GenelYazarlardanYazılar

İstişare Şura Ve Çoğulculuk

Hazreti peygamberin hayatta iken uyguladığı nassa aykırı olmayan her tavrın yansımalarını bugünün İslam dünyasında göremiyoruz maalesef…

Şia’nın naslara dayandırdığı dayatmacı” imamet” teorisi ve Sünniliğin de “yönetimin Kureyş’e ait olduğu” tezi arası fasit bir dairede yüzyıllardır dolanıp duruyoruz.

Oysa tarihi ne Şia yazdı ne de Sünnilik.

Kim güçlü ise hangi kabilenin savaşçısı çoksa o halife oldu…

Halife öldüğünde yerine varsa oğlu geçti; yoksa da başka bir yakını…

Hülasa nebinin vefatının ardından bin beş yüz yıl geçmesine rağmen İslam dünyasında bugün dahi “İslam’a dair siyasal bir sistemin nasıllığı konusu” hala kafa karıştırmaya devam ediyor…

***

Allah resulü, vahiy olmayan konularda ashabıyla istişare eder ve çoğunluğun fikrine saygı duyardı. Farklı düşündüğü konularda bile bu böyleydi.

Hakkında nas olmayan konularda sahabesi ile istişare etmek ve onların çoğunluk olduğu fikirlere uymak onun önceliğiydi.

Uhud’da kendisi gibi düşünmeyen sahabenin “düşmanı şehrin dışında karşılama” fikrine tereddütsüz uymuştu.

Ve o; hayatı boyunca önemli birçok kararı ashabıyla istişare edip tek tek desteklerini alıp onaylayarak hareket etti.

Ne istişare ne de biat esnasında hiç kimseyi hiçbir şekilde baskı altına almadı ve zorlamadı.

Onun zamanında insanlar iman edip etmeme konusunda hür olduğu gibi, iman ettikten sonra da alınan kararlara katılma ve o kararların sonuçlarına uyma konusunda tamamen serbestti.

Nitekim alınan kararlara mazeretsiz uymayıp savaşa katılmayan ya da yarı yoldan dönenlere bir süre konuşmama gibi bir tavır almanın dışında hiçbir müeyyide uygulamadı.

O günün Arap toplumunun İslam’a muhalif olmayan gelenek ve örflerini değiştirmeden uygulamaya devam ederken değişimi de ihmal etmedi.

Devlet başkanı ve toplumu ıslah eden bir idareci sıfatı ile hakkında vahiy olan konularda değişikliğe giderken, hakkında vahiy olmayan konularda hali hazırdaki örf ü, geleneği uyguladı.

Hicret sonrası ilk icraatlarından biri Medine’de tüm din/ kabile toplumsal çevrelerin üzerinde mutabık oldukları bir anlaşma yaparak bazılarınca dünyanın ilk anayasal belgesi de kabul edilen bu sözleşmeyi, adalet temeline dayandırmak olmuştu.

O Medine ahalisine şu soruyu sormuştu: “Siz bizimle barış ve adalet temelinde yaşamayı mı, yoksa düşman bilip savaşmayı mı seçiyorsunuz?

Bu soru Müslümanların başkaları üzerinde baskı veya egemenlik kurma niyetlerinin olmayışının delilidir. Zira İslam inancının temeli insanların birbirlerine ancak eşit, paydaş ve kardeş olabileceğidir; egemeni değil…

Bundan şunu anlamalıyız ki, doğru ve yanlış belli olduktan sonra insanın yanlışı seçme hakkı vardır ve bunu kimse engelleyemez…

Buna, Allah’a inanıp inanmamak konusunda dâhil.

“Gerçek şu ki biz insanı bir sıvı karışımından yarattık. Özgür iradeleri ile yapacakları şeyler ortaya çıksın diye; kendisini iştir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör…”  (İnsan, 2-3)

***

“Hz. Peygamber, Medine’ye yerleştiği ilk andan itibaren şehrin iç barışını ve güvenliğini sağlamak için elinden gelen hiçbir şeyi esirgemedi. Medine’yi oluşturan; Müslüman, gayrimüslim, Arap, Yahudi bütün kesimlerle şehrin durumunu istişare etmek üzere toplantılar yaptı. Bu istişareler sonucu taraflar şehri, Hz peygamberin liderliği İslamın üstünlüğü üzerinde uzlaşarak ortak bir sözleşme (anayasa) çerçevesinde yönetmeye karar verdiler. Bugüne kadar bizlere eksiksiz şekilde ulaşmış olan bu toplumsal mutabakat, İslam’ın ilk idari ve anayasa modeli olduğu gibi aynı zamanda yeryüzünde bilinen ilk yazılı anayasa olma özelliğine de sahiptir.” (1)

“Burada Peygamber (as)’in yaptığı tamamen bu doğal duruma uymasından başka bir şey değildir. Anlaşmazlıkların Hz. Muhammed’e sav götürülmesi ise, bir hâkimiyete değil, hakemliğe işaret eder. Tarafların Hz. Peygamber’in adaletine güvendikleri anlamına gelir. Burada Hz. Peygamber’in yaptığı şey, ortak müşterekleri olan bir toplumun ortak işlerini yürütebilmek tümünü ortak ve adil bir şekilde mutabık kalınan bir sözleşme etrafında toplamak ve örgütlemektir. (2)

“Hz. Peygamber’in kendi “egemenlik” alanı dışındaki diğer devlet/kral ve beyliklere gönderdiği mektuplarda da aynı adil bakış açısı söz konusudur. Yemen, Bahreyn ve Umman’da İslam’ı kabul eden Arap Krallıkları olduğu gibi muhafaza edilmiş ve onların iç işlerine müdahale edilmemiştir.”  (3)

***

O halde şunu diyebiliriz:

“İslam nas olmayan tüm konularda istişareye dayalı şurayı öngören, adil bir yönetim şeklidir… “

Dolayısı ile yönetim sürecinde günün teknoloji ve imkânları dâhilinde hiç kimsenin süreçten dışlanmadığı, toplumsal genelin seçim hakkını zorunlu gören ve aynı toplumda yaşayan tüm bireylerin seçim sürecinde yer aldığı, kamusal alanla ilgili söz söyleme hakkının herkesin olduğu bir siyasal sistemdir…

Zira fıtrata uygun hukuk gereği herkes, hak olarak doğduğu gibi, siyasal olarak da eşit hak ve statüye sahiptir. İnsanların doğuştan edindiği; yaratıcının doğuştan verdiği sonradan alınamaz ve devredilemez haklar vardır ve bunlar insan fıtratında yaratıcının yani Allah’ın takdir ettiği doğal bir düzendir.

Bu fıtrata uygun hukuktur…

Bunlar yani insan olarak hakları , ilahi hukuktan kaynaklanan, hiçbir şekilde sonradan alınamaz ve devredilemez haklardır…

Kur’an bu konuda yeterince açıklayıcıdır:

“ O halde sen Allah’ı birleyen olarak yüzünü dosdoğru bu dine çevir; Allah’ın fıtratına (sünnetine, tabiat kanununa). İnsanları ona göre yarattığı o fıtrat kanununa. Allah’ın tabiat kanununda hiçbir değişiklik olmaz! İşte dosdoğru din budur! Fakat insanların çoğu bilmiyor…” (Rum, 30)

“Şüphesiz Biz insanı en güzel tabiatta yarattık…” (Tin, 4)

O halde her insanın yanlışı seçme hakkı vardır diyebiliriz:

“Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?” (Yunus, 99)

***

“Şura konusu ise, sanıldığı gibi idarecinin bilmediği veya başka görüşlerden istifade etmek istediği zamanlarda başvurabileceği bir durum değildir. Yine şura, idarecinin keyfine bırakılmış isterse başvuracağı, istemezse hiç de başvurma gereği duymayacağı bir konu da değildir. Şura, yasal ve kurumsal bir zorunluluktur ve idari sürecin zorunlu bir organıdır. Yöneticinin şura kararlarına uyma zorunda olduğuna dair en güzel örnek, Hz. Peygamber’in Uhud savaşındaki tavrıdır. Resulullah, hiç istemediği halde, istişare sonucunda ulaşılan karar doğrultusunda hareket ederek, meydan savaşı yapma görüşünü onaylamıştır. (4)

Mevdudi, “Onların işleri aralarında istişare iledir…” (Şura, 38) ayetini açıklarken; “İstişarenin terk edilmesini, Allah’ın nizamına karşı gelmek olarak değerlendirir; ortak yapılması gereken işlerde hiç kimsenin kendi keyfine göre karar verme hakkı yoktur. Karara bağlanacak bir meseleyle ilgili olan ve karardan etkilenecek herkes mesele hakkında aydınlatılmalıdır der ve devam eder: “Bu (şura), müminlerin en iyi özelliklerinden kabul edilir. Öyle ki bu husus Al-i İmran 159’da “emir” şeklinde beyan edilmiştir. Dolayısıyla, İslam toplumunda istişare yapmaksızın işleri yürütmeye çalışmak sadece cahillik değil, Allah’ın nizamına karşı gelmektir… Toplumsal sorumluluk alacak olan kimseler, halkın onayıyla seçilmelidirler. Halk hiçbir korku duymadan, hiçbir baskıya maruz kalmadan ve serbestçe seçebilirken, seçilme durumunda olanlar da gayri meşru metotlara (Örneğin, rüşvet, hile, tehdit vs.) başvurmamalıdırlar… Toplumun başındaki liderin şura heyeti, o toplumun güven duyduğu kimselerden oluşmalıdır. İstişare esnasında şura heyetine mensup temsilciler, tercihlerini iman, ilim ve samimiyet çerçevesi dahilinde kullanmalıdırlar. Tercihlerini hakça/adil yapabilmeleri için baskı, rüşvet, grup çıkarlarından etkilenmeden, kendi inandıkları ve bildikleri doğrultuda hareket etmelidirler. Şayet onlar tercihlerini bu şekilde kullanmayacak olurlarsa, mezkur ayeti ihlal etmiş olurlar… Nitekim Allah, sadece “Onların işleri aralarında istişare iledir” demekle kalmamış ve “Yapacağın işler hakkında onlarla istişare et” diye emretmiştir…” (5)

***

O halde Allah resulünün uygulamaları çok açık ve nettir.

Kamusal alan o toplumda yaşayanların tümüne ait ortak bir alandır ve o alanla ilgili söz söyleme hakkı eşit şekilde herkese ait olmalıdır.

Bunun harici, bir hak gaspıdır.

Bir kişinin, bir kabilenin veya bir zümrenin, topluma rağmen toplumu yönetmeye kalkışması, hem hukuk, hem ahlak ve hem de İslami açıdan gayri meşrudur.

Zira herkes ahseni takvim olarak doğduğu gibi, siyasal olarak da eşit hak ve statüye sahiptir.

İslam, insanı insanın emrine vermez; bilakis, insanı insanın emaneti görür.

İnsanlar arasında hiyerarşiyi değil, eşitliği öngörür.

Ortak problemlerin istişareyle çözülmesini emreder.

Sorunun tarafı olan hiç kimseyi istişare sürecinin dışında tutmaz.

Yönetimde rızayı (biat) esas alır.

Hz. Peygamberin önemli birçok kararın arifesinde, ashabıyla istişare etmesi ve bunun 1500 yıl önce krallar ve melikler döneminde uygulaması çok değerlidir.

O insanların tek tek biatlarını aldı, rızayı gözetti, Müslümanlar dışındaki tüm diğer unsurlarla toplumsal her konuyu istişare etti ve onlarla beraber hak üzere adil bir yapıyı esas aldı. ( Medine Vesikası) .

Vefatı sonrası halifenin belirlenme şekli, ilgili tüm kesimlerin katılımıyla yapılmış olmasa da o gün için toplumun ileri gelen söz sahiplerinin mutabakatının alınmış olması önemlidir.

Sonrası ise (ilk dört halife sonrası) tamamen bir yırtıcı krallar devridir.

Seçim ve şuradan tekrar bir cahiliyeye geri dönüş, tekrardan bir krallıklar çağına yöneliş, bir hilafetten saltanata evriliştir…

Ve hiçbir şekilde İslami sayılabilecek bir seçim ya da yönetim şekli değildir…

“Onlar, Rablerinin çağrısına uyarlar ve namazı dosdoğru kılarlar. İşlerini birbirlerine danışarak yaparlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayırda harcarlar…” (Şura, 38)

Selam ve dua ile…

 

Notlar:

(1) Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi. 2003, c.1, s.189.

(2) Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, 2003, c.1, s.190-193.

(3) Osman Güner, 1997. Resulullah’ın Ehl-i Kitap’la Münasebetleri, Fecr Yayınları, Ankara.

(4) Celaleddin Vatandaş, (2009). Hz. Muhammed’in Hayatı ve İslâm Daveti, Pınar Yayınları, c.2, s.145-146.

(5) Mevdudi, Tefhîmu’l- Kur’ân, İnsan Yayınları, c.5, s.244-247.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı