklar varken insanların gerçekte eşit haklara sâhip olabilecekleri düşünülemez.

İslâm’da hem maddî hem de mânevî kazanç, kişinin çalışmasına ve çabasına bağlıdır, yâni önemli olan emektir. Verilen emek, değeri belirler. Fakat bir Allah’sızlık uygarlığı olan modernizmde değer, modern bilgiye sâhip olmakla ve modernizme göre hareket etmeye göre belirleniyor. Buna göre, modernizmin kurallarına uymayanlar, ne kadar çabalarlarsa-çabalasınlar istediklerine ulaşamazlar ve cezâlandırılırlar. Modernizmi yudum-yudum içmiş olanlar ise bu cezâlandırmaya ses çıkarmazlar ve hattâ -işlerine geldiği ve sistemin bozulmasını istemedikleri için- bu cezâyı “yerinde bir cezâ” olarak görürler.

Allah her doğan kişinin rızık garantisini verdiğinden dolayı, İslâm’da nüfus sayısı da önemlidir ve belirleyicidir. Bu nedenle nüfus sayısı fazla olan kişiler, fazladan bir gelir almalıdırlar. Hattâ duruma göre nüfus sayısı fazla olan kişilerin maaşları, ne iş yaptığına bakılmaksızın fazla olmalıdır. “Niye fazla çocuk yapmış” sözü her zaman geçerli olmaz ve belki de kişinin hanımının yaptığı üçüncü doğumda üçüz, dördüz ve hattâ beşiz doğum olmuş olabilir ve böylece doğal bir nüfus fazlalığı ortaya çıkabilir.

Bir araştırmaya göre doğa, hiç çalışılmasa bile kişi başına 800 dolar değer üretiyor. Yâni, yağmur yağıyor, Güneş açıyor, ısı ve ışık oluşuyor, otlar-bitkiler büyüyor, hayvanlar çoğalıyor, denizde balıklar vâr oluyor, madenler oluşuyor vs. Hem de bunlar Allah tarafından garantilidir. Ne biter ne de eksilir. Hava bedâva, su bedâva, ısı ve ışık bedâva, yenebilecek hayvanlar bedâva, bitkiler bedâva, barınma yerleri (meselâ mağaralar) bedâva. Bize sâdece tutmak ve toplamak kalıyor. Bu nedenle gelir eşitsizliğinin, açlığın, yoksulluğun-fakirliğin asıl nedeni Dünyâ’daki rızıkların yetersizliği değil, adâletsiz/eşitsiz bir gelir/değer dağılımıdır. Yeryüzünün en derin uçurumu, “zengin ile fakir arasındaki gelir uçurumu”dur.

Modern insan, yaratılmış varlığın muhteşem düzenine bakarak “maaşallah” diyeceğine, üstün yaşama kavuşmak ihtirasıyla “maaş-Allah” diyor. Sürekli olarak maaşının arttırılmasını ve başkalarından daha yüksek olmasını istiyor. Oysa Allah, bir-şekilde maddî eşitliğin bozulduğu yerde eşitliğin yeniden sağlanması için devrimsel anlamda emirler verir:

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

Yâni zekat ve infâk, oluşan uçurumun giderilmesi ve bozulan maddî eşitliğin sağlanması içindir. Allah, müslümanlar Mekke’deyken aralarındaki maddî eşitsizliği infâk ve paylaşım ile dengelerken, Medîne’de ise zâten belli bir sistem kurarak bunu kânunlaştırıyor.

En düşük maaş olan asgarî ücreti “açlık sınırı”nda bırakmak, “yoksulluğu modernize etmek” ve “güncellemek” anlamına gelir. Asgarî ücreti belirleyen, Allah değildir. Asgarî ücretin miktârı (azlığı), tâğutlar tarafından yapılan bir “kader belirleme”dir.

Konuşma sırasında “asgarî ücret çok yetersiz bir para” dediğimde, birileri de çıkıp; “yetmiyorsa, o zaman daha çok çalışacak” diyor. İyi de adam zâten çalışıyor. Ne yapacak yâni?; çalışacağım diye kendini mi paralayıp öldürecek?. Ah şu “tuzu kuru” olanlar!..

Eskiden karınlarını zor doyuran köleler evlenemezlerdi, şimdi de “modern köleler” olan asgarî ücretliler yâni mesâi saatleri boyunca yoğun tempo ile çalışmalarına rağmen en düşük maaşı alanlar evlenemiyorlar yada evliliği çok geciktiriyorlar. Evli olanların çoğunu kendine âit evi ve arabası olmuyor. Özel olan hiç-bir şey de, asgarî ücretliler ve asgari ücret üzerinden emekli olmuş olanlar için değildir. Çünkü maaşları yeterli değildir ve bu nedenle “ikinci sınıf insan” olmak zorunda bırakılıyorlar ve sürekli olarak zorluk çekiyorlar.

Ey asgârî ücretliler ve düşük maaşlı olanlar!; siz modern kentlerde yaşamıyorsunuz, sâdece bulunuyorsunuz. Bir yerde yaşamak, “orada bulunmak” demek değil, “oranın tüm nîmetlerinden faydalanmak” demektir ki bu, asgarî ücretle olacak şey değildir. Modern kentlerde bu paraya bu şekilde çalışmakla kentlerde “yaşayamaz”sınız. Yaşantınız “dikey” değil, “yatay” bir yaşantı olur, yâni bir-nevî sürünürsünüz. Üstelik nesliniz de, artı bir geliri kullanarak bir fark oluşturamayacağı için genelde bu şekilde yaşamak zorunda kalır ve “çark” bu şekilde işlerken, sizi köle gibi kullananlar zenginleşir gider. Bu durum, bir plân ve proje kapsamında yalnız yaşamları yada “çekirdek âile” denilen üç kişilik güçsüz, sessiz ve pasif bir toplum ve yeni bir yaşam-şekli ortaya çıkarır.

Kapitâlizmin en sevdiği çekirdek âile şekli şu şekildedir: “Âileden uzak bir yerde yaşayan tek çocuklu karı-koca mêmur, iki maaş ile birlikte eve giren parayla sürekli olarak ev-araba-eşyâ vs. her-şeyin sıfırını alan ve bol para harcayan âileler”. Zâten kapitâlizmi büyük oranda da bu anlayıştaki ve yaşayıştaki âileler diri tutuyor.

Modern kölelik “açık Dünyâ köleliği” şeklinde olduğu için, köleler kendilerini köle gibi görmeseler de, tâğutların her dediğini yaparak onların güdümüne girmektedirler. Onların istediği gibi yiyip-içmek, giyinip-kuşanmak, edip-eylemek, düşünmek-konuşmak, onlara köle olmak demektir. Üstelik bu kölelik bedâvaya yapılan bir köleliktir. Tâğutların hiç-bir sorumluluk almadığı bir köleliktir bu. Çünkü eski köleliklerde, efendi, kölenin tüm ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüydü. Köle kişi, hem kendisinin hem de âilesinin yeme-içme, giyim-kuşam, barınma vs. gibi ihtiyaçlarından emin idi. Zîrâ efendisi bu ihtiyaçların sigortasıydı. Modern zamanlarda ise kölelere (meselâ asgarî ücretlilere) kuru bir maaş veriyorlar ve “git ne yaparsan yap” diyorlar. Bu nedenle modern insan, özel kişilerin kölesi olmaktansa devletin kölesi olmak için can atıyor ve mêmur olmak istiyor. Gerçi mêmur olmak, asgarî ücretliye göre en az 2 kat maaş almak anlamına gelmektedir.

Mêmurlarla asgarî ücretlilerin maaşları niçin yarı-yarıya olacak şekilde farklı ve neden hiç kimse buna ses çıkarmıyor ve îtirâz etmiyor?. Mêmurlar asgarî ücretlilerden daha ağır şartlarda ve zor koşullar altında çalışmıyor ki!. Ortalama bir mêmurun, ortalama bir asgarî ücretliden 2-3 kat daha fazla maaş almasının hiç-bir anlamı ve açıklaması yoktur. Üstelik gün geçtikçe de aradaki fark açılmaktadır. Devlet böyle yapmakla ne demek istiyor?. “Devletin adamı olanlara kıyak geçilir” mesajı mı vermektedir?. Aslında devlet böyle yapmakla, sayısı 50 milyonu bulan asgarî ücretle geçinenlere karşı bir orta-tabaka oluşturmak ve tüm değerlendirmelerini, kriterlerini ve istatistiklerini bu orta-tabaka üzerinden belirlemek istemektedir. Böylece “her-şeyin yolunda olduğunu” göstermek istemektedir. Herkesi mêmurların hayat standartlarına göre değerlendirmektedir. Sonuçta, asgarî ücretliler, kendi hayat standartlarını ve değerlendirmelerini yaparken, ülkenin zenginliğini büyük ölçüde eline geçirmiş olan zenginlere göre değil de, orta-tabaka olan mêmurlara göre yapmaktadırlar. Asgarî ücretliler, değerlendirmeyi mêmurlara göre yapınca, aradaki fark ortalama 2 kat olduğundan dolayı duruma fazla tepki göstermemektedirler. Böylece devlet olası bir tepkiyi önlemiş olmaktadırlar. Tabi sonuçta mêmurlar, zenginlerle garibanlar arasında “paravan” olmaktadırlar.

Günümüzde de görülebileceği üzere, insanlar devletin yâni “sistemin adamı” olabilmek için yarışmakta ve yarıştırılmaktadır. Devlet de seküler sistemi ve dolayısı ile kendilerini korumak için bir-çok mêmuru işe alarak bir orta-direk kesimi oluşturmak ve bu kesimi güçlendirmek peşindedir. Zîrâ bu kesim büyük ölçüde devletin sigortasıdır. Bu nedenle devlet, mêmurlarını korur, onların “hayat-standartları”nın altına düşmemeleri için mücâdele eder, onlara bir-çok “hak” tanır. Yâni bu kesimi sisteme göbeklerinden sıkıca bağlar. Asgarî ücretliye “üç kuruş” zam yaparken, kendi adamları olan mêmurlara yaptıkları zam ile sistemin adamı olan bu kesimin maaşları her geçen gün artar. Böylece sistem, kendilerine “göbeklerinden” bağlı bir paravan kurmuş olur. Çünkü insanların genel durumlarının değerlendirmesini asgarî ücretliler üzerinden değil, bu mêmurlar üzerinden yapar.

Modern insan, çocuklarının eğitimine (daha doğrusu öğretimine) kafayı takmış durumda. Mutlakâ okumalı, bir üniversiteyi bitirmeli ve yüksek maaşlı yada bol paralı işini ve mesleğini eline almalıdır. Peki niçin?. Çünkü iyi bir işe ve dolayısıyla iyi miktarda bir paraya kavuşmalıdır. Hele bir de çalışan bir eş buldu mu, işte o zaman deme keyfine!; sıfır ev, sıfır eşyâ, sıfır araba, özel okul, tâtil, yeme-içme-giyme-gezme. Kolay para kazanmak ve kolay para harcamak ne kadar da tatlıdır. Buna kavuşmak için de kara-zorla da olsa belli bir eğitim sisteminden geçmeli ve imtihanı kazanmalıdır. Buna da “okumak” ve “okudum ve bu noktaya geldim” demektedir. Hattâ dışarıdaki adam da onu övmekte ve; “adam okumuş ve belli bir yere gelmiş” demektedir. Okumak, belli bir sorumluluk alacak bir işte görev almak anlamına gelmeli ve bu durum o kişinin daha rahat ve konforlu bir iş yapması demek olması gerekirken, modern beklenti, bu kişilerin hem çok konforlu bir ortamda çalışmaları, hem de en düşük maaşa göre kat-kat fazla maaş almaları anlamına gelmektedir. Oysa imkânsızlıktan yada gevşeklikten dolayı “okumamış” olanlar, mesâi saatleri boyunca konforsuz hattâ hijyensiz ortamlarda hem tempolu şekilde çalışmak, hem de en düşük maaşla yetinmek zorunda bırakılıyorlar. Bu bir zulüm olduğu için İslâm’ın buna cevaz vermesi zinhar mümkün değildir. Peki İslâm’da maaşlar nasıl ve neye göre belirlenir ve nasıl olmalıdır?.

İslâm’da “emek” merkezdedir. Maaşlar da kişinin çalışmasına ve nüfus sayısına göre belirlenir. İslâm’da aylık maaşla çalışan kesim içinde, âmir-mêmur, işçi-ustabaşı, hekim-hemşire-hastabakıcı vs. arasında aldıkları ücret yönünden en fazla %10’luk bir fark olabilir ki bu %10’luk fark da alınan sorumlulukla ilgilidir. Çünkü sorumluluk, artı bir gayret gerektirir. Yâni bir işçi meselâ 1.000 lira alıyorsa, usta-başı ancak 1.100 lira alabilir, hemşire-hastabakıcı 1.000 lira alıyorsa hekim 1.100 lira alabilir. Değişik meslek grupları arasında da ücret farkları %10’u geçemez. Usta ameleden en fazla % 10 fazla ücret alabilir. Çünkü usta zâten ameleye göre daha az yorulmaktadır ve bu ona “ödül” yada “ustalık farkı” için yeter/yetmelidir.

Bu rakamlar 4 kişilik âile için belirlenmiştir. 4 kişiden fazla olan her birey için (1.000 lira merkeze alındığında) 250 lira artış olur. Yâni 2 çocuğu olan doktor 1.100 lira maaş alırken, 4 çocuğu olan hemşire 1.500 lira maaş alır. Nüfûsu fazla olan kişiler kişi-başına ortalama maaşın 1/4’ü kadar olan 250 TL fazla maaş almalıdırlar. İsteyenler ücretlerini aylık olarak alabildikleri gibi, haftalık olarak da alabilmelidirler. Eğer maaşlara zam yapılacaksa, herkese aynı oranda/eşit bir para maaşlara ilâve edilir. Maaşın yüzdeliğine göre zam yapılamaz. Çünkü bu tutum bir süre sonra maaş farklarında uçuruma neden olur.

Bu sistem “mutlak komünizm”e benzetilmemelidir. İslâm, “herkes eşit olsun diye” değil, herkesin “emeğine göre olsun” diye maaşları bu şekilde belirler. Öyle ya; buz gibi soğuk havada yada kızgın Güneş’in altında veyâ hijyensiz bir ortamda ağır şartlarda çalışan bir kişi ile, kaloriferin-klimanın altında konforlu ortamda çalışan biri arasında ücret yönünden neden aşırı bir fark olsun ki?. Tuvalet temizleyen bir hastâne çalışanı ile bir hekimin maaşı arasında, sorumluluktan doğan fark olan %10’luk bir farkın dışında niçin aşırı bir fark olsun ki?. Hekimin yazın serin, kışın sıcak bir ortamda çalışması zâten onun için bir ödüldür. Yâni hekimin “okumuş” olmasının ödülü, rahat, konforlu ve îtibarlı bir ortamda çalışmasıdır. Buna rağmen onlara bir de, ağır şartlarda çalışanların aldığı maaşın 3-5 katı fazla bir maaş verilmesi ancak zulüm olabilir. Bir hekim yada yönetici zâten bedenen yorulmadığı rahat bir ortamda çalışıyor, bir de neden fazla ücret alacak?. İlle de bir fark gözetilecekse, çalışma ortamının rahat-konforlu olması yetmelidir âmir yada “okumuş” denilen her kesimden kişiler için. Yâni okumuş olmanın ödülü, %10’luk bir fark ve rahat-konforlu bir ortamda çalışmaktır. Zâten ancak böyle bir düzenleme, toplum içinde aşırı uçlar meydana gelmesinin önüne geçebilir. Mâdenler gibi çok ağır ve çöpçülük gibi pis işlerde çalışanların ücreti ise “okumamış” olanların ücretiyle aynıdır ama onların da ödülü ve ayrıcalığı, yapılan düzenlemeyle günde iki saat az çalışmalarıdır.

Asgarî ücret her zaman için çok az ve yetersiz bir para olmuştur. Buna rağmen doktor-hâkim-milletvekili vs. gibi kişilerin maaşlarının asgarî ücrete göre yaklaşık 8-10 kat hattâ 20 kat daha fazla olmasına rağmen ezilmekte olanlar ve ezikliği benimsemiş olanların bir-çoğu buna îtirâz etmezler ve hep bir ağızdan “ama onlar okumuş” derler. Okumuşsa bunun karşılığında rahat bir ortamda çalışıyorlar. Îtibarlı bir iş yapıyorlar. Yazın serin, kışın ise sıcak ve rahat bir ortamda çalışıyorlar. Bedenlerini zorlayacak bir iş de değildir yaptıkları. Kafalarını biraz zorluyor olabilirler ama buna da laf edeceklerse o zaman evlerine gitsinler. Üstelik bu kişilerin çalışma saatleri de çok esnektir. İşte onların ödülü budur ve bu kadar olmalıdır. Hadi bir de -aldıkları sorumluluğu göre) asgarî ücretin %10 ilâ %50’si kadar fazla maaş alsınlar. Maaş farkları en düşük ücrete göre %50 fazla olanlar, önemli ameliyatları yapan cerrahlar, üst rütbeli askerler ve yönetici konumundaki ağır sorumluluklar almış kişiler olabilir. Bundan fazlası zulümdür, toplumsal bozulmanın başlamasıdır.

İşin asıl yükünü hamallık-amelelik yapan asgarî ücretli çekiyor. Buna rağmen asgarî ücretle çalışanların dillerine, “ama o okumuş” sözü pelesenk olmuştur. Bu söz tam bir ezik sözüdür. Sürekli olarak “ama”sı olan kişilerdir ezikler. Yâ, adam gecenin yarısında vardiyalı işine gidiyor ve sabaha kadar tempolu bir şekilde çalışıyor, hamallık yapıyor. Buna rağmen bu adam asgarî; yâni en düşük, en az, en cüz-i olan maaşı alacak, fakat bahsettiğimiz diğer kişiler neredeyse öğleye doğru başladıkları ve erkenden çıkıp gittikleri işlerden dolayı 10 kat daha fazla maaş alacaklar. Yâni hem rahat ortamda çalışacaklar, hem de 10 kat fazla maaş alacaklar öyle mi?. Yok öğle yağma!.. İslâm Devleti buna zinhar göz yummaz ve izin vermez.

İşin bir de şu yönü de vardır ki; aşırı maaş farklılıkları bir çark oluşturacaktır ve kişiler maaşlarına göre kendi çarklarında dönüp duracaklardır. Yüksek maaş alanlar, maaş fazlalığını çocukları için kullanabilecek ve onların da kendileri gibi hem konforlu hem de yüksek maaşlı bir işte çalışmaları için imkân sağlayabilirlerken, düşük maaşlı olanlar, maaşları ancak geçimlerine yetebileceğinden dolayı bu imkânı bulamayacakları için düşük maaşlı kişilerin çocukları da -okuyamadıkları için- genellikle kendileri gibi konforsuz bir ortamda ve düşük maaşlı bir işte çalışmak zorunda kalacaklar ve çark bu şekilde dönüp duracaktır.

Şöyle bir örnek verelim: Hiç-bir kirâcı, verdiği kirâyı sevinçle, gönül rahatlığıyla ve huzûr içinde vermez. Her zaman bir “kirâ sorunu” olur kirâcının. Bir-ay ne de çabuk geçiverir.. Kirâ zamânı ne de çabucak geliverir.. Ömür-boyu bitmeyen bir borcu vardır kirâcının. Öyle ki, kirâ vermekten dolayı ev-sâhibi olma fırsatı da bulamaz. Ev-sâhibi olan bir kişi, meselâ 50 yıl boyunca kirâ alırken; bir kirâcı da 50 yıl boyunca kirâ verir ve bu durum genelde değişmez. Çünkü kirâcının kirâda olmasının nedeni, maaşının düşük olması ve maaşından para arttıramadığı için bir ev alamamasıdır. Bu durumun değişmesi için kişinin yine başka bir zulüm sistemi olan fâize bulaşması gereklidir. Bir sömürüden başka bir sömürüye kapılması gerekir. Bu sefer de kirâ yerine fâiz öder durur. Bu kısır-döngü kişilerin ölümüne kadar gider ve ondan sonra da aynı-durum çocuklarının hayatlarında da devâm eder ve bu böylece sürüp gider. Fâiz-kirâ alan adamın oğlu fâizi-kirâyı almaya devâm ederken; kirâ-fâiz ödeyen adamın oğlu da kirâ-fâiz ödemeye devâm eder durur. Bu durum, fâiz-kirâ ödeyen kişinin ilmî ve maddî gelişmesini engeller ve bir türlü düzlüğe çıkamaz. Çünkü aldığı asgâri ücret denen maaş hiç-bir zaman yetmez ve onu düzlüğe çıkarmaz. Zîrâ asgarî ücret, “ulaşmak”a değil, “ulaşamamak”a göre düzenlenir ve belirlenir. Asgarî ücretli hiç-bir zaman ulaşamaz. Tâ ki “İslâmî bir devrim” olana kadar…

İslâm Devleti’nde çalışanların maaşları yukarıda anlattığımız gibi olurken, emekli maaşlar ise herkes için aynı oranda olur. Çünkü artık herkesin sorumluluğu eşit hâle gelmiştir. İş-hayâtındaki “sorumluluk derecesi”nden doğan farklar emeklilikle birlikte ortadan kalkmıştır. Kur’ânî iki kavram olan “adâlet” (eşitlemek) ve “kıst”ı (hakkını vermek) bu şekilde hakkıyla uygulanmış olur. Tâ ki; kimseye haksızlık yapılmasın ve “servet birilerinin elinde toplanmasın”.

Tabî ki adâlet demek “mutlak bir eşitlik” demek değildir. Mutlak eşitlik de zulüm olur çünkü. Meselâ 2 çocuğu olan 4 kişilik âileye 1.000 TL maaş veriyorsanız, 5 çocuğu olan yâni 7 kişilik bir âileye, kişi-başı 250 TL’lik bir oranla 3 fazla çocuk için 750 TL’lik bir farkla 1.750 TL vermeniz gerekir. 4 kişilik âilenin reisi ile 7 kişilik âilenin reisi aynı işi yapsa da yada 4 kişilik âilesi olan kişi “okumuş” olsa da fark etmez. Nüfus sayısı maaşı belirleyen en önemli unsurdur. Zîrâ İslâm’da “rızıkta eşitlik” vardır ve bu merkezdedir. 4 kişilik âile ile 7 kişilik âileye aynı maaşı verdiğinizde adâletsizlik olur. “Adâlet” (eşitlemek) ve “kıst” (hakkını vermek) birlikte değerlendirildiğinde ancak adâlet yerini bulur.

Şöyle bir uyduruk hikâye anlatılır: Doktor hastayı muâyene eder ve teşhisini yaptıktan sonra ilacını yazar. Fakat muayene ücreti hastaya fazla gelmiştir ve hasta “beş dakîka için çok değil mi?” dediğinde doktor; “hayır!; yirmi yıl artı beş dakîka” diyerek, teşhis koyabilmek ve uygun ilaç yazabilmek için yirmi yıl harcadığını söyler. Böyle deyince de hasta bir şey diyemez. Fakat bu tecrübe ve ustalık sâdece doktorluk için geçerli değildir ki!. Elektrikçi, kombici, klimacı, elektronik eşyâ ve beyâz eşyâ tâmircileri vs. için de geçerlidir. Doktorların yirmi yıllık tecrübeleri varsa, zanaat erbâbının da o kadar emeği ve tecrübesi vardır. Böyle olunca onlar da bir eşyânın tâmirâtı için fahiş bir fiyat isteyip “beş dakîkalık iş için çok değil mi?” diye îtirâz edenlere; “yirmi yıl artı beş dakîka” mı desinler?. Sağlık önemlidir ama tâmirâtı yapılan eşyâlar da önemlidir.

“Okumuş” olanlar, tüm bu “rahat çalışma” avantajından başka, bir de, zor şartlarda, ağır-pis işlerde çalışanlara göre kat-kat yüksek maaş alacaklar ve en iyisini yiyip-içecekler, en iyisini giyecekler, en iyi yerleri gezecekler, en iyi ve geniş evlerde oturacaklar, en sağlam ve konforlu araçlara binecekler, sağlık, eğitim, güvenlik konusunda en kaliteli şekilde faydalanacaklar ama diğer yanda “vasıfsız” denilen insanlar hayâtın tüm zorluklarını yüklenecekler öyle mi?!. Bu düşünce adâletsiz, haksız ve ahlâksız bir düşüncedir. Bu düşünceyi kabûl etmek, öğrenilmiş çâresizlik ve kabûl edilmiş pasiflikten başka bir şey değildir. Hele mü’minlerin böyle bir düşünce içinde olması İslâm’ın sosyâl adâlet, eşitlikçi ekonomi ve rızıkta eşitlik yönünü hiç bilmediklerini yada idrâk edememiş olduklarını gösterir. Böyle bir düşüncede olanlar, ezikliğin, ahmaklığın ve kışkırtılmış nefislerinin altında ezilmektedirler.

İtirâz ve hattâ isyân edilmesi gereken şey, insanların-hayvanların-bitkilerin ve cansız varlıkların farklı-farklı olması değildir ve zâten hiç-kimse de bu farklılıklardan rahatsız olmaz ve tam-aksine keyif alır. Rahatsız edici olan şey, insanlar arasında yine insanlar tarafından oluşturulmuş olan “doğal olmayan” farklılıklardır ki bu farklılıklar modern dönemlerde çok aşırı bir eşitsizlik oluşturmuştur. İnsanların yedikleri, içtikleri, giydikleri, evleri, arabaları, okulları, işleri, tavırları, konuşmaları, düşünüşleri, inançları, maaşları çok farklı olmuş ve eğitim-sağlık-adâlet konularında, bu eşitsizlikten dolayı “adamına göre muâmele” yapılmaya başlanmıştır. Eşitliğin bozulup da aşırı farklılaşmadan dolayı birileri çok kolay ve keyifli bir hayat yaşarlarken, büyük çoğunluğun ise hayatları çok ağırlaşmış ve bu durum bir zulme dönüşmüştür. Toplumun büyük çoğunluğu onursuz, değersiz, aç-susuz, mahrûm ve mahkûm bir hayat yaşamaktadır.

Seyyid Kutup şöyle der: “Hz. Ömer’in siyâseti, Hz. Ebu Bekir’in yaptığı gibi zenginlerin artan mallarını (şeriat dâhilinde) alıp fakirlere eşit olarak tevzi etmek idi”. “Hz. Ömer’in öldürülmesinin nedeni buydu” diyenler vardır. Hz. Ömer şehit edilmişti. Peki niye?. Çünkü “zenginlerin fazla mallarını alıp yoksullara vereceğim” dedi. Bu söz zenginlerin hoşuna gitmedi. Suikast yoluyla şehit ettiler Hz. Ömer’i. Aslında bu, Hz. Ömer’den ziyâde “İslâm’ın şehit edilmesi” anlamına geliyordu.

Hz. Ali, devletin başına geçer-geçmez yürürlükteki maaş düzenini alt-üst ederek aylıkları denkleştirip önemli politikacılardan Osman bin Hanife’ye ayda üç dirhem verirken, aynı yerde eşinin özgürleştirilmiş kölesi de ayda üç dirhem maaş alıyordu.

İşte İslâm dîni bunu sağlamak ister ve zâten ana-amaçlarından biri de budur. Köle de efendi de temel ihtiyaçlarını aynı şekilde karşılayabilmelidir. Çünkü İslâm’ın ana prensiplerinden biri de “rızıkta eşitlik” ilkesidir. Hz. Ömer döneminde genelkurmay başkanı ile onun yâveri aynı maaşı alıyordu. Zâten bir yolculuk sırasında efendi ile köle, deveye sırayla biniyorlardı. Peygamberimiz de: “İşçiler-köleler, Allah’ın elinizin altında kıldığı kardeşlerinizdir; onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin, güçlerini aşan şeyi de yüklemeyin, yüklerseniz de yardım edin” diyerek “rızıkta eşitliğin” emrini verir ve uygulamasını yapar. Fakat modernizm, uçurum oranındaki maaş farklılıkları ile insanları ayrıştırır ve zımnen; “maaşı düşük olanlar, maaşı yüksek olanlar gibi yiyemez, içemez, giyinemez, gezemez ve mal-mülk sâhibi olamaz” der. Gayr-ı İslâmî sistemler bu nedenle “şerefsiz” olmaktan kurtulamazlar.

Bence engellileri iş-hayâtından bile uzak tutmak gerekir. İlle de çalışmak isteyenler tabî ki de çalışabilirler ama küçük bile olsa bir engel yine de engeldir ve bir zorluktur. O zorluk hayâtın her alanında kendini göstereceğinden, engelliler çalışmak zorunda bırakılmamalıdır ve geçinebilecek emekli maaşlarını, bir sigorta primi şartı bile aranmadan almalıdırlar.

Esnaflıkta da adâlet ve eşitlik gözetilmelidir. Kısa bir misâl verelim ve bir sonuca gidelim:

25 yaşında bir kişi, ustası olduğu alanda bir dükkan açmış olsun. Yanına da 12 yaşında bir çırak alsın ve bu çırağa asgarî ücret versin. Çırak olarak işe giren bu kişi ustasının yanında 40 yıl çalışsa da, usta yine dükkanın sâhibi oluyor ve yüksek kârı o alıyor. Bu-arada çırak, kalfa ve usta oluyor ve biraz daha fazla maaş alsa da yine “maaşlı işçi” olarak kalmaya devâm ediyor. İyi de 40 yıldır birlikte çalışıyorlar. Birlikte iş yapıyorlar. Gelen mal belli, yapılan iş belli, kazanç belli. İşi zâten birlikte yapıyorlar fakat işçi yine işçi maaşı alıyor, ama dükkan-sâhibi kârın büyük kısmını alıyor ve zamanla işçi yerinde sayarken, dükkan sâhibi zenginleştikçe zenginleşiyor. Şimdi bu doğru bir şey mi?. Bunun kölelikten ne farkı var?. Çünkü aldığı maaş işçinin yeme-içmesine yâni geçinmesine ancak yeten bir paradır. Kölelerin de zâten yeme-içme-giyinme-barınma sorunları olmazdı. Efendilerinin yanında, yeme-içme-giyinme-barınmalarının karşılanması koşuluyla ölene kadar çalışırlardı. Efendiler, kölelerin bu ihtiyaçlarını -biraz da kendilerine laf gelmemesi ve îtibar için- seve-seve karşılarlardı. O hâlde birinin yanında uzun yıllar boyunca maaşlı işçi olarak çalışmak da kölelikten farklı değildir. İslâm, köleliği kaldırmak isteyen bir din olduğuna göre, böyle bir durumu kabûl etmesi imkânsızdır. Bu durumda İslâm ne önerir?. Ne yapılmalıdır?.

Dükkan-sâhibi usta, ya yanında çalışan kişiyi belli bir zaman sonra işine (dükkana değil) ortak edecek ve kazanç eşit olarak bölüşülecek; yada usta, yanında çalıştırdığı işçiye yardım edecek, destek olacak ve işçi de kendine bir dükkan açacaktır. Aksi-hâlde “rızıkta eşitlik” olmaz ve aradaki fark uçurumlaşır ve büyür gider. Patron her dâim patron olarak, işçi de işçi olarak kalır. Birazcık da olsa sermâyesi olmayanlar, her zaman düşük maaşlı bir işçi olarak kalmaya ve birilerinin yanında çalışmaya mecbûr ve mahkûm olurlar. Hâlbuki Allah Kur’ân’da bildirdiği gibi, eşitliğin sağlanmasını emrediyor:

“Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nîmetini inkâr mı ediyorlar?” (Nâhl 71).

Evet; târih boyunca tüm fitneler, gelir-uçurumlarından, yâni “rızıkta eşitsizlik”ten dolayı olmuştur-olmaktadır. Zâten şeytan da başta Hz. Âdem olmak üzere insanları en çok da bu şekilde kandırmakta ve birbirine düşürmektedir:

“Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: ‘Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü (mülkü lâ yebla) haber vereyim mi?” (Tâ-hâ 120).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir