GenelYazarlardanYazılar

Sahte Kahramanlar-Batı’nın İki Yüzü

“Bir kitap okudum bütün hayatım değişti.” İfadesiyle başlayan Hakikati Arayış Süreci’ndeki bahse konu kitabın adı “Sahte Kahramanlar” ismini taşıyordu. Bu süreçte, ilerleyen yıllarda ünlü bir romancının kitabında da rastladığım bu çarpıcı ifade bende çok şeyler çağrıştırmaktadır. Hakikati Arayış Süreci’ndeki ilkeli değişim ve dönüşüm eksenindeki şahit olduklarım öncelikle şunları öğretti bana: Osmanlı’nın son dönemiyle birlikte ele aldığımızda Batıcılığı, Batı düşüncesi/felsefesi’nin ürünü sahte kahramanlar, Cumhuriyet tarihi ile birlikte gündemimize girmiş değildir. Müslümanların tarihi, Müslümanların Sorunlu Tarihi (MST)’nde de düşünce hayatımıza, din anlayışımıza olumsuz etkileri olmuştur, benzer tipolojilerin. Bazen geleneksel din anlayışıyla paralel, bazen de gelenekçilerin karşısında bir duruş sergilemişlerdir bu tipolojiler…

Öncelikle belirtmeliyiz ki Batıcıların Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet ile birlikte öne çıkan malum temsilcilerini, -Bizim bakış açımız ile- sahte kahramanlarını, iki ana kategoride değerlendirebiliriz. Birinci kesim, radikal laiklik (Jakoben laiklik) ekseninde hareket eden “Devrimci Batıcılardır. İkinci kesim ise daha sonraları öne çıkacak olan (ılımlı-laik) eksende sistem-içi mücadeledeki yerlerini almış olan “Evrimci Batıcılardır. Bu ikinci kesim kendilerini topluma farklı tanıtmaya çalışsalar da gerçek budur. Ve Laik-demokrat/Batı referanslı Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetiminde, konjonktür el şartların belirleyici olduğu bu iki kesimden biri yer almaktadır. Lakin belirli bir dönemde söz konusu iki kesim de hatalı tanımlanmış, hatalı anlamlandırılmıştır. Dolayısıyla sistem içindeki konumları ve misyonları da hatalı okuna gelmiştir.

“Eski Türkiye” ve “Yeni Türkiye” diye kategorize edilen bu iki dönemin temel ilkeleri, değerleri ve kavramları, esasta birbirlerine paraleldirler. Küresel ve bölgesel değişim süreçlerinin gündeme taşıdığı bu iki tanımlamanın temsilcilerinin misyonları da, Batı açısından konumları da şartlarla paralel olarak belirginleşmektedir. Özellikle “Yeni Türkiye” kavramı, -MST’nin de açtığı alanda- Batılı (sözde) evrensel değerlerle Müslümanların değerlerinin telif edildiği bir “ideolojik” zeminde insanımızın dikkatine sunulmaktadır. Ve ne yazıktır ki kendilerini İslam ile tanımlayanların büyük bir kesimi de temel referanslarına ters düşen bu hatalı okumayı sahiplenmiş ve kendilerince meşrulaştırarak kabul etmişlerdir. Bahse konu meşrulaştırmanın ekseninde de hatalı yöntem tercihlerinin zorlamaları yer almaktadır.

Keza, “İslam ülkeleri” diye nitelenen, hatalı okumalar yapılanların büyük bir kesimi de ‘Batı referanslı, vesayet altında olan’ devletlerdir. Bunlardan farklılaşan İran’da, maalesef, Humeyni devrimi ile birlikte siyasi bir çıkış yapmış olmasına rağmen “Öze Dönüşçü” bir arkaplana sahip olamadığından zamanla “ulus devlet” çizgisinde bir duruşa evrilmiştir. Bu düşündürücü manzaraya rağmen İran’dan, Müslümanların beklentileriyle, (Ilımlı) Laik- demokrat/Batı referanslı ve (sistem-içi) bir çıkış arayışının tarihi ve stratejik temellerinin sorumluluğunu derinden hisseden Türkiye’den beklentiler farklıdır. Hatalı tanımlamalarla birlikte söz konusu bölgesel güçlerden ‘olmayacak beklentilerin’ bilinçli bir arkaplanından söz etme imkanı yoktur. Zaten hatalı tanımlamalara dayalı beklentilere rağmen Türkiye ve İran, kendi konum ve misyonlarının sınırlarını zorladıkları iddiasındadırlar. Konuyla ilgili hatalı okumalar, bahse konu iki devletten olmadık beklentilere çanak tutmaktadır. Küresel ve bölgesel değişim süreçlerinin ortaya çıkardığı bazı gerçekliklerin ötesinde (7 Ekim) Aksa Tufanı harekatı, değişim sürecinin dinamiklerinin küresel ve bölgesel güçlerin jeo-politik hedeflerini belirginleştirmekle kalmadı. Aynı zamanda, medya araçlarının da kontrollerinde olduğu küresel güçlerin emperyalist politikalarının, geçmişteki ve son yüzyıldaki zulümlerinin, algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle kamufle edildiği dönemin de sonuna gelindiğini gösterdi. Şüphesiz bunda, iletişim araçlarının gelişmesi ve değişim sürecinin dinamikleriyle küresel emperyalizmin kontrolünün kırılmasının büyük etkisi söz konusudur. Hakikati arayış sürecini yeterince ciddiye almayan ve/veya “ilkesiz”/konjonktürel değişim süreçlerinin tezahürleri olarak hatalı Batı okumalarının yanı sıra, kenarda-köşede kalan çarpıcı “Batı okumaları” da gündeme taşınmıştır, bu vesileyle…

Bir zamanlar “ABD Projesi”nin bir aktörü olan lakin daha sonraki dönemde Türkiye’nin güvenliği ve geleceğini tehdit eden “strateji değişikliği” ile birlikte “sistem içi bir çıkış arayışı”nın kritik bir aşamasına geçmek zorunda kalan yeni Türkiye’nin lideri konumuna yükselen R.T. Erdoğan’ı hedef aldılar, ne yazık ki hatalı okumalarla… ABD çizgisinden uzaklaşma zorunluluğu hisseden yeni Türkiye’nin lideri Erdoğan’ı, uluslararası mahkeme’de yargılatacak ortamı oluşturmak üzere her türlü algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerini kullandılar. Yeni dönemde “Bir ABD Projesi” haline getirdikleri “Muhalefet Bloku” olarak 2023’deki kritik seçimi kaybedince de ne yapacaklarını şaşırdılar bunlar.

  1. ve II. Dünya savaşları sonrası kurgulanan küresel ve bölgesel sistemlerle ayrıcalıklı bir konum ve misyon yükledikleri Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail’in, 1947’den beri, aşama aşama devam ettirdiği Filistin’deki zulmü, tüm boyutlarıyla, deşifre eden “Aksa Tufanı Harekatı” sonrasında da aynı cüreti kendi patronlarına gösteremediler. ABD ve İsrail başta olmak üzere Batı’nın gerçek yüzünü ortaya seren malum gelişmelerle neye uğradıklarını şaşırdılar. ABD ve Batı’nın, Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail’in, küresel güçlerin vesayetindeki uluslararası ceza mahkemesine şikayet edilmesini de doğru okuyamadılar. (Sözde) evrensel kavramlar ve değerlere kendilerinin de inanmadıklarını, tıpkı patronları gibi adeta sloganlaştırdıkları bu değerleri, maalesef kendi çıkarlarını korumak için kullandıkları net bir şekilde ortaya çıktı. Batı’nın iki yüzlülüğü, içimizdeki Batıcılara da duruşlarıyla, konum ve misyonlarıyla paralel olarak net bir şekilde yansıdı. Ve tüm bu yansımaları, ne yazık ki daha önce tanımadığımız Ayçin KANTOĞLU’nun değerli konuşmasında, özet olarak bulabildik. Çevirmen niteliği ön plana çıkarılarak kamuoyuna tanıtılan Ayçin KANTOĞLU’ndan sahte kahramanlara uyarılar ve hatırlatmaların ötesinde, kendisine ve duyarlı herkese “Kütüphaneleri”ni sorgulamaları öğüdü gerçekten altı çizilmesi gereken boyutuydu, söz konusu konuşmanın…

Ne diyordu Ayçin KANTOĞLU, özet olarak:

“Ben hep tefsire muhtaç olanın, tefsir edilmesi gerekenin din olduğunu düşünürdüm; meğer insanmış! Kitap değilmiş, ‘kitap apaçıkmış’; örtük olan insanmış… Görünen o ki Gazze dışında görünen her yer işgal altında; hepimiz işgal edildik!

(Peki) Bununla nasıl başa çıkacağız?

“Kaynağa bakmak” ihtiyacımız var. ‘Kaynağa bakmayı örten Batı kaynaklı düşüncelerimizden zihnimizi yıkamaya’ ihtiyacımız var. Suyla abdest almadık, bak kanla aldırıyorlar. Ama kalkmak mecburiyetindeyiz. Bu ismi hatırlamak gerek, neyi kaybettiğimizi hatırlamamız gerek; kim olduğumuzu da hatırlamamız gerek. Bu cevap öyle ya da böyle bu örgütlü kötülüğün önüne konur ve örgütlü kötülük, bütün parasını, bütün imkanlarını, bütün ilişkilerini seferber etmesine rağmen hakikatin önünü alamıyor. İnanılmaz etkileyici! Hakikaten din tebliğ etmiyorlar, buna vakitleri yok. İmkanları da yok. Çünkü canları pahasına orada bir takım şeyler yapmaya çalışıyorlar. Öyle bir dertleri de olmuyor. Dönüp birilerine İslamı anlatmak gibi çaba içinde de değiller. Ama görülmedik biçimde, dünyanın her yerinde insanlar İslam’a ilgi duyuyorlar. Nasıl oluyor peki bu? Hakikaten böyle bir kuvvet var ve sizin yaptığınız hiçbir şey, o kuvveti gölgelemeye yeterli olmuyor…

Kimliğimizi kaybedersek bir anlamımız kalmaz dünyada. Onu korumak için dönüp mutlaka kaybettiğimiz şeyleri hatırlamamız gerekiyor.

Ve devam ediyor Ayçin KANTOĞLU;

Bu vatanın bir evladı olarak aslında burada bu konuşmayı yapıyorum. Yani aslında kariyerimin bir anlamı kalmadı, kütüphanemin bir anlamı kalmadı; dönüp “yaksam” yeridir. “Kaynağa” bakmak ihtiyacımız var. Ama insansan, hele ademsen, hele Rabbini arayıp bulmak zorundaysan; hele bir huzur (“kurtuluş”) arıyorsan, hele kavuşma arzun, özlemin varsa; hele “BİR”’e dahilsen, bir “BİR”lik hali varsa, kardeşlerin varsa, dayanışman gerekenler varsa, kurtulmayı bekliyorsan veya kurtarmak mecburiyetindeysen, o zaman, hayatın bir anlamı olur…

Ezcümle, Kaynağa/Allah’ın kitabına baktığımız da, Rabbimiz Fatır Süresi’nde (43-44-45’de) ne buyuruyor:

“Yeryüzünde büyüklendiler ve kötü planlar yaptılar. Oysa kötü planlar, sahibinden başkasını kuşatmaz. Öyleyse onlar, öncekilerin ‘sünnetinden’ (başlarına gelenlerden) başkasını mı gözlüyorlar. Hâlbuki Allah’ın sünnetinde (Yasasında) bir değişiklik bulamazsın. Allah’ın sünnetinden asla bir sapma da bulamazsın.”

“Yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerinin sonları nasıl olmuş, bir bakmadılar mı? Oysaki onlar, güç olarak kendilerinden daha güçlüydüler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. O, Her Şeyi Bilen’dir, Her Şeye Gücü Yetendir.”

“Eğer Allah, insanların yaptıklarının hesabını hemen görecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, onlara belirli bir zamana kadar süre vermektedir. Belirlenen süre dolduğu zaman da kuşkusuz Allah kendi kullarını en iyi görendir.”

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir