GenelYazarlardanYazılar

İslami Kimliğinin Vahdet Tasavvuru

Yazımızın başlığında kullandığımız kelimeler/ kavramlar ile kastımızın ne olduğunu her bir kelimeyi ele alarak açmakla konuya girmek istiyoruz.

İslami kimlik: İslam’ın temel esaslarını bilinçli bir tercihle kabullenerek ahlak haline getirip, görünür kılmakla kazanılan erdem.

Vahdet: Kelime olarak yalnız, bir ve tek olmak anlamına gelmektedir. Bu kelime hem Allah için hem de diğer varlıklar için kullanılır. Varlıklar için kullanıldığında:

Cins veya tür itibariyle bir olan. Birleşme yoluyla bir olan. Eşinin ve benzerinin olmaması yönünden bir olan. Bölünemeyecek kadar küçük olduğundan bir olan anlamlarına gelmektedir.

Ancak, “El vahidü” ifadesi yüce Allah için kullanıldığı zaman bu bölünme ve çoğalma kabul etmeyen bir birlik, teklik, eşsizlik, denksizlik demektir. Cenabı hak Zümer suresinde:

“Ve iza zükirallahu vahdehu” Allah tek olarak anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalpleri nefretle çarpar, ama Allah’tan başka putlar anıldığı zaman hemen yüzleri güler.” (Zümer 39/45) buyurmaktadır.

“ Vahdet” ifadesi insanlar için sosyal bir kavram olarak kullanıldığında ise, aynı inançtaki fertlerin, toplumların veya devletlerin, belli ilkeler çerçevesinde, bir araya gelerek oluşturdukları birlik ve beraberlik anlamına gelmektedir. (“ Ve inne hazihi ümmetüküm ümmeten vahideten” sizin bu ümmetiniz, bir tek olan ümmettir (Müminun 23/52) ayetinde ifade edildiği gibi.

Tasavvur ise: Bir şeyi zihinde şekillendirme, tasarlama ve düşünce demektir.

Buna göre konu başlığımızın anlamı, “İslamı gönülden benimseyen Müslümanların bir araya gelerek bir tek ümmet, devlet, cemaat meydana getirme projesi veya düşüncesi demektir.

Bir oluşumun vahdet olabilmesi için bir araya gelen fertlerin esasta birleşmeleri gerekmektedir. Bu esasları şöyle sıralamak mümkündür:

a: Düşüncede: Vahdeti isteyen her ferdin düşüncesi İslam, hedefi Allah’ı razı etmek olmalı. İslam’dan başka bir dünya görüşüne asla itibar etmemelidir.

b: Düşüncenin kaynağında: İslam düşüncesini benimseyen kimselerin bu düşüncesini Kur’an’dan ve Peygamberimizin sahih sünnetinden alması gerekir. İhtilaf durumunda da çözüm için gidilecek yerin yine bu ikisi olduğunu, prensip olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

c: Metotta: İslam düşüncesini hayata geçirmek için izlenecek yöntem konusunda da kesin bir birlikteliğin sağlanması gerekir. Bundan kastımız İslamın hayata geçiriliş aşamasında beşeri yöntemlerle mi? (Sistem içi araçları kullanarak mı) yoksa nebevi bir yöntemi mi izleyeceğimizi, işin başında ortaya koymamız gerekmektedir.

Bunun anlamı, bizler Peygamberi sadece namaz kılmada, oruç tutmada ve hac etmede mi örnek olarak alacağız? Yoksa bunların dışında bütünüyle İslamı yaşanır kılmada, Ahlakî, hukuki ve siyasi olarak iktidara taşımada da Peygamberi örnek almamız gerekir mi konusu açıklığa kavuşturulmalıdır.

Çünkü “Vahdet,” Tüm peygamberlerin vurguladıkları ortak dildir. Bir tek Allah kavramı etrafında bir araya gelerek bir bütünlük oluşturmanın ve O’nun ilahlığı dışındaki tüm ilahları reddetmenin ortak adıdır.

Vahdet Tevhit demektir. Tevhit olmadan vahdetin olması, vahdet olmadan da Tevhit düşüncesinin yeryüzünde hâkim olması mümkün değildir. Allah’ın ipine sımsıkı sarılanları harekete geçiren bütünlüğün adı demek olan vahdet; Müslümanların parçalanıp bölünmesinin önündeki en önemli engeldir. Bunun için bu davaya gönül verenlerin bir araya gelerek, “nebevi bir yöntemle” birlikte mücadele etmeleri gerekmektedir.

Elbette böyle ciddi bir meselede birleşmenin de bir takım ilkeleri olacaktır. Her fert bu ilkeler çerçevesinde davrandığı surece başarıdan ve bir araya gelmekten doğacak güç ve kuvvetten söz etmek mümkün olacaktır. Bu ilkeler üzerinde yükseltilmeye çalışılan düşünce, kendisinden beklenilen azami başarıyı ortaya koyacaktır.

Muhammed (as)’ın tek kişiden başlayan mücadelesinin, bir insan ömrünün üçte biri kadar bir zamanda yarımadaya hâkim olması, tarihin kaydettiği en büyük olaydır. Görevi Peygamberden devralan Müslümanlar, 1300 yıl dünyaya nizam vermeye tarihin öznesi olmaya devam etmişlerdi. Son yüzyılda bu bayrak yere düşürülmüş, Müslümanlar da tarihin nesnesi olmuşlardır. Tarih yapmak, tarih yazmak, İslam’ın bayrağını yeniden göndere çekmek için ümmetin el birliği, güç birliği ve gönül birliği yaparak birleşmesine, kaynaşmasına, imanda kardeşler olarak vahdeti gerçekleştirmekte olduğunu bildirmiştir:

(Ey iman edenler!..) “Hep birlikte Allah’ın ipine (kitabına) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.

Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz .” (Ali İmran 3/103)

“Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz.

Ayrıca Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Ve birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 8/45-46)

Ferdi, toplumsal veya kitlesel olarak değişim için yapılacak ilk şey, birleşmeyi hedefleyen her bir ferdin, daha önce nefislerinde olanı değiştirmeleri gerekmektedir. Düzgün ve sağlam bir yapının olabilmesi için, yapı elemanlarının sağlam ve düzgünlüğü nasıl gerekli ise; vahdeti oluşturacak her bir ferdin de, üzerinde birleşmeyi istediği ilkelere uygun düşünce ve davranışın sahibi olması da, bir o kadar önemlidir. Bu konuda yapılacak ihmaller, ilerleyen zaman içerisinde belirli rahatsızlıklara sebep olacağından, ana bünyeyi rahatsız eder. Bu nedenle işe baştan sağlam başlamak gerekmektedir.

Bunu takip edecek ikinci adım ise, neyin üzerinde birleşileceği konusudur. Bu konuda Rabbimizin bize göstermiş olduğu “Allah’ın İpi” nin (Kitabı’nın) üzerinde, Resulullah’ın (as) anladığı gibi bir anlayış ve ilk Müslümanların teslim oluşu gibi bir teslimiyet ile birleşme ve kaynaşmanın olması gerekmektedir. Bu demektir ki Kitap ve sünnet hepimiz için belirleyici olacaktır. Ancak bu iki kaynağa bu toplumun yaklaşımlarını hepimiz biliyoruz. (Radikal, geleneksel, modernis, tarihselci, ılımlı, tasavvufi-Bâtıni ve Sünni şii yaklaşımlar… gibi. ) Böyle bir teslimiyetin ve birleşmenin temini için, yapılması gereken çok şeyin olduğunu da hepimiz görüyor ve biliyoruz. Bunları yapamadığımız için İslam ümmetinin içinde bulunduğu durum, bütün perişanlığı ile önümüzde durmaktadır.

Bir tv programında Müslümanların birleştirilmesinden, birlik ve beraberliğin gerekliliğinden dem vurarak söze başlayan Ali Bulaç’ın bu sözlerine bıyık altından gülen Toktamış Ateş konuşmacıya müdahale ederek şunları söylemişti:

“Ali Bey! Sen bunları çok iyi bilirsin, Müslümanları kimin İslam’ında birleştireceksiniz? Gelenekçilerin İslam’ında mı, Laiklerin İslam’ın da mı, Tasavvufçuların İslam’ın da mı, tarihselcilerin İslam’ında mı, Radikallerin İslam’ında mı, yoksa ılımlı İslam da mı birleştireceksiniz..?” Acı ama görünen gerçek budur. Aralarında Vahdetin, birlik ve beraberliğin en ileri bir boyutta olması gereken Müslümanların bu halde bulunmasını izah etmek oldukça zordur.

İslam dünyasının böyle bir durumla karşı karşıya kalmasının sebeplerine baktığımızda öncelikli olarak şunları söylemek mümkündür:

Birincisi insanın dileyip istediği gibi yapacak yaşayacak bir fıtratta yaratılmış olmasının sonucu olarak insan, zamanın seyrine ve hevasının sesine kulak vererek yaratılış gayesinden uzaklaşmış, ulvi olandan süfli olana evrilerek, bencil ve seküler bir yaşamla buluşmuştur. Fakat bu yaşam ona huzur getirmemiş, bencil bir anlayış ve doyumsuz bir yaşam tarzı ile buluşturmuştur. Dünün “İslamcıları” bu gün başka kulvarlara kayarak seküler sistemi işletmek için sıraya girmişlerdir.

İkincisi, düşünce dünyamızda Allah Teâlâ’nın insana tanımış olduğu sınırları aşarak hem kendi adımıza hem de Allah adına konuşarak birbirimizi yıpratmaya; Şahsi düşüncelerimizi mutlaklaştırarak, kendimizden başka doğru görmez hale geldik. Nerede ayrı nerede birlikte olacağımızı doğru tespit edemedik. Bu da birlik ve beraberliğimize engel oldu.

Üçüncüsü ise, dünyaya egemen olan küresel güçlerin ümmet bilincini kırmak, birlik ve beraberlik anlayışını yok etmek için, uygulamaya koydukları sinsi planlarıdır. Bu yöntem Firavunların halkı zayıflatmak için başvurduğu bir yöntemdir.

“Gerçekten, Firavun, yeryüzünde zorbalığa yöneldi ve halkını sınıflara ayırdı. İçlerinden bir zümreyi güçsüz bularak oğullarını boğazlıyor, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.” (Kasas 28/4)

Günümüz müstekbirlerinin başvurduğu yöntemler de farklı değildir. Tüm dünyada egemen güçlerin müstezaflara uyguladığı yöntem budur. Etnik, bölgesel ve mezhebi tüm farklılıkları körükleyerek, çatışmaya dönüştürmek için ellerinden gelen her türlü imkânı kullanmaktadırlar. Kuzey Afrika’dan Yemene kadar İslam coğrafyasında akan kanın gerçek müsebbibi egemen güçlerdir. Elbette bunun yanında yerli işbirlikçilerin payı da büyüktür. Hiçbir zaman maşa olmadan köz tutulamayacağına göre, yerli işbirlikçileri maşa gibi kullanarak, Müslümanların bağrına ayrılık ateşi koymaktadırlar. Böylece “yılanı düşmanına tuttur. Tutarsa yılandan, tutamazsa,( yılan onu sokarsa) düşmanından kurtulmuş olursun” anlayışıyla hareket etmektedirler. Sonuçta eli yanan da, bağrı yanan da bu bölgenin insanı, bizim insanımızdır.

Bu gafletse de ihanetse de artık yeter diyecek bir kalkışın zamanı çoktan geldi ve geçmektedir. Dünyadaki ezilen halkların artık bu oyunu bozmaları gerekmektedir. Özellikle halkı Müslüman olan ülkelerin üzerine bu konuda büyük bir sorumluluk yüklenmektedir.

Allah Teâlâ’nın ısrarla yapmış olduğu birlik ve beraberlik çağrısına kulak vermelerinin zamanı hala gelmedi mi?.. Çoktan geldi ve geçmektedir. Birde bu ümmetin hakka önderlik etmek gibi bir görevi vardır:

“İçinizden insanları hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.” (Ali İmran 3/104)

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de vardır. Ama pek çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Ali İmran 3/110)

Bu ümmet, bu sorumluluğunu ne zaman hatırlayacak?.. Hala bu ümmetin Allahtan gelen hakikatle gönüllerinin titreme zamanı gelmedi mi?..

Bu vurdumduymazlığın, bencilleşmenin ve dünyevileşmenin bizi getireceği yer asla bizim hayrımıza olacak bir yer değildir. Bunu anlamak için birazcık düşünmek yeterlidir. “Az olsun benim olsun” anlayışının sonucu olarak ümmet “yetmiş iki fırkaya” ayrılmış bir vaziyettedir. Her topluluk kendisini hak ve doğru üzerinde görmeye devam ettiği sürece de, bu hizipleri bir zeminde buluşturmak mümkün olmayacaktır.

Yıllardır bu ümmet için birlikten beraberlikten ve vahdetten bahsedilir, Kuran ve Sünnet üzerinde birleşelim denilir… Fakat Kur’an ve sünnet üzerinde daha iki kelam etmeye başladığınızda, arada aşılması mümkün olmayan engellerin, farklı anlayış ve bakış açılarının olduğunu görürsünüz. O güzel temennilerin, yaldızlı sözlerin, iyi niyet ve samimiyetin bu işi kotarmaya yetmeyeceğini anlarsınız. Yapılmaya çalışılan birlik ve beraberlik binasının inşası için, daha esastan işe başlayarak, köklü bir değişime ihtiyaç vardır. Çünkü bugünkü durum, ümmetin lehine olmaktan çok uzaktır…

Allah Teâlâ ise biz kullarına şu öğüdü vermektedir:

“Ey iman edenler; Allah’tan nasıl korkulması gerekiyor ise öylece korkun. Ve Müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin.” (Ali İmran 3/102)

“Müminler; ancak kardeştirler. Öyle ise iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki; esirgenesiniz.” (Hucurat 49/10) hükmünü yeniden, yeniden hatırlayıp, hatırlatarak gereğini yapmaya çalışmalıyız. Allah’ın ta’zirine değil müjdesine muhatap olmak için daha çok gayrete, sabır ve metanete, feragat ve fedakârlığa ihtiyacımız vardır.

“Şüphesiz ki bu ümmet, tek bir ümmet olarak, sizin ümmetinizdir. Ben de sizin rabbinizim. Ben’den korkun” denilmesine rağmen insanlar;

“Kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi. Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.” (Müminun 23/52-54

Bu inzara muhatap olmamak için bu ümmetin her bir ferdinin yeniden düşünmesine ihtiyaç vardır. Çünkü bu güne kadar ayrı olmanın zilletini yaşamaktan başımızı doğrultamadık. Yeniden İzzet için Vahdete ihtiyacımız vardır. Arzu edilen vahdetin olabilmesi için şu üç şeyin gerçekleşmesi gerekmektedir:

1: Müslüman fertlerin gönüllerinde olması gereken vahdet:

Bundan kastımız her ferdin gönlünde bu güne kadar yer etmiş olan, mezhebi ve meşrebi anlayışlardan, tarihi tartışmalardan kurtularak, arı duru bir İslam arzusuyla, Kur’an’a ve Peygamberimizin (as) sahih sünnetine bakarak, kendi el emeğiyle gönlünde vahdet anlayışını inşa etmesidir. İnsanların etnik kökenlerine, renklerine ve dillerine bakmadan; iman paydasında eşitlendiğini gönülden kabul edecek olgunluğa ulaşması.

2: Her mezhebin, meşrebin, görüş ve düşünce ekollerinin düşünce dünyasında olması gereken vahdet:

Zamanımız itibariyle ümmetin kaç fırkaya bölünmüşlüğü malumdur. Fakat, olayın vukuu yeni değil, Peygamberimizin vefatıyla başlamış, artarak günümüze kadar gelmiştir. Bunların her biri kendisini İslam’a nispet ettiği sürece bu ümmetin bir parçası olmaya devam edecektir. Bunca farklı anlayışta olan her bir ferdin ve her bir topluluğun “imamından” cemaatine varana kadar şu anlayışa ulaşması gerekmektedir:

“Benim düşüncem doğrudur, yanlış olma ihtimaliyle beraber. Başkalarının düşüncesi bana göre yanlıştır doğru olma ihtimaliyle beraber.” Çünkü insanların açık bir nassa dayanmayan görüş ve düşüncelerinin tümü kesinlik ifade etmez. Hepsi bir içtihattır içtihatlar ise galip zandan ibarettir. Çünkü sübut ve delaleti kesin olan ayetlerle belirlenmiş bir konuda içtihat yapılmaz. (Mevrudun nas da içtihada mesağ yoktur.) O ayete veya sahih sünnete tabi olunur. Delaleti zanni olan Nasların delaletinde veya hakkında nas olmayan konularda içtihada başvurulur. Her müçtehidin hata yapması da isabet etmesi de daima ihtimal dâhilindedir. Bu nedenle her görüş sahibi kendine hak gördüğü şeyi başkasına da hak görmek ve kendi dışındakilere de hak vermek zorundadır.

3: Küresel ölçekte ve ümmet bazında kendisini İslam’a nispet eden, doğrusuyla eğrisiyle tüm gurupların cemaatlerin ve ulusların iştirakiyle oluşturulacak olan vahdet:

Bu tür bir vahdet anlayışında asgari müşterek olarak, Allah’a, Peygamberlere, kitaplara, meleklere, ahirete iman eden ve mensubiyet anlamında bir üst kimlik olarak kendisini İslam’a nispet eden herkesi kastediyoruz.

Bu günün dünyasında tüm Müslümanların böyle bir şuura şiddetle ihtiyaçları vardır. Sudan bahanelerle tefrikaya düşen Müslümanların hali pürmelâli yürekler acısı bir durumdadır. Çıkar odaklı bir anlayış üzerinde birleşen batı dünyası; dünyayı talan ederken; malları yağmalanan, kanları akıtılan, iffet ve şerefleri heder edilen hep Müslümanlar olduğunu görüyoruz.

Müslümanların yumuşak karnı olan görüş ayrılıklarını, mezhep farklılıklarını sivrilterek Müslümanları birbirine kırdıran batı, bu gücünü batıl da olsa, aralarında sağlamış oldukları vahdetten aldığı gerçeğini gözler önüne seriyor. İşte bu gerçeği kendilerini İslam’a nispet eden Şii’siyle, Sünnisiyle her anlayıştaki Müslüman’ın anlaması ve gereğini yapması gerekmektedir.

Rahmetin, bereketin, gücün ve izzetin ümmetin birleşmesinde; güçsüzlüğün, zilletin ve ezilmenin de tefrikada olduğunu artık anlamamız gerekmektedir. Bu perişanlık bu ümmetin kaderi olmamalı. İnanıyoruz ki, tövbe edip halimizi düzelttiğimizde, Allah’ın merhameti ve nusratı bu ümmetin üzerine olacaktır. Allah Teâlâ’nın geçmiş toplumlara uyguladığı yasası şudur:

“Biz, Kitap’ta İsrail oğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik. Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir sözdü. Sonra sizi tekrar o istilacılar üzerine galip kıldık ve size mallarla ve oğullarla yardım ettik. Ve toplum olarak sizin sayınızı artırdık.”

“Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince, yüzlerinizi üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları ve ilk kez girdikleri gibi yine Beyt- i Makdis’e girmeleri, ele geçirdikleri yerleri mahvetmeleri için onları tekrar göndereceğiz. Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama siz (azgınlığa) dönerseniz Biz de (sizi yeniden cezalandırmaya) döneriz. Cehennemi, inkârcılara bir zindan kılmışızdır.” (İsra 17/4-8)

Bu yasa her ümmet için kıyamete kadar baki olan bir yasadır, Allah’ın toplumlarla ilgili olan Sünnetullahı’nın işletilmesidir. Bu nedenle kendimizi ve toplumumuzu bundan müstağni zannetmeyelim. Eğer yapıp ettiklerimizle helâk edilen bir topluluğun durumuna düşersek, bizim için de Allah’ın sünneti farklı olmayacaktır. Bu güne kadar olmadığı gibi!..

Gerçekten iman eden bir toplum için ümit kapısı hiçbir zaman kapatılmamıştır. Her hal ve kârda açtığı bir kapı bulunmaktadır.

“Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru ve en sağlam yola iletir ve salih amel işleyen müminlere büyük bir ecir olduğunu müjdeler.” (İsra 17/9)

“Allah, Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak vermiştir. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dini ayakta tutun. Ona bağlı kalın ve onda ayrılığa düşmeyin. Putperestleri çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yöneleni de doğru yola eriştirir.” (Şura 42/13)

Ümmetin kurtuluşu işte bu reçetededir. Eğer gerçekten kurtuluş istiyorsak, bütün samimiyetimizle yüzümüzü Allah’a dönerek onun razı olacağı şekilde inanmalıyız ve onun istediği gibi yaşamalıyız. Söylediklerimiz ve inandıklarımız sadece dilimizde değil gönlümüzde, işimizde, kısaca yaşadığımız hayatımızda olmalıdır ki; Allah’ın rahmeti, bereketi ve yardımı bu ümmetin üzerine olsun!..

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir