GenelYazarlardanYazılar

Müslümanların Kur’an’a Yaklaşımları (II)

Tarihselci Bir Mantıkla Okumak: (*)

Tarihselcilik: Var olan her şeyin, her zaman tarihsel gelişme seyri içinde görülmeleri gerektiğini savunan yaklaşımdır.Tarihsellik ise tarihe ait olan demektir.

Her çağın, her tarihsel dönemin, o döneme damgasını vuran fikirler ve ilkeler aracılığıyla yorumlanması gerektiğini savunur. Bir felsefe terimi olarak tarihselcilik batıda 16. yüzyıldan itibaren telaffuz edilmeye başlanmıştır. Fransız devriminden önce ve sonra kendisine alan bulan anlayış, Fransız Devriminden sonra ortaya çıkan

Din ile Siyasetin, Kral ile Papanın, Din ile Dünyanın ayrılmasıyla durumunu daha da pekiştirmiştir. 17. ve 18. yüzyıllarda tarihselci tenkit metodu, kutsal metinler üzerinde de denenmeye başlanmıştır. Bu yöntem oluşumunu tamamen İslam dünyasının dışında tamamlamıştır.

Helle üniversitesi ilahiyatçılarından Salamo Semler ilk defa tarihselci bir programla Kitabı Mukaddese, eleştiren bir tarih araştırmacısı gözüyle bakmayı denemiştir.

Ayrıca Semler, Allah’ın kelamı ile kutsal metinleri bir birinden ayırarak kutsal metinlerin Allah’ın kelamı olmadığını savunmuştur.

Tarihselciliğin değer felsefesine göre, tüm zamanlar ve mekânlar için geçerli bir hakikat yoktur. Her hangi bir şeyin gerçek mahiyetini tespit etmenin yolu, onun tarihsel gelişim süreci içerisinde oynadığı rolü ve işgal ettiği yeri tespit etmekle mümkündür.

Tarihselcilik 19. yüzyılda Diltey tarafından sistematik hale getirilmiştir. Bunu hazırlayan sebepler bilimin ilerlemesi sonucu kitabı mukaddes deki bir takım verilerin bilimsel verilerle çatıştığı görülünce batı insanı için iki yol kalıyordu:

Ya kitabı mukaddesin tümüyle beşeri kaynaklı olarak görülmesi ve tarihsel bağlamının tespit edilerek açıklanması;

Ya da ilahi kaynaklı olduğu kabul edilmekle birlikte, onun ifade ve kurgusunun tarihsel olduğu belirtilerek yorumlanması. Böylece tarihte olup bitenleri beşerileştirerek, tarihte olup biteni anlamaya çalışan insanın da tarihsel bir varlık olarak kabul edilmesidir.

Bu tez ile ortaya çıkan önemli iki sonuç şudur:

Birincisi; tarihte ortaya konulan şeyler o şartların bir ürünü oldukları için evrensel bir karakter arz etmezler.

İkincisi: Anlayan insanın tarihsel şartlar tarafından belirlenmesi nedeniyle her türlü anlama, yorumdan ibaret olup, kesin ve herkesi bağlayan bir anlamdan söz etmek mümkün değildir.

Bu anlayış, beşeri kaynaklı olan her konuda kullanılacak bir takım doğruları taşımaktadır. Ancak beşeri olmayan “ilahi” hitabın, ilahi denetim altında yazıya geçirilen bir metin olan Kur’an’ın ve de onun ilahi destekli tebliğcisi olan peygamber (a.s.) için asla geçerli bir anlayış değildir.

Tarihselciliğin İslam dünyasındaki tezahürlerine baktığımızda Müslüman ilahiyatçılara da bulaştırılmıştır. Artık onlar için de tarihselciliğin kapısı aralanmış ve görüşlerini şöyle dillendirmişlerdir:

a: Kur’an bir kavme belli bir tarih içinde peyderpey inmiş bir kitaptır.

Bu nedenle Kur’an’ı kendi tarihsel bağlamında okumak doğru bir okuyuştur. Çünkü Kur’an ve sünnet referansta bulunacağımız bir kaynak değil; Allah’ın bize bahşettiği örnek almamız gereken bir tecrübedir.

b: Kur’an’ı önceden tasarlanmış bir metin olarak kurgulamak yanlıştır.

c: Birebir meydana gelen olaylarla ve peygamberin özel hayatıyla ilgili durumları gösteren vahiyler bunun delilidir.

d: Kur’an daha ziyade geldiği toplumun ihtiyaçlarına cevap veren bir kitaptır.

e: Kur’an ve sünnetle sergilenen İslam standart bir durum değil; tarihsel bir duruma karşı takınılan bir duruştur.

f: İslam’ı,  tekrar edilmesi gereken bir durum olarak algılayan lafzi okuma, tarihsel bir duruma (asrı saadete) dönüş anlamında gericiliktir.

g: Kur’an’ın zamanlar üstü mesajını alabilmek için, ilgili durumla Kur’an hitabı arasındaki diyalektiği görmek ve oradan hareket etmek zorundayız.

h: Yaşanan ortamın farklılaşmasıyla Şariin maksadı ile hüküm arasında bir ayrışma ortaya çıkabilir. Kur’an’ın hükmünü aynen tatbik ettiğimizde; Kur’an’ın hedeflemesi mümkün olmayan sonuçlar çıkabilir.

Bu konuda Fazlur Rahman’ın dillendirdiği el kesme, kadının mirası, ölüm cezaları gibi modern hukuka aykırı durum ve anlayışların yani hükmün duruma / ortama göre belirlenmesi konuları işte buradan çıkmaktadır.

Türkiye’de son dönemlerde bolca dillendirilen, başörtüsü, kadının dövülmesi, faizin meşruluğu, Kur’an’ın Türkçe okunarak ibadet edilmesi ve benzeri konuların dayandığı felsefi nokta da burasıdır.

Değişen şartlara / ortama göre hükmün değişebileceğine ilk dönemden Hz. Ömer ‘in (R.A) uygulamaları örnek gösterilmektedir.

  1. Fethedilen toprakların gazilere verilmemesi;
  2. Müellefeyi kuluptan zekât payının kaldırılması konusu;
  3. Üç talak meselesi;
  4. Devletin hazinesi için divan tutturması konusu;
  5. Kıtlık yıllarında yiyecek çalanlara el kesme uygulanmaması gibi.
  6. Kur’an indiği dönemde adaleti tahakkuk ettirmek için erkeğe iki

Kadına bir vermiştir.  Bugün ise adaleti sağlamak için eşit verilmesi gerekir. Çünkü kadının durumu zamanımızda çok farklı bir konuma gelmiştir.(Bu konulara Kur’an’ın verdiği cevaplar mevcuttur. Gerektiğinde açıklanacaktır.)

(Hz. Ömer için söylenen şu ifadeye dikkat etmemiz gerekir.)

Bu nedenle Hz. Ömer için Kur’an ve sünnet bir referans kaynağı değil onun için bir hatıradır. Hatıra ise kişinin içinde yaşadığı tarihtir. Buna F. Rahman “yaşayan sünnet” tabirini kullanarak bu sünnete başvurduğunu söylüyor.)  Hal bu ki Hz. Ömer Kur’an’ın Mushaflaştırılması için elinden gelen gayreti göstermiş ve sünnetten istifade için bilen sahabelerin Medine dışına hicret etmelerine izin vermemiştir.

 

-Ankara okulundan Ömer Özsoy’un iddiasına göre “Kur’an’ın Mushaflaştırılarak iki kapak arasına almak ve böylece kuşaktan kuşağa intikalinin Allah’ın amacı olduğunu söylemek zor bir iştir.”

-Onun amacı örnek bir cemaat oluşturmaktı demek daha yatkın geliyor bana. Sahabede referans metni olsun diye cem etmedi Kur’an’ı.”

-İlahi iradenin amacı örnek bir ümmet oluşturmaktı. Bunun için Allah topluma gerektiği yerde gerekli miktar müdahale etmiştir. İşte Kur’an bu sözlü müdahalenin yazılı belgesidir.

-Bu nesilde de, daha peygamberin vefatıyla bazılarında geriye dönüş özlemleri depreşiyor.                            (Daha ilk nesilde bozulmalar başlıyor, diyen bu insanlara şunu sormamız gerekiyor.  Bu örnekte bozulunca, gelecek kuşaklar ne ile ilahi iradeye kulluk edecekler, İslam’ı nereden öğrenip nasıl yaşayacaklardı? Metnin referans olarak kaydını dahi gerekli görmüyordunuz?!)

-Kur’an insanlara bilimsel bir katkı sağlamıyor. Tamamen ahlâki bir katkı sağlıyor. Kur’an insana bilmediği bir şeyi anlatmıyor.” Diyor Ömer Özsoy.

-Taha Hüseyin’in iddiasına göre, İsrail oğullarıyla İsmail oğullarının arasında bir akrabalık yok. Fakat Araplar arasında İbrahim’in hicretine dayanan yaygın bir kanaat vardı. Kur’an’ı Kerim Yahudilerin politik desteğini almak için bu malumatı kullanmakta beis görmedi.

-İbrahim kıssası aslında Arap mitolojisine dayanır. Kur’an’ı Kerim hitap ettiği toplumların inandıkları şeyin tarihsel gerçekliğini sorun edinmeyip kullanmada bir beis görmemiştir.

-Kur’an kıssaları konusunda Halefullah’ın tezi;

-Kur’an’ın olayları olduğu gibi anlatma hassasiyeti yoktur. Olaylar genel hatları itibariyle anlatılıyor. Kur’an’ın iktibas mantığı yoktur.

-Kur’an topluma bilgisel bir katkıda bulunmuyor, toplumun hafızasında bulunan tarihi şahsiyetlerden duruma göre bahsediyor.  İbrahim kıssasında olduğu gibi.

-Kur’an kıssalarında bilimsel bir katkı amaçlamadan o halkın dilindeki ifadelerle konuyu sunmaktadır. Zülkarneyn kıssasında “Güneşin battığı yere kadar gitti. Doğduğu yere kadar gitti” ifadeleri asla bilimsel değildir.

– Özsoy, Kur’an’da sihir ve cin’in varlığını reddetmem ama Kur’an’da sihir ve cinden bahsediliyor diye bunu itikat derecesine yükseltmeyi de doğru bulmam.

-Cinne inanmayan Müslümanlar var. Hatta Meleğe de inanmayanlar var. Tabiat güçleridir diye tevil ediyorlar. Ama gaybı tamamen dışlama yok ise Müslüman dırlar.

-Yahudi ve Hıristiyanların, Teslis konusunda, İsa’nın öldürülmediği konusunda, Üzeyir Allah’ın oğludur diyenler konusunda Kur’an’a itirazları var, İsmail ve İsrail oğullarının amca çocukları olduğu konusunda da itirazlar vardır.

Bunlara Halefullah: Kur’an’ın amacı tarihi olayları anlatmak değildir diye cevap vermiştir.

Bu düşünceler Kur’an’ı tarihe gömmeye, hükümlerinin tarihselliğini ve bu gün değiştirilmesi gerektiğini iddia ederek, sekiler kültürle örtüşen bir İslam oluşturmaya çalışmaktadırlar.  “Tarihselcilik” de Kur’an’a yaklaşımda modern dönemde üretilmiş büyük bir sapmayı teşkil etmektedir. Modern dönemde sözüm ona Kur’an’ı öne çıkarma görüntüsü altında pek çok modern bidat ve hurafe üretilmiştir. Böylece, şeklen kabul edilen Kur’an’ın mesajı ve işlevi bulandırılmaya, hatta hükümleri değiştirilmeye çalışılmaktadır.

Kur’an’a yönelişi, bidat ve hurafelerden arındırarak, sahih bir din anlayışına yönelmek, Müslümanların gayreti ve Allah Teâlâ’nın da yardımıyla inşaallah bu sorunların da üstesinden gelinecektir.

3: Modernist bir mantıkla okumak:

Hint alt kıtasındaki Kuran ve tefsir çalışmaları söz konusu oldu­ğunda akla gelen ilk isimlerden biri Seyyid Ahmed Han’dır. Yaşadığı çevredeki Müslümanların beka ve salâhını İngilizlere sadakatte gö­ren ve bu siyasi tercihine sadık kalma çabalarından ötürü İngiliz hüküme­tince “Sir” sör unvanıyla taltif edilen Seyyid Ahmed Han (ö. 1898) ilmî ve entelektüel faaliyetleri arasında Kuranın tamamını içermeyen bir tefsir ile bu alanda yeni bir metodoloji sunma iddiası taşıyan Tahrîr fi usûli’t-Tefsîr adlı iki esere de imza atmıştır.

Vahiy ve Kur’an’ın nü­zul keyfiyetiyle ilgili düşünceler geleneksel Sünnî telakkiden epeyce farklıdır. Zira ona göre vahiy, reel ve müstakil bir varlık olduğuna inanılan melek (Cebrail) vasıtasıyla değil, doğuştan sahip olunan meleke-i nübüvvet sayesinde Hz. Peygamberin kalbine inzal ya da ilham edilmiştir.

Belli ölçüde Fazlur Rahman’ın vahiy telakkisini de anımsatan bu görüşünden başka Ahmet Han’ın Kur’an okumalarındaki en temel vurgu tabiat kanununa (kânun-ı fıtrat) aittir. Ahmet Han’a göre Allah evrene ezelden beri değişmeyen bir fıtrat kanunu koymuş­tur. Tabiat, âdet dışı hiçbir müdahaleye imkân tanımayan ve tama­men sebep-sonuç dairesinde işleyen kapalı bir sistemdir. Öte yandan Allah’ın biri kavli, diğeri fiilî olmak üzere iki sözü vardır. Tabiat ka­nunları Allah’ın fiilî sözüdür.  O’nun hiçbir sözünde/yasasında tebdil vuku bulmadığına göre Kur’an’da da ezelden beri değişmeyen tabiat kanununa muhalif hiçbir beyan yoktur. Dolayısıyla İslâm uleması­nın mucize diye kavramlaştırdığı hâdiselerden söz eden Kur’an pa­sajları aslında bilindik doğa olaylarına işaret etmektedir.

Netice itibariyle Ahmet Han’ın özellikle Allah’ın sözü ile fiili ara­sındaki çelişmezlik prensibiyle bağlantılı fikirleri, gelenekten muazzam bir kopuşu ifade eder. Ahmet Han’ın bu yaklaşımları sonraki nesiller üzerinde de bir etki bırakmıştır.

Mesela, onun Âdem kıssasına ilişkin izah tarzının esas itibariyle Muhammed Abduh (ö. 1905) ve Muhammed İkbal (ö. 1938) tarafından da benimsendiğine tanık olu­nabilir. Keza Hz. Musa’nın denizi ikiye yarması, balığın Hz. Yûnusu yutması, cin, melek, şeytan, cennet ve cehennem gibi konularla ilgili izahatına Ömer Rıza Doğrul (ö. 1952). Muhammed Esed (ö. 1992) ve Süleyman Ateş’in meal-tefsirlerinde de rastlanmaktadır.

Bu düşünce,  Seyyid Ahmet Han, Çırak Ali (ö. 1895) ve Seyyid Emir Ali (ö. 1928) gibi modernistlerce temsil edilmiştir.

Çağdaş Kur’an İslam­cılığı söyleminin en güçlü teorisyenlerinden oluşan ekolün hareket noktası, isminden de anlaşılacağı gibi, Kur’an’ın her bakımdan şâfî ve kâfî bir kitap olduğu iddiasıdır. Bu iddia

Müslümanlar için gerekli olan her bilginin Kur’an’da bulunduğunu; dolayısıyla başka kaynaklara gerek olmadığını savunmaktadırlar. Nebevi sünneti de ihtiva eden rivayet malze­mesinin en başından reddedilmesinin doğal sonucu olarak namaz vakitleri ve rekâtları da dâhil olmak üzere her şey Kur’an’dan çıkartılmıştır. Ancak bunu başarabilmek için kimi zaman Kur’an met­nine tasallut edilerek tahrifle eşdeğer yorumlar üretilmiştir.

Mesela, “Her türlü övgü, gökleri ve yeri yoktan var eden: melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur” mealindeki ayet (35/ Fâtır, 1), şöyle yorumlanmıştır:

“Ey gök ve yer ehli! Allah’ın rızasını kazanmak için beş vakit namazınızda Fatiha’yı okuyun. O Allah ki sizi, altı rüknü (kıyam, kı­raat, rükû vs.) bulunan namaza yöneltmek için melek elçilerini gön­derir.”  şeklinde yorumlamışlardır.

Hadis ve rivayet malzemesine rezerv koyma ve mucizenin imkânı­nı reddetme hususunda Sir Ahmet Han’ın izinden giden Ehl-i Kur’an ekolünde, dinî değer ve kavramları 19. yüzyıl Avrupa akılcılığı ve tabiat felsefesinin verileriyle test ederek İslam dünyasındaki çok boyutlu krizi akli yöntemlerle dengelemeye çalışmışlardır.

Hint alt kıtasındaki çağdaş Kur’an okumalarına Muhammed İk­bal, Ebü’l-Kelâm Âzâd (ö. 1958), Ferâhî (ö. 1930) ve Islâhi (ö. 1997) gibi şahsiyetler de önemli katkılarda bulunmakla birlikte özellik­le Fazlur Rahman İslâm ve Çağdaşlık adlı eserinde önerdiği tefsir usulüyle haklı bir şöhret kazanmıştır.

1919’da şimdiki Pakistan’da dünyaya gelen Fazlur Rahman’ın ana projesi, modern zamanlarda Müslüman kalarak çağdaşlaşmanın imkânını öngören bir yenilik ve yenileşme talebi olarak özetlenebilir.

Fazlur Rahman, özellikle Kur’an’ın ahlâkî bir rehberlik belgesi olarak okunması gerektiğinde ısrar eder. Ahlâkı hu­kukun önüne geçirmeyi savunan Fazlur Rahman’ın bizzat kendi ifadesiyle, “Kur’an her şeyden önce ne bir kanun kitabı­dır ve ne de böyle bir amaç güder. O kendisini hüden li’n-nas (insan­ların yol göstericisi) diye adlandırır ve insanlardan, koyduğu emirlere göre yaşamalarını ister. Fakat bu emirler umumiyet itibariyle ve esas olarak hukukî olmayıp ahlâkîdirler.”

Fakihlerin, Kur’an’da ki muayyen emir ve yasakları son derece dikkate alıp kutsal kitabın ahlâkî ilkelerine oldukça az önem vermeleri ve bu ahlâkî ilkeleri emirden ziyade, öğüt ya da tavsiye olarak telakki etme­lerini, esef verici bir hata olarak niteler.

Kuran’daki şer’î hükümleri asırlar öncesindeki olaylara cevap olarak vahyedildiği düşüncesinden hareketle, bugün aynen tatbik edilmesinin işe yarar bir sonuç vermeyeceğine inanan Fazlur Rahman, lafzın ar­dındaki maksadı kavramanın önemli olduğunu savunmaktadır.

Örneğin, bugün hırsızın elini kesmeye gerek olmadığını, başka bir yöntemle de mani olmanın Kur’anî olacağını savunmaktadır.

III: Bâtıni yaklaşımlar:

a-Tasavvufa göre; Dinin bir Zahiri birde Batın tarafı vardır. Zahir, nasların zahirinden halkın avamın anladığı manadır. Batın ise, naslardan kastedilen ve hakiki ilim kabul edilen batini manadır ki, “onu da ancak imamlar ve veliler bilir.”!

Bu konuda Şia ve Tasavvufçuların düşüncesi ortaktır. Bunlara göre Ayet ve Hadislerin zahirinden anlaşılan mana halkı bağlar, ama imam ve velileri bağlamaz. Çünkü kastedilen mana ayrıca imam ve velilere özel verilmiştir (Allah Teâlâ’nın halka gerçek manayı niçin vermediğini ne ile izah edeceksiniz? Siz islamın özünü diğer insanlar kabuğunu mu yaşıyor?!)

Şia’nın iddiasına göre Muhammed (as) Kur’anın Lafzını, Ali ise Tefsirini getirmiştir. Örneğin; “ Namazı kılın zekâtı verin” ayetinin gerçek manası: “Namazı kılın demek masum imama biat edin, zekâtı verin demekte imama karşı samimi ve itaatkâr olunuz demek” miş!

Tasavvufçuların bu tür açıklamalarının “zahirine şeriat, Batınına da hakikat demektedirler. Şeriat, halka verilen ve zahiri âlimlerinin bildiğidir. Hakikat ise velilere verilendir ve hakiki bilgidir” demişler.

Bu yol ile ayet ve hadislere istedikleri anlamı verme ve hevalarına delil gösterme imkânı bulmuşlardır.

Keşif, işrak (şeyhin himmeti) ve bilgelik adı altında yapılan bu batini teviller, aslında dini bozmak için dışarıdan yapılan tahrik çabalarından çok daha tehlikelidir. Süleyman Ateş’in “ işari tefsir okulu”  kitabından İbni A’rabiye ait bir örnek verelim.

“ Allah çocuk edindi dediler. O yücedir. Göklerde ve yerde olanların tümü onundur.” (2/116) ayetinden anladıkları:

“Allah çocuk edindi dediler=” haşa ona benzer bir şeyin var olması bir yana, ondan başka bir varlığın bulunmasından onu tenzih ederiz.” Yani diyorlar ki Allahtan başka bir varlık yoktur. Var olan her şey Allahın öyle bir görüntüsüdür. ‘La mevcude İllallah’ Allahtan başka mevcut yoktur sözünün başak bir ifade şekli.

“ Yerde ve gökte ne varsa onundur.=” Yani ruhlar ve cesetler âlemi onundur. Zaten bunlar onun zahir ve batınıdır.” (Vahdeti vücut anlayışının yansıması.)

“ Ayakkabılarını çıkar”(20/12) = “Kalbini çoluk çocuk düşünmekten boşalt.”(sa’lebi)

“Biz Beyt’i (Kabe’yi) sevap kazanma ve güvenlik yeri kıldık. “ (2/125) = Burada Beyt, Muhammed (a.s) dır. Ona inanan onun Risalet ini kabul eden güvenliğe kavuşmuş olur.”( sa’lebi)

Sülemi, İbrahim’e görünen yıldız, ay ve güneşin (Enfal 8/76-79) süluk (tasavvufta derecelere yükselme anı)  esnasında görünen ve gittikçe büyüyen nur olduğunu söyleyerek açıklamıştır.

“ Gündüzün güneşi geceleyin batar, oysa kalplerin güneşine batış yoktur.”

Kâinat İbrahim’e karanlık olup iradesi elinden gidince, kalbine rububiyet nurları doldu. “Bu benim Rabbim” dedi. Sonra kendisine heybet nurları açıldı. Nuru arttı. “Bu benim Rabbim,” dedi. Sonra ulûhiyet nuru ile beşeri varlığından geçirildi.  “Rabbim hidayet etmeseydi sapanlardan olurdum” dedi.” Sonra Baki ile baki oldu. Ebedi ile ebedi oldu.

“Ey kavmim, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” dedi. (Enfal 8/76-79)

Gazali Nur suresinde ki “Ateş değmese de yağı hemen hemen ışık verir.” (24/35) ayetiyle ilgili olarak şunları söylemektedir:

“Ayetin bu kısmı, nurunu peygamber vasıtası olmadan doğrudan doğruya Allah’tan alma derecesine yükselmiş olan velilere işarettir. Çünkü veliler arasında az daha peygamber yardımına muhtaç olmadan nuru parlayan veliler vardır. “

Bu anlayış, bu minval üzere devam etmektedir. Onlardan birine ait olan şu söz bu anlayışın ruhuna da uygundur.

“Biz gayb âleminde öyle deryalar geçtik ki peygamberler onun kıyısında kaldı.” (Beyazıdı Bistami…)

Vahdeti vücut felsefesinin temsil ettiği Bâtınilik Allah ile varlıklar arasında soy bağı kurmuşlardır. Aynen, Hıristiyanlar İsa (as) ile; Museviler Üzeyir (as) ile; Kureyş’ liler de melekler ile Allah arasında soy bağı kurmuşlardır.

Kısaca sapkınlığın sınırı yoktur. Böylesi bir anlayışın Tevhidi düşünceyle ve Kuran’la ne alakası olabilir?  Allah ile kullar arasındaki bağ yaratanla yaratılanlar arasındaki bağdır. Allahın hidayetinden ayrılanı doğru yola getirecek yoktur.

Allah Müminleri bunların şerlerinden korusun ve muhafaza eylesin diyoruz!

Şia’nın Kur’an alayına gelince birçok konuda Tasavvuf ile aynı karede buluştuğunu görüyoruz:

b-Şia Mezhebinin Kur’an Anlayışı :

“Şia mezhebinin ortaya çıkışı ve temel düşünce yapısı siyasî içeriklidir. Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra başlayan “halifenin kim olacağı” sorunu giderek büyümüş ve farklı siyasî-dinî düşüncelerin oluşmasına zemin hazırlamıştı. Siyasî alanda başlayan tartışmalar dinî zemine kaymış ve farklı dinî-siyasî gruplar ortaya çıkmıştı. Şia’nın Kur’an’a yaklaşımı da siyasi olmuştur. Kur’an anlayışları, siyasi görüşlerinin gölgesinde kalmıştır.

Önce kendi siyasi düşüncelerine göre inanç esasları oluşturmuş, daha sonra da bu inanç esaslarına göre Kur’an’ı açıklamaya çalışmışlardır. Şia’nın Kur’an’a yaklaşımlarını tek bir şekilde değerlendirmek mümkün değildir.

Diğer siyasî mezheplerde olduğu gibi Şia mezhebinde de zaman içerisinde bazı değişiklikler yaşanmıştır. İlk dönem Şia düşüncesi ile sonraki dönemi birbirinden farklılıklar göstermektedir.

Şia’ya göre Kur’an’ın her ayeti anlaşılma bakımından aynı seviyede olmayıp kendi arasında dörde ayrılır. Kur’an’da yer alan bazı bilgiler sadece Allah’a aittir. Ondan başka kimse onları bilemez.

Bazı bilgileri Arapça bilen herkes bilebilir. Bunları bilmek için Arapça bilmek yeterlidir

Bazı bilgiler Kur’an’da mücmel olarak bulunurlar. Bunları bilmek için sadece Arapça bilmek yeterli değildir.

Bazı bilgileri ise sadece Hz. Peygamber ve imamlar bilir. Şia’nın içerisinde Kur’an’ın değiştirildiğine inananlar olduğu gibi bunu kabul etmeyenler de bulunmaktadır.

Tahrifin varlığını kabul edenler bilhassa da Ehli Beyt hakkında birçok ayetin Kur’an’dan çıkarıldığına inanırlar. Şia mensupları arasında Kur’an’ın bizzat Hz. Peygamber hayatta iken toplatılarak bir kitap haline getirildiğine inanalar olduğu gibi bunun Hz. Peygamberin vefatından sonra yapıldığını kabul edenler de bulunmaktadır.

Her ayetin bir zahiri bir de Bâtıni manası olduğunu kabul ederler. Önemli olan ise Bâtıni manalardır. Bunu da sadece imamlar bilebilir. Kendi görüşlerine uyan ayetleri muhkem kabul ederlerken diğerlerini de Müteşabih olarak kabul etmişlerdir. Onlara göre tüm kıra atlar ictihad mahsulüdür…”

Zahirî ve Bâtıni manayı nasıl anladıklarına birkaç örnek:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” (Âl-i İmrân, 3/103) ayetindeki Allah’ın ipinden kasıt Ali b. Ebî Talib’tir.

“Şüphesiz ayetlerimizi inkâr edenleri ateşe atacağız” (Nisâ, 4/56) ayetindeki inkâr edenlerden maksat emirü’l mü’minîn ve imamlardır.

“Zekâtlar; Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir” (Tevbe, 9/60) âyette zekât verilecekler sınıfından biri olarak zikredilen Müellefe-i Kulûb’tan kasıt Ebû Sufyan b. Harb b. Umeyye’dir.

“Ey îman edenler, Allahdan korkun. Bir de Sâdık olanlarla beraber olun” (Tevbe, 9/119) ayetteki sâdıklardan maksat Ali b. Ebî Talib ve Hz. Muhammed (sas)’in ehlidir.

“Dünya hayatında ve ahirette onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır” (Yunus, 10/64) ayetindeki Allah’ın sözlerinden maksat imamdır.

“Allah’ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dalları göğe doğru olan, Rabbinin izniyle her zaman meyve veren hoş bir ağaca benzeterek nasıl misal verdiğini görmüyor musun? İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misal gösteriyor. Kötü sözün durumu da yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer” (İbrahim, 14/24-26) ayetlerindeki ağaç Hz. Peygamber (sas), kökü Hz. Peygamberin nesebi, dalları Ali b. Ebî Talib ve Fatıma, meyveleri Ali ve Fatıma’nın soyundan gelen imâmlar, yaprakları onun taraftarlarıdır. Kötü sözden maksat ise Ümeyye oğullarıdır. “Daha nice alâmetler (yarattı). Onlar, yıldızla da doğru yolu bulurlar” (Nahl, 16/16) alametlerden maksat imamlar, Yıldızdan maksat ise Hz. Muhammed (sas)’dir.

“Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir” (Nahl, 16/23) ayetindeki gizledikleri şey Ali’nin velâyetidir.

İmamet anlayışı:

“Ayetlerin içermiş olduğu hükümler zaman, mekân ve şartlara göre değişebilir. Belirli bir mekân ve zaman içerisinde emredilen bir hüküm başka bir mekân ve zaman içerisinde emredilmeyebilir. Bunu da ancak imamlar belirleyebilir. Ayetlerin değişik mekân ve şartlara aktarılması imamların kontrolü altında olur. İmamlar, Kur’an’ın mutlakını takyit, umumunu tahsis edebilirler. Çünkü Hz. Peygamber, şeriatı tamamlanmadan vefat etmiş ve kalan kısmını da Hz. Ali’ye emanet etmiştir. O da kendi zamanının ihtiyaç duyduğu miktarını ortaya koymuş, kalan kısmını ise kendinden sonra gelen imamlara bırakmıştır. Onun için imamların sözleri de bağlayıcıdır.

Hz. Ali’den itibaren imamlar, büyük ve küçük günahlardan korundukları gibi Allah’tan vahiy de almaktadırlar. Bu yönüyle imamlar peygamber gibidirler. Onun için imamların tefsirleri esastır ve onlar aynı zamanda Kur’an’ı tefsir etmekle de mükelleftirler. Dolayısıyla Şiî literatür incelendiğinde tefsir döngüsünün merkezinde yer alan odak kavram imamettir.

Kur’an Hz. Peygamber’in evinde nazil olduğu için Kur’an’ı da ancak Ehl-i Beyt’ten olan kimseler (imamlar) anlar. Kur’an’da nâsih-mensuh, muhkem-müteşabih, has-âmm, helal-haram, azimet-ruhsat, zâhir-bâtın, ferâiz ve ahkâm gibi çok farklı konular vardır. Bunları anlayabilecek, birini diğerinden ayırt edebilecek kişi sadece Peygamber ve onun evinde yetişmiş kimselerdir. Başkaları için bu mümkün değildir. (Prof. Dr. Hüseyin Çelik Adıyaman Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı. :Makale tarihi: 26.01.2023)

(*) Yazının baş tarafı bir önceki sayıda yayınlanmıştı. https://www.iktibascizgisi.com/muslumanlarin-kurana-yaklasimlari-1/

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir