GenelYazarlardanYazılar

SİYO-NAZİ’LERİN SOYKIRIMI “İKİ YÜZLÜ”LÜĞÜN DEĞİŞİK TEZAHÜRLERİ

“Medeni Batı”nın gerçek yüzü, Bilim ve teknolojilerinin arkaplanındaki felsefe, özellikle son dönemlerdeki algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerinin sistematik uygulamalarıyla gizlendi. Dahası, Modern Bilim, hayatın gerçeklerine ve insan fıtratına savaş açan boyutlarına rağmen insanlığın geleceği için yegâne çıkış olarak sunuldu. Atomun parçalanmasından nükleer silahlara doğru yol alan söz konusu bilim ve teknolojinin arkaplanında yer alan emperyalist felsefenin üstü hep örtüldü. Ve küresel güçlerin, özellikle de küresel finansçıların belirleyici olduğu Batı’da, iddiaların aksine, güçlünün haklı kabul edildiği bir gerçeklikte zaten “Adalet”ten söz etmek ise hiç mümkün değildi… Kendi aralarındaki konjonktürel dengelerin ötesinde güçleri sınırlı olan her türlü yapının “adalet arayışı”nda olmaları da kaçınılmazdı… Kendilerinin kurdukları ve/veya önlerini açtıkları terör örgütleri üzerinden jeo-politik hedeflerine ulaşabilmek için her yolu denemekteydiler. Hatta, gerek duyduklarında, bir terör örgütünün ismini değiştirerek diğer bir terör örgütü ile (güya) savaştırarak meşrulaştırma çabaları da son yıllarda gündemdedir. Zaten, I. Dünya savaşı sonrası netleşen siyonist örgütlerle stratejik işbirlikleri ve ortak projelerinde de her türlü terör yöntemini kullanagelmişler ve bunları, küresel medyanın gücü ile meşrulaştırarak kamuoyuna sunmaktan çekinmemişlerdir…

Bir başka iki yüzlülük de kendilerini İslam ile tavsif etmelerine karşın Allah’ın kitabında, açık ve net bir şekilde ortaya konulan ilkesel hususlara ve İslam’ın tamamının hayata geçirilmesiyle görünür hale gelen ahlaki niteliklere sahip olmayan geleneksel kesimlerdir. Müslümanların Sorunlu Tarihi’ni doğru okuduğumuzda görülecektir ki geleneksel çizgi ile paralel gelişen ve çoğu zaman reaksiyoner nitelikleriyle ön plana çıkmış olan, kendilerini “selefi” olarak niteleyerek sütrelemeye çalışan grupları da geleneksel kesime dahil edebiliriz. Bunlar, iddialarının aksine Kur’an’daki Resul-Nebi örnekliklerinin birçok boyutuyla uyuşmayan Peygamber, “Veli” ve Alim tanımlamalarıyla karşımıza çıkmakta ve birçok konuda Müslüman düşmanlarından, İslam gerçekliğine, daha çok zarar vermektedirler. Üstelik bu gerçekliğin farkına bile varmadan geleneksel din kültürünün korumasıyla bunları ısrarla söylemek ve yapmaktan geri durmamaktalar…

Öyleyse, “Medeni Batı” ve onların stratejik ortakları Siyonist terör örgütü/“devleti”nin katliamları, soykırımının gündemde olduğu süreci doğru okuyabilmek için bazı kavramları da yeniden tanımlamak gerekmektedir. Özellikle de “İslam ülkeleri”, “İslam İşbirliği Teşkilatı” (İ.İ.T.) ve “Müslümanların Birliği” gibi… Genel anlamıyla bir konuyu doğru tanımlamak doğru anlamlandırmak, doğru kavramsallaştırmak gerektiğini ve (sistem dışı) Tevhidi bir duruş ile gelişmeleri doğru okumanın gereğini hep hatırlatmaktayız. Ta değişim sürecinin başından beri altını çizmeye çalıştığımız gibi temel düşünceler ve kavramlarda netleşmeden, küresel ve bölgesel sistemleri, güç dengelerini bilmeden yapılan yorumların isabetsizliğinin yanında insanımızın havanda su dövmesine de neden olur ki artık bu pasif döngüden çıkmanın zamanı geldi de geçiyor…

Dolayısıyla son gelişmeleri doğru okumanın genel şartlarının yanında bir de özel şartı bulunmaktadır. O da 7 Ekim tarihli, Hamas’ın (planlı) Aksa Tufanı adlı çıkış arayışını önyargısız tanımlama zorunluluğudur. Zira, yoğun bilgi bombardımanına ve bilhassa 1947’den bu yana yaşanan sürecin niteliğinin bilinmesine karşın hala kimileri Hamas’ın plansız, sonunu hesap etmeden bir eyleme giriştiğini ve Siyonist terör örgütü/ “devleti” İsrail’in de bunu fırsat bilerek ve arkasındaki küresel güçlere de güvenerek Gazze’yi, hiçbir hukuk tanımadan ateş altına aldığını ve bunu da bir kırıma, soykırıma doğru taşımasına fırsat verdiğini iddia etmeye devam etmekteler. Konuyla ilgili eksik ve yanlış bilgilerle hatalı okumalar yapılmaya ısrarla devam edilmektedir. Halbuki, çok net bir şekilde ortadadır ki Hamas, işgal edilmiş Filistin topraklarında, süreç içerisinde oluşan şartların ortaya çıkardığı bir “kurtuluş örgütü”dür. Kesinlikle terör örgütü olarak nitelendirilemez. İslami bilinçlerinin sınırları içinde bir savaşa, mücadele hukukuna inanırlar. Sivillere yönelik bir saldırıyı hukuk ihlali olarak görmektedirler. Geçmişte Arap Milliyetçiliği ve Marksist teoriler çerçevesinde mücadele veren ve zaman zaman terör yöntemlerine başvuran Yaser Arafat liderliğindeki FKÖ ile kesinlikle karıştırılmamalıdır. Ve bilindiği üzere FKÖ, şartların değişimiyle Batı/küresel güçler ve onların bölgedeki işbirlikçileriyle paralel olarak Filistin’in kademeli işgal sürecini kabullenmiş bir görüntüye bürünmüş bulunmaktadır. Konjonktürel şartların ortaya çıkardığı Hamas ise kendisine has yapısıyla bir süre sonra (ılımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı Türkiye’nin devreye girmesiyle seçimlere girmiş ve beklentilerin aksine seçimi kazanan Hamas, İsrail ve ABD tarafından engellenmiş, dışlanmıştı. Hele hele “Bir ABD Projesi”nin stratejik aktörlerinden Türkiye’nin, ABD ile stratejik olarak karşı karşıya gelmesi süreciyle birlikte Filistin’de dengeler iyice değişti. Ve bölgedeki dengeler adeta içinden çıkılmaz bir hal almaya başladı. (sözde) İbrahim Anlaşmaları ile Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinin Siyonist İsrail-ABD’ye yakınlaşmalarının daha da derinleştiğini gösteren gelişmeler söz konusu olsa da bir süre önce yaşanan konjonktürel gelişmelerle yeni bir döneme girilmiştir. Yeni denge arayışı sürecinde de Türkiye’nin bölgedeki konumu ve misyonu güçlendi; stratejik önemi arttı. Buna karşın İmam Humeyni döneminde bölgedeki gücü artmış olan İran İslam Cumhuriyeti, İmam Humeyni sonrası politikalarıyla rejimin güvenliğini ön plana çıkaran bir duruşa zorlandı. Arap baharı, ABD’nin strateji değişimi sonrası Irak ve Suriye politikalarıyla “İran İslam Cumhuriyeti”nin dünya Müslümanları nezdindeki itibarı giderek yıprandı. “İran İslam Cumhuriyeti”nin Rusya, özellikle de Çin ile ilişkilerindeki stratejik boyutlar öne çıkarken Batı/ABD ile ilişkileri de beklenilenin ötesinde, karmaşık bir düzlemde ilerlemektedir. İdeolojik düzlemde İran ile kıyaslanamayacak “Batı referanslı” Türkiye ise ABD ile stratejik olarak karşı karşıya kalma sürecinden sonra bilhassa Rusya (buna Çin’i de ilave edebiliriz.) ile ABD arasındaki dengeci/denge politikalarıyla, -tarihsel ve stratejik derinliği kullanarak- sistem içi çıkış arayışında önemli adımlar atmış gözükmektedir. Bilhassa Savaş Sanayii’ndeki atılımlarının yansımalarıyla birlikte yeni Türkiye, kendi stratejisini oluşturma ve ulusal bağımsızlık anlamında ciddi adımlar atmaya devam etmektedir…

Tüm bu değerlendirmeler de göstermektedir ki İmam Humeyni liderliğindeki devrim ile birlikte Müslümanlara umut olan, ancak daha sonra yaşadığı süreçle, gelinen aşamada, devlet olarak niteliği tartışılmaya başlanan “İran İslam Cumhuriyeti”ni de doğru tanımlamak ve anlamlandırmak gerekir. (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı Türkiye’nin de -tarihi ve stratejik derinliğini kullanarak sistem-içi çıkış arayışını doğru tanımlamak ve doğru anlamlandırarak reel-politik olarak doğru okumak gereği de çok açıktır. İdeolojik olarak birbirleriyle kıyaslanamasa da reel-politik olarak bölgede stratejik öneme sahip bu iki ülke dışındaki sözde “İslam ülkeleri”nin ise halkı Müslüman olan, lakin kontrolleri/yönetimleri tamamen küresel emperyalizmin emrinde yapılar olduğunu unutmayalım. Ve yıllarca, kavram kargaşası içinde, bu ülkeleri insanımıza hatalı tanımlamalar ve anlamlandırmalarla tanıtan ve bunlar üzerinden projeler ortaya koyanların ise sistem içi liderler, kanaat önderleri olduklarının farkına varalım artık. Nitekim aşağıda dikkatlerinize sunacağımız, “İslam İşbirliği Teşkilatı – Arap Birliği” ortak toplantısında alınan ve alınamayan kararlar ve bunların hayata geçirilme ihtimali, bizim ne demek istediğimizi çok açık bir şekilde ortaya koyacaktır…

İslam İşbirliği Teşkilatı – Arap Birliği Ortak Toplantısı’ndaki Sonuç Bildirgesi

Mümin/Müslimlerin bir güç olamadığı bir vasatta, (sözde) medeni ABD-İngiltere/Batı’nın desteği ile Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail’in, her türlü zulmü uygulayarak, kademe kademe hedefine ulaşma sürecinin, tüm boyutlarıyla ortaya konulmasına vesile olan “Aksa Tufanı” harekatı ve sonrasındaki kırım/soykırım karşısındaki acizliklerimiz net bir şekilde belirginleşti. (Sözde) Medeni Batı’nın emperyalist hedefleriyle Siyonist Terör Örgütü/“devleti” İsrail’in, ortak stratejik hedeflerine, hiçbir ilke ve ahlak kuralı tanımadan ulaşmak üzere neler yapabilecekleri ortaya saçılırken, kendilerine “Müslüman” diyenlerin zilletleri de yüzlerine bir şamar gibi çarpmış olmalı. Ancak gerek “medeni” Batı’nın ve gerekse de kendilerini İslam ile tavsif edenlerin büyük bir kısmının gerçek yüzleri ortaya çıktı. Dolayısıyla uzun süre hiçbir şey yapılamadı. Çoluk çocuk, sivil demeden, hastane, ibadethane, askeri hedef ayrımı gereği duymadan Siyonist teröristler, Gazze’yi yok etmek için her şeyi yaptılar. Ne yazık ki bu katliamı, soykırımı durduracak, mazlumların çağrılarına cevap verecek bir güç ortaya çıkmadı. Bırakın fiili müdahaleyi sözle bile bir karşı koyuş, bir tehdit/tekdir bile, ciddi düzlemde gündeme gelmedi… İşte böyle bir vasatta, insani yardım ve müdahale için uzun sayılabilecek bir zamandan sonra İ.İ.T.-Arap Ligi’nin ortak toplantısı ve sonuç bildirisi karşımıza çıktı. Riyad’da gerçekleştirilen zirvenin sonuç bildirisinde, sözle de olsa, bazı önemli tespitler de yer aldı:

  • Filistinlilerin evlerine giren, tarlalarına el koyan ve bu haydutlukları “yerleşimci” olarak tanımlanarak meşrulaştırılmaya çalışılanlar, “hırsız/terörist” olarak isimlendirilebildi…
  • Terör örgütü Siyonist İsrail’in, sivillere, hiçbir ilke ve ahlak kuralı tanımadan saldırıları ve Filistinlileri göçe zorlamasının “savaş suçu” olduğunun altı çizildi…
  • Terör örgütü/“devleti” yetkililerinin, daha ileri bir tehdit olarak gündeme taşımaktan çekinmedikleri İsrail’in gizlenen nükleer silahlarının araştırılması hususu kayda geçirilmiş oldu…
  • İsrail’in savaş suçlarının araştırılması hususunda, (çöküş sürecine girmiş olan) uluslararası sistemin bir kurumu olan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne çağrı da bulunuldu…
  • Aynı zamanda, İsrail’in savaş suçlarının dünya kamuoyuna, etkin bir şekilde, duyurulması maksadıyla “Sosyal medya birimi” kurulması kararı verildi…
  • İnsani yardım amacıyla İsrail ablukasının “kırılması” gibi eylemsel ifadelerinde ortak bildiri de yer alması da şaşırtıcı ama bir dönüm noktasının işareti olarak okunabilir.

Şüphesiz, değişen dünya ve bölge şartları ve yeni denge arayışı sürecinin tüm tezahürleri, “Medeni Batı”nın desteğindeki bu katliamın/soykırımın önünü açan sebeplerden biridir. Ve sürecin bu kadar azgın bir seyir izlemesinde de belirleyici oldu. Çin ve Rusya’nın bölgeyle ilgili jeo-politik hesaplarına rağmen stratejik kaygılarla yeterince bir ses vermemeyi tercih etmeleri de gerçekten manidardır. Ve bölgenin yeniden yapılandırma sürecinde gelecekteki dengelerin oluşumunda bu pasif tutumun etkileri de zamanla netleşecektir. Aynı zamanda İran ve İran’a bağlı örgütlerin, en azından sözlü olarak, net bir duruş sergilemekten uzak olmaları da ilgililerince not edilmiştir. Hala Batı sisteminin bir parçası olmaya devam eden, ancak küresel güçlerin strateji değiştirmeleriyle, kendi güvenliği ve geleceği için, denge/dengeci politikalarla sistem içi bir çıkış arayışında olan yeni Türkiye ise kendi sınırlarını zorlayan bir duruş sergilemiştir. Özellikle de yeni Türkiye’yi doğru tanımlamayan, doğru anlamlandırmayanların beklentileri karşılanmasa da tarihi ve stratejik derinliğini kullanarak kendi eksenini oluşturma yolunda stratejik adımlarıyla dikkat çeken yeni Türkiye’nin de bu katliamı durduracak bir güce ulaşamadığı görülmüştür. Batı referanslı bir ülke olarak Türkiye’nin bir süredir yürüttüğü liderler diplomasisi ve Dışişleri Bakanı’nın yoğun diplomatik çabaları da bir sonuç ortaya çıkaramamıştır. “Güç”ün Doğu’dan Batı’ya doğru kaydığı bir süreçte yeni Türkiye, her ne kadar dengeci politikalarla sistem içi çıkış arayışında çok önemli mesafeler kazanmış ve kendisinden beklentiler yüksek olsa da Türkiye, henüz oyun kurucu bir güç haline gelebilmiş değildir. Ama süreç içerisinde eğer yeni Türkiye, bölgesel ve küresel düzlemde “yeni Osmanlı” konumu ve misyonunu hedefliyorsa, ABD/Batı-İsrail’in yeni dönemde bölgede ne yapmak istiyor (?) sorusunu doğru cevaplayarak özellikle bu süreçte İran ile ilişkilerini daha güçlü bir zemine oturtma yolunda yeni adımlar atmalıdır. Bölgesel ve küresel yeni denge arayışı sürecinde Rusya ve Çin ile ilişkilerinde de kendi stratejik hedefiyle paralel boyutlarını korumalıdır. En azından, belirli bir süre için, hedeflerine ulaşabilmek için özellikle neler yapması gerektiğinin farkında bir duruş sergilemek durumundadır, Türkiye. Aynı zamanda Türkiye’nin ABD ve AB ülkeleriyle ilişkileri giderek zayıflıyor gözükse de tarafların birbirlerine olan ihtiyaçlarının da farkında olduklarının bilinciyle hareket edecekleri öngörülebilir. En azından yeni Türkiye, bir süre daha bunlara mecbur gözükmektedir.

Ezcümle… Tarih tekerrür ediyor! Yine arkaplanda küresel güçler/emperyalistlerin yer aldığı bir “soykırım” daha yaşanmaktadır. Lakin bu kez yeni dünya dengesinin çok kutuplu bir denge olacağı kuvvetle muhtemel olduğundan ABD-İngiltere/Batı’nın bölgede hızla etkinliğini kaybetmesi söz konusu olacağa benzemektedir. Dolayısıyla da Batı’nın “stratejik ortağı” İsrail’in de “sonun başlangıcı”nda olması kuvvetle muhtemeldir. Modern/Çağdaş Uygarlık düzeyini temsil ettiği iddia edilen küresel güçler/emperyalistler de arkaladıkları bu soykırımdan sonra, dünyanın değişik bölgelerine “demokrasi” (!?) götürmekte zorlanacaklardır. Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde söz konusu güçlerin, hızla irtifa kaybetmeleri kaçınılmaz hale gelmiş bulunmaktadır. Bahse konu güç kaybının hızlanmasına rağmen ve eski düzene benzemeyen, insan fıtratına uygun ve adil yeni düzen kurulması ise Kur’an merkezli, Resül-Nebileri örnek alan Mümin/Müslim’lerin bir güç haline gelmeleriyle ancak mümkün olabileceğinin de bilincinde olmamız gerekir.

Şüphesiz bölgede hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Suriye başta olmak üzere bölgedeki değişim süreci birçok yeni ittifaklara, yeni yakınlaşmalara alan açabilir. Her ne kadar kimileri değişen dünya ve bölge şartlarını ve ABD/Batı’nın süreç içerisindeki güç kaybının hızlanacağını göremeseler ve bunlar, “Ortadoğu”yu bataklığa çevirmek istiyorlar deseler de bu tespit sorunlu bir değerlendirmenin sonucudur. Kaos Stratejisi’nin sahaya yansımasından bu yana ABD/Batı, bölgede hızla güç kaybederken, son olarak, arkaladıkları Siyonist terör örgütü/“devleti”nin soykırımının da sadece bölgede değil tüm dünyada oluşturduğu atmosferin nasıl bir sonuç doğuracağını öngörmek zor olmasa gerektir. Ki geçmişte olduğu gibi küresel güçler/emperyalistlerin algı yönetimi ve manipülasyon araçlarını tekellerinde bulundurma dönemi de sona ermektedir. İşledikleri cinayetleri, soykırımları, her türlü sömürüyü sütreleyip kendilerini “medeni” olarak dünya kamuoyuna sunma imkanları da ellerinden çıkmaktadır. Bu süreç güçlenerek devam etmektedir…

Bu arada Ukrayna-Rusya savaşı son gelişmelerden etkilenmiş bulunmaktadır. Afrika ve “Ortadoğu”da hareketlenmeler giderek yoğunlaşma eğilimindedir. Asya-Pasifik de sular ısınmaya devam ederken nükleer güce sahip Hindistan ve Pakistan’ında yeni konumları da belirginleşme sürecine girmiş bulunmaktadır… Dikkatle izlenmesi gereken en önemlisi gelişmeler ise Siyonist İsrail’in etrafında (Suriye ve Lübnan’da) ve Doğu Akdeniz de beklenilmelidir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir