GenelYazarlardanYazılar

İzzet ve Şeref Kimin Yanında?

İslam hayat dinidir. İslam’da insan şerefli/mükerrem bir mahluktur. Bu bağlamda insan hayatı kutsal ve dokunulmazdır. Haysiyetli bir yaşam için insanın onurunu, şeref ve itibarını koruması en başta gelir. Bu değerlerin tamamının ifadesini kendisinde mündemiç edip koruyan “izzet” kavramıdır. “İzzet”in kelime anlamı insanın mağlup olmasına engel olan şeydir. ‘Sözlükte “güçlü ve üstün olmak, galip gelmek, saygın olmak” gibi manalara gelen izz kökünden isim olan izzet bu anlamları yanında bir kimsenin başkaları karşısında bedensel, psikolojik, ekonomik, sosyal statü vb. yönlerden güçlü, etkin ve saygın olması, baskı altına alınamaz bir konumda bulunması durumunu da ifade eder ve “âcizlik, alçaklık” manasındaki zilletin karşıtı olarak kullanılır’ (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ʿİzz” md.; Lisânü’l-ʿArab, “ʿİzz” md.).

“İzzet’te” yüklenilen anlamların korunabilmesi; aşınıp-yıpratılmasına, sündürüp-esnetilmesine, sulandırılıp-gevşetilmesinin önünün alınabilmesi ancak tavizsiz likle mümkündür. Bu türden deformasyonu önleyebilmek için, diklenmeden, temel değerlerinden ödün vermeden dik durmakla mümkündür. Dik durmaktan kastımız; hır gür çıkaran, hemen kavga eden, çepellik/diklenmek değildir; ödünsüz inandığını savunmak, geri adım atmadan, yaşama ve yaşatma mücadelesi vermektir.

İnsanın, insanlık şeref ve haysiyetini koruması ancak izzetli olmasına bağlıdır. Çünkü izzet’in zıddı zillettir. Saygın bir insandan beklenen izzet ve itibarını korumasıdır. Bu da ancak İslam Dininin ana maksatları olarak ifade edilen makasıd-i diniye, yani beş ana prensip, bu beş şeyin korunmasıyla mümkündür; din, hayat, akıl, mal ve nesildir. İnsan bunların izzetini korumakla yükümlüdür. Dünya ve ahiretin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. Bu ise ancak Allah’a iman etmek, inancın ispatı mahiyetinde de hayatını O’nun emir ve yasaklarına göre düzenlemekle mümkün olabilir. Şirk, küfür, nifak, isyan ise insanı zillete düşürür. Mümini izzetli kılan ise imanıdır. Bundan dolayıdır ki kendisini küçültücü, izzetini zedeleyici her türlü söz ve fiilden uzak durup, kaçınmalıdır.
İzzetli olmak kibirli olmak değildir.

Kibir ile izzet ayrı ayrı kavramlardır. Şekil olarak birbirlerine benzer gibi görünseler de mahiyet olarak farklıdırlar. Kibir; kişinin sahip olduklarıyla kendisini büyük görmesi, böbürlenmesidir. Ne olduğunu unutması, acziyetinin farkında olmaması, haddini bilmeme, hak ve hakikat karşısında izzet-i nefs yaparak karşı durmasıdır. İzzet; varlığının farkında olan, vakarından ve onurundan ödün vermeyen, olaylar karşısında her şeye hak ettiği kadar, hakkını veren şahsiyetli duruşun adıdır.

‘İzzet kelimesi Allah ve müminler hakkında olumlu bir anlam ifade ederken inkârcı ve münafıklar hakkında kullanıldığında onların İslam, Kur’an ve gerçekler karşısında bilinçsizce kapıldıkları kibir, gurur, inat ve öfke duygularını, bu duyguların etkisiyle işledikleri kötülükleri sürdürmelerini anlatır. Mesela Sad suresinin başında (38/2) Kur’an’ın irşad edici önemine dikkat çeken ayetin arkasından inkârcıların Kur’an karşısındaki olumsuz tavırları, “İnkâra sapanlar izzet ve sapkınlık içindedir” şeklinde ifade edilir. Bakara suresinde (2/206) münafıkların karakteristik davranışlarına dair bilgi verilirken böylelerine Allah’a saygıyla itaat etmeleri tavsiye edildiğinde izzet duygularının kendilerini günaha sevk ettiği belirtilir. Râgıb el-İsfahânî bu âyetteki izzeti “yerilen anlamıyla öfke ve sertlik” şeklinde açıklar. Fahreddin er-Râzî de aynı kelime-yi “kibir, cehalet ve delilleri kavrama yoksunluğu” olarak izah eder.’ Bir kimsenin sosyal statüsüne aldanıp böbürlenmesi ve bu yüzden nasihatlere kulak asmaması, başkalarından üstün olduğu vehmine kapılması. Bu kanaate “kendini büyük görme” (izzetü’n-nef), bu duygunun etkisiyle olumsuz davranışlarda bulunmaya da ‘tekebbür’ denir.

Kişi izzet ve şerefi, sahip olduğu dinden ve temsil ettiği, inanıp bağlandığı yüce değerlerden gelen bir güç ve onurun ifadesi olarak görmelidir. İnsan, İslam’dan ve onun kazandırdığı değerlerden uzaklaşması halinde izzetten de yoksun kalır. Çünkü izzet sadece Allah’a mahsus olup (en-Nisâ 4/139; Fâtır 35/10) müminlerin, Allah resüllerinin sahip olduğu izzet ilâhî bir lütuftan ibarettir.

Şeref kelimesi sözlükte, Başkalarının gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer, onur, yükseklik, büyüklük, yüksek mertebe, insanlar arasında geçerli ve makbul olma, cenab-ı Hakka itaat ve yüksek hizmeti ile çok ihsana kavuşma demek olup, gerçek şeref, yalnız İslam’dadır. “İzzet ve şeref isteyen, bilsin ki, izzet ve şerefin tamamı Allah’ındır.” (Fatır 10)

Çünkü izzet ve şerefi başka yerde arayanlar, onları kaybettiklerinde onlara zillet ve hüsrandan başka bir şey kalmaz. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki gerçek/hakiki “izzet ve şeref” dünyalık herhangi bir şeyde değildir; soy sop, makam mevki, diploma kariyer, mal mülk, güç kuvvet… İman ile elde edilen izzet bunların hepsinin üstündedir. İzzeti Allah’tan başkasının yanında aramak imanda zaf-ı olan kişilerin yapacağı şeydir. Bu bağlamda kâfirleri dost edinmenin sonu da hüsrandır.

“Onlar müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenlerdir. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Gerçekten izzet bü¬tünüyle Allah’ındır.”(Nisa 139)

Böylece yüce Allah izzetin kendisinin olduğunu, onunla dilediği kimseyi aziz kılıp dilediği kimseyi de zelil kıldığını bize haber vermektedir. “De ki, mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz, şerefli; dilediğini de zelil edersin.” (Al-i İmran 26) Bu ayetin açılımında şunları söyleyebiliriz; Allah insana hem mülk hem de izzet ve şeref verir (Süleyman (as) gibi) Allah insana mülk verir ama izzet ve şeref vermez (Karun, Firavun vb gibi) Allah insana İzzet ve şeref verir ama mülk vermez (Fakir müminler bu kapsamda). Allah’ın mülkte ve izzet’te vermediği (Kâfirlerin tamamı bu kapsamda).

İman başlı başına bir güçtür, bu gücün farkında olanlar bütün bir dünya bir araya gelse onları korkutup, sindirip zelil edemez. “İnsanlar onlara: “Düşmanlarınız size karşı ordu topladı, onlardan korkun.” dediklerinde, bu, onların imanını artırdı ve şöyle dediler: “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.”(Al-i İmran 173)

Bu iman, dünyanın bütün güçlerinin, bütün kuvvetlerinin karşısında durabilmek için yeter şarttır. Sorunlu olan imanımızdan kaynaklanan zafiyetler; Allah’a güvenmeme, Allah’ tan korkar gibi başka şeylerden korkma, İzzet ve şerefi başka yerlerde arama, eşyayla olan ilişkimiz ve ahireti uzak görme… zaaflarımız bizi zelil eylemiştir.
Allah ile olan ilişkimizin sorunlu oluşu; bizi başkalarının gözünde çör çöpe döndürmüş. Dünyanın her yerinde ezilen, hakları gasp edilen, yeraltı ve yerüstü değerleri/madenleri yağmalanan, herkes tarafından horlanan ayaklar altında ‘paryaya’ döndürmüş ve her geçen gün daha zelil daha hakir duruma düşmekteyiz…

Biz Müslümanlar Kur’an’ın bizden istediği gibi, iman-i bir duruşu elde etmediğimiz müddetçe düştüğümüz bu zilletten kurtulma yolu yoktur. Çünkü bu Kur’an; “Bu şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.” (Hakka 40, Tekvir 19) Bu Kur’an bizim kim/ne olduğumuza bakmaz, Allah ile olan ilişkimize bakar onun ölçüsü de takvadır. “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve ‘birbirinizi tanımanız ve tanışmanız’ için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.” (Hucurat 13) Eğer biz takvalı olur, Allah ile ilişkimizi düzeltir ve O’na saygıda kusur etmez isek, o zaman şerifli ve izzetli olacağız, ahirimizde de umduğumuz şerefli yere nail olacağız. “Uzak durmanız emredilen büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz.” (Nisa 31)

Bugün Müslümanım diyenlerin Allah’a güven, teslimiyet ve bağlanma sorunu var!

Büyük şeyleri, küçük çıkarları karşılığında feda etmeleri bundan kaynaklanmaktadır. Küçük çıkarlar; toplumdan soyutlanma ve kınanma korkusu, makam mevkii karşılığı kendine ve inancına yabancılaşma, para mal mülk karşılığı dünyevileşme, zalim iktidarlardan beklentiye girme, zulmüne ortak olma ve Allah’tan uzaklaşma, çünkü zalim sizi zulmüne ortak etmediği müddetçe sizden razı olmaz. Zalime yanaşmış sanınız o zulümden de size mutlaka bulaşır. Bu bağlamda zulmü icra etmeye aday olan siyesi partilere bunlar neden yanaşırlar; Tarikat şeyhleri, cemaat liderleri, hocalar, abiler, üstatlar… kendilerinden olmayan, Allah ve resulüne savaş açmış olan iktidarlara ve bunları ayakta tutan unsurlara niye yakınlık duyarlar? Tavizsiz mümin olamayışımızın can alıcı noktalarıdır bunlar. Yenilgiyi kabullenmiş, baskılar karşısında sinmiş, Aşağılık psikolojisiyle gardiyanından medet ummaktadırlar. İnsanın inandığı değerlerden dolayı kendisini zora sokan, ezen/üzen şartları kabullenmesi, benimsemesi hatta savunması, sıkıntıya sokan koşulları oluşturan nedenleri bile bile görmemesi, ezilmesine rağmen ezenin yanında yer alan ‘mankurtlar’, kendileri deforme oldukları gibi arkalarından sürüklediklerini de bozmakta onlara da adeta Stockholm Sendromu yaşamaktadırlar.

Allah ile ilişkimizi mümince tanzim etmek zorundayız.

Allah’a savaş açan, hükümlerine boyun eğmeyen şeytani güçlerin yanında olmaktan rahatsız olmayan, iktidarlar ve bu iktidardan nemalanma, gelecek beklentisi/endişesi, onlardan izzet ve ikbal bekleyen, kifayetsiz, muhteris ve izzetsiz. Müminlere karşı ceberrut, kâfire karşı zelil Müslüman görünümlü münafık tipler; ABD, AB, Rusya ve Çin’ nin kuyruğundan ayrılmayan, onların her isteğini emir telakki edenler, onlara yaranmak için kendi halkına zulüm edenler, yeryüzündeki fesat ve ifsatlarına yardım ve yataklık edenler, adına İslam ülkeleri denilen gasıb iktidarlar, keş ke ne kadar zelil olduklarının farkına varabilselerdi.

Mümin olamayan Müslüman kitlelere Allah yardım etmez. İzzeti Allah katında arayan Müslümanlar, mümin olma vasfına sahip olanlardır. Çünkü Allah izzeti ve şerefi bunlara vermiştir: “Dediler ki, ‘Andolsun, Medine’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır.’ Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah’ın, O’nun Resûlü’nün ve müminlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar.” (Münafikun 8)
İslam azizidir, müezezdir. O’na sahip çıkanları aziz ve müezez eyler. Ona da sahip çıktığımız iddiasında bulunanlar olarak bilmeliyiz ki, izzet oturup beklemekle gelecek şey değildir. O sağlam iman ister, gayret ister, samimiyet ister, fedakârlık ister… oturup yan gelip yatmakla gelmez. Allah resulüne atfedilen söz son sözümüz olsun. İzzeti Allah’tan başkasının yanında arayan bir topluluğu söz konusu ederek şöyle buyurulmaktadır.

“Her kim dünya ve âhirette aziz olmak istiyorsa, aziz olana itaat etsin.”(Deylemî)


İstifade edilen kaynaklar:
1- Kur’an’ı Kerim
2- Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât
3- TDK Sözlüğü
4- Ansiklopedik Kur’an Kavramları, 6. cilt (Ahmet Kalkan)
5- TDV Ansiklopedisi

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir