GenelMektuplara Cevap

Kur’an’ı kerimi öğrenmek Arapça öğrenmek midir?

SORU: Gittiğim camide Cuma vaazı konusu Kuran-ı Kerim öğrenilmesi idi. Çocuklar yaz kurslarına davet edildi.Ülkemizde Diyanet İşleri Kuran-ı Kerim öğrenmeyi Arapça okumak olarak açıklıyor cemaate. “Kim Kur’an’ı okumayı öğrenir, arkasından da ezberler, ezberlediği Kur’an’ın emirlerine uygun şekilde yaşarsa, o kimseyi Allah, ezberleyip amel ettiği Kur’an hürmetine Cennet’ine almakla kalmaz, ayrıca akrabalarından Cehennem’e gitmesi kesinleşen on kişiye de şefaat edip kurtarma izni de verir!..”
Bu hadisi örnek verdi. Hadis sahih olsa bile. Burada Kuranın anlamını kavramanın öneminden bahsettiği apaçık anlaşılıyor. Ama Diyanet vaazında böyle açıklamıyor. Arapça okumak olarak açıklıyor. Zaten uygulaması da Arapça okumak yönünde. Sabah namazlarından önce de Arapça Kuran okunuyor. Diyanet Kuranın anlamının öğrenilmesinin önemini bilmiyor mu? Yoksa bir kasıt mı var. Anlayamıyorum.  Bir yıl önce falan bu konuda mesaj attım Diyanete ancak cevap gelmedi. Bu konularda düşünceleriniz nedir acaba? Yukarıdaki verilen hadiste anlatılanlar doğrumudur?

 

CEVAP: Nakletmiş olduğunuz hadiste iki konu var. Birinci bölümdeki şart :“Kim Kur’an’ı öğrenir ve öğrendiği Kur’an’ın emirlerine uygun yaşarsa cennete gider.”

Bu doğru bir ifadedir. Allah kitabını insanlara rızasını kazanmanın yolunu öğretmek için göndermiş olduğunu ve kurtuluşun bu kitaba uymaktan geçtiğini birçok ayeti kerimede belirtmiştir..(Zuhruf 43/43-44) Ayrıca Peygamberimiz elçiliği süresince insanlara bu kitabı okuyup anlatmış; İnsanların hayatlarını bu kitaba göre yaşamaları için sürekli Kur’an’la öğüt vermiştir.  Zira Kur’an’ın insanlara öğüt almaları için gönderildiği açıkça bildirilmiştir.

”Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mudur?” (Kamer 54/ 17, 22, 32, 40) ifadeleriyle durumun önemine işaret etmiştir. Bu nedenle hadisin bu kısmı Kur’an’la örtüşmektedir.

İkinci kısımdaki “cehennemliklere şefaat etme” konusu ise, bir doğrunun peşine ilave edilmiş büyük bir yanlıştır. Kur’an “şefaat düşüncesini” müşriklerin inancı olarak ele alır ve reddeder. Allah, şefaatin tümüyle kendisine ait olduğunu bildirir:

“Yoksa putperestler Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: «Onlar bir şeye sahip olmadıkları, akıl da edemedikleri halde mi şefaat edecekler?» De ki: Bütün şefâat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı o’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer 39/43-44) Bu nedenle Allahtan başkasının şefaat etmesi söz konusu değildir.  Bunlar ne amaçla yapılırsa yapılsın doğru bir anlayış olmaktan uzaktır.

“Kur’an okumaktan, öğrenmekten” kastedilene gelince o da başlı başına bir garabettir. Okumayı ve öğrenmeyi sağdan sola Arapça harflerle yazılmış olan bir yazıyı okumak ve bunu okumayı öğrenmek olarak anlayıp anlatmaktadırlar. Böylece Allah’ın bir hayat rehberi olarak göndermiş olduğu kitabı, anlamadan baştan sona okuyup bitirmeyi en büyük sevap ve kurtuluş vesilesi olarak sunmaktan çekinmemektedirler. Halkımızın kafasına konulmaya çalışılan bu anlayıştır. Bunun doğruluğunu ispat için de konunun başında zikretmiş olduğunuz  “peygamberimizin sözü olduğu söylenen sözleri”  de delil olarak getirip ispata çalışmaktadırlar. Ancak bu rivayetlerin birçoğu yanlış olduğunun illetini kendi içinde taşımaktadır. Kur ‘an’ın ortaya koymuş olduğu gerçek anlayışla bağdaşmadığı hemen anlaşılmaktadır. Maksadı anlaşılmak ve hayata geçirilerek ahlak edinilmek olan bir kitabı okumaya, hem de salt okumaya indirgemek anlaşılır bir durum değildir. İslam dünyasının bu halini Muhammed Gazali şöyle anlatıyor:

“Dünyanın her yerinde insanlar bir şeyi öğrenmek için okurlar. Fakat Müslümanlar Kur’an’ı sadece okumak için öğrenirler. Kur’an’dan bir şey öğrenmek için okumazlar. Bu nedenle İslam dünyası geri kalmış oturduğu yerden kalkamamıştır. Çocuklarımıza anlamadıkları bir metni zorla ezberletiriz de; ezberlemeye zorladığımız metinde ne ifade edildiğini öğreterek anlamalarını ve severek benimsemelerini temin etmeyiz. İşte bu anlayışımız bizlere içinde bulunduğumuz bu günleri hazırlamıştır.”

Ne gariptir ki, bu gün bile bunu tartışıyoruz.  Anlamadan Arapçasını okumak mı daha sevap yoksa anladığımız dilden mealini okumak mı? Mealinden okumak hatim olur mu? Meal okumanın sevabı var mı? Buna çanak tutan bir güruhun olduğunu da düşünürseniz,  insanımızın kafa karışıklığı hala devam etmektedir. Bizim âcizane önerimiz insanın kendi aklını kullanarak düşünmeyi öğrenmesidir. Dünyanın neresinde insanlar anlamadıkları bir kitabı okumak için; sadece okumak için uğraşıyorlar?  Allah göndermiş olduğu dört kitabı niçin kendilerine  göndermiş olduğu kavimlerin diliyle göndermiştir?   Bu nedenle araba “Anlayasınız diye açık bir Arapça ile indirdik” buyurmuştur?(Yusuf 12/2)  Arab’ın anlaması için Arapça olması gerektiği gibi Türkün anlaması için Türkçe, İngiliz’in anlaması için de İngilizce… Olması gerekecektir. İnsanın başka türlü anlaması mümkün olmadığı gibi;  anlamadan kadrinin bilinmesi, yaşanması ve onun ahlak edinilmesi de mümkün değildir. Bu gerçeği Rabbimiz birçok ayeti kerimede tekrar tekrar vurgulayarak : “Hala anlamayacak mısınız? Hala akletmeyecek misiniz?  Bu kitap düşünen bir kavim içindir”  gibi ifadelerin yanında :” Biz, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik ki; onlara, apaçık anlatsın diye. Bundan sonra Allah; dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Ve O; Aziz’dir, Hâkim’dir.”(İbrahim 14/4) buyurmuştur.

Yeryüzündeki her insanın konuşarak, yazışarak maksadını diğer insanlara anlatmaya ve anlaşılmaya çalışması ne kadar doğru ve gerekli bir vakıa ise, Allah Teâlâ’nın da kullarına maksadını ve mesajını anlatmak için göndermiş olduğu kitabının anlaşılmasını istemesi de bir o kadar tabii ve elzemdir.

Hal böyle iken gerek diyanetin hutbesinden anladığın, gerekse geleneksel düşüncenin din haline getirilmesinden doğan yanlışlığın doğruluğundan bahsetmek mümkün değildir. Gerekçelerini kısada olsa anlatmaya çalıştık. Artık insanımızın akletmeyi öğrenmesi gerekir. Her şeyi paket olarak hocadan, hacıdan, müftüden, diyanetten bekleme yanlışlığından kurtulmaları gerekir. Allah bizi bize verdiği akılla Kur’an’dan hesaba çekecektir. (Zuhruf 43/43-44) Hesap vereceğimiz kitabı bizzat kendimiz okuyup anlamaz ve ona göre bir hayat yaşamaya çalışmaz isek, bu hesabı kolay yoldan vereceğimizi nasıl düşünebiliriz? Bir ömür yaşamışız fakat Rabbimizin bizim için gönderdiği kitabı okuyup öğrenme, anlayıp yaşama zahmetine katlanmadan Allah’ın huzuruna vardığımızda mazeretimiz ne olacaktır?

Elimize kapalı bir kutu verseler içindekini merak ederiz. Bulduğumuz ilk fırsatta da hemen açıp bakarız. Bize gelen bir mektubu açıp okumak için ne kadar bekleriz? Büyük ihtimalle onu da ilk fırsatta hemen açıp okuruz. İnsan olarak Rabbimizden bizlere gönderilen mesajı- Kitabı bir ömür evimizde, elimizde, dilimizde taşımışız. Anlamadan anlamaya çalışmadan okuyup üflemişiz!  Ama Rabbimiz bu kitapta bizim leh ve aleyhimizde acaba ne buyuruyor diye merak ederek anladığımız dilden bir kerecik olsun okumayı bile düşünmemişiz. Bu durumda  bizim Müslüman olduğumuzu, Allah’ı çok sevdiğimizi, Onun için her şeyimizi fedaya hazır olduğumuzu söylememizin Allah katında ne anlamı olacaktır?  Allah kimsenin kuru lafına değil, gönlünde olanlara ve yaptığı işe bakar. Çünkü işimiz düşüncemizin dışa yansıyanıdır. Bütün bunları kafamızı çatlatırcasına düşünmemizin zamanı hala gelmedi mi?

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir