GİRESUN İYİNESİL KARDEŞLİK DERNEĞİNDE “HAYATI KUR’AN’LA YAŞAMAK” KONUŞULDU
Giresun’da Müslüman kardeşlerimiz yazarımız Hüseyin BÜLBÜL’ün sunduğu “Hayatı Kur’an’la Yaşamak” seminerinde buluştular.
Giresun’da Müslüman kardeşlerimizin biraraya geldiği İyinesil Kardeşlik Derneğinin 25 Mart 2017 tarihinde saat 20,30 da tertiplediği “Hayatı Kur’an’la Yaşamak” konulu seminerdeki buluşmada yazarımız Hüseyin BÜLBÜL‘ün sunumunun tam metnini istifadenize sunuyoruz.
Hayatı Kur’an ile Yaşamak
İlk emri” oku” olan bir kitabı “yaşamanın yolu,” onu gönderenin gönderiş amacına uygun olarak okuyup gereğince uygulamaktan geçmektedir. İnsanlık tarihinde bunu topluca gerçekleştiren bir tek nesil vardır, Sahabe nesli. Onların dışında fert olarak gerçekleştiren çok insan çıkmışsa da, topluca bunu başaran bir nesil olmamıştır.
İlk nesle bu dinamizmi veren ilk dört surenin ilk ayetlerine baktığımızda şu gerçeği görüyoruz: “Okumak”, “Yazmak”, “kalkmak”, “Uyarmak”tan bahsetmektedir.
Okumak: Bilmenin, öğrenmenin ilk şartı okumaktır. Hakkı ve adaleti yerine getiren bir toplum inşa edebilmek için okumak. Buradaki okuma, bir metni seslendirmeye çağrı değildir. Onu bir yaşam biçimi, hayat tarzı, dünya görüşü olarak görmek ve hayatı onunla anlamlandırmak üzere okumaktır.
Okumakla ilgili Kur’an da şu üç ifade kullanılmaktadır:
1-Tilavet: Dilin okuması, lafızları arka arkaya dizmek, tekrar etmek, gereğini yapmak ve Takip etmek.
2-Kıraat: Aklın ve zihnin okuması, daha ağırlıklı olarak okunan metni anlamaya- anlamlandırmaya yönelik bir okuma biçimidir. Nahl 16/98 de “Kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın” ayetinde kıraat kelimesi kullanılmıştır. Çünkü şeytanın müdahalesi, saptırması daha çok anlamak ve anlamlandırmakla ilgilidir.
3- Tertil: Kalbin ve gönlün okuması, özümseyerek, hissederek, yüreğinde duyarak ve vahiyle bütünleşerek içine sindirerek okumak.
“İnkâr edenler: Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi dediler? Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık (parça parça indirdik) ve onu tane -tane okuduk.” (Furkan 25/32)
Yazmak: Bilginin korunması yazmakla mümkündür. Onun için bilgiyi kusursuz şekilde yazarak kayıt altına almak gerekmektedir. Böylece bilgi kuşaktan kuşağa değişmeden taşınması mümkün olacaktır.
Kalkış- kıyam: Tüm cahiliye ye ve cahili anlayışlara karşı durmak için kıyam etmek gerek. Bunun için de nefsî bir hazırlığın yapılması, insanın buna dayanabilecek olgunluğa ulaşması gerekmektedir. Gece kalkışı bunun için önemlidir.
2: “Ey örtünüp bürünen! (nebilik görevini yüklenen) Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve tertil ile “ağır –ağır yüreğinde duyarak, vahiyle bütünleşerek” Kuran oku. “Doğrusu Biz, sana, taşınması ağır bir söz vahyedeceğiz.”(risalet görevini de vereceğiz) “şüphesiz, gece kalkışı daha tesirli ve o zaman okumak daha elverişlidir.” “Çünkü gündüzün seni, uzun -uzun alıkoyacak işler vardır.” “Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O’na yönel.” (Müzzemmil 73/1-8)
Bu çağrı, davetçiyi görevine hazırlamak için gece eğitimine tabi tutmaktadır. Gece kalkışı, gece okuyuşu ve gece tefekkürü davetçiyi göreve hazırlamak için eğitim safhasını oluşturmaktadır. Çünkü sabaha toplumun önüne çıkıp, zorlu bir mücadeleye başlayacak, risalet görevini icra edecektir.
Bu işin ciddiyeti Musa (as) dilinden şöyle ifade edilmektedir:
“Musa: «Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun’u da bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tespih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin» dedi.” (Taha 2025-35)
Uyarmak- inzar: Artık yapılan hazırlığın kemale ermesiyle tebliğcinin hayat sahnesine çıkmasıdır. Toplumun her türlü karşı duruşunu göğüslemeyi göze alarak tevhidi tebliği için çalışmaktır. Bu konuda Bilal’lerin, Yasir’lerin, Habbab’ların rolünü üslenmektir.
3: “Ey örtüsüne bürünen”(nebilik görevini yüklenen) “Kalk ve (insanları) uyar.”(risalet görevini icra et/kendini bu vazifeye ada) “Sadece Rabbini büyük tanı.” “Elbiseni temiz tut.” “Kötü şeyleri terk et.” “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.” “Rabbin için sabret.” (Müddessir 74/1-7)
Davetin stratejisi ile ilgili olarak kendi aşiretinden, en yakın akrabasından başlaması gerektiği bildirilmekte; bununla ilgili bir yol haritası verilmektedir:
4: “Önce en yakın akrabanı uyar.” “Sana uyan müminleri kanatların altına al.” “Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.” “Sen O mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.” (Şuara 26/213- 217)
Nihayet bu bir yöntemdir. Aşiretinden beklediğin yakınlığı ve desteği de bulamaya bilirsin. Bu takdirde dayanıp güveneceğin mutlak galip ve engin merhamet sahibi olan Rabbindir. Sen her hal ve karda ona dayanıp güvenecek yoluna devam edeceksin. Ailenden aşiretine uzanan yolun ucu kamuya gelmiştir. Artık herkese duyurmanın zamanıdır:
5: “Şimdi sen, emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir.” “Muhakkak ki alay edenlere karşı biz sana yeteriz.” “Onlar Allah ile birlikte başkasını ilâh edinenlerdir. Onlar yakında bilecekler.” “Andolsun ki onların dediklerinden göğsünün daraldığını biliyoruz.” “Sen şimdi Rabbini hamd ile tespih et ve secde edenlerden ol!” “Ve sana ölüm gelinceye kadar sadece Rabbine kulluk et!” (Hicr 15/92-99)
Sonuçta böyle olmuş. Hem Elçi hem de beraberindeki müminler, canlarından, mallarından, eşlerinden ve evlatlarından vazgeçmişler; fakat inandıkları İslam’dan asla vazgeçmemişlerdir. Ölüm gelinceye kadar Allah’a kullukta sebat etmişlerdir.
Bu konuda ilk neslin başarısının sırrını Abdullah İbni Mesut şöyle ifade ediyor:
“Bize Kur’an’ın lafzını ezberlemek zor, onunla amel etmek ise kolay gelirdi; bizden sonrakilere ise Kur’an’ı ezberlemek kolay, onunla amel etmek ise zor gelmektedir. Kur’an, hükümleriyle amel edilsin diye indirildiği halde insanlar onun tilaveti ile yetinir oldular.”
Bu tespit, aradaki farkı kısa ve anlaşılır olarak ortaya koymaktadır. Muhammed Gazali’nin de buna benzer bir tespiti vardır:
“Dünyanın her yerinde insanlar bir şey öğrenmek için okurlar. Müslümanlar ise Kur’an’ı sadece okumak için öğrenirler.” Ne acı bir gerçek asırlardır bu ümmet Kur’an’dan bir şey öğrenmek için okumadı; sadece sevap kazanmak için okudu, Teberrüken okudu, gönlünden geçenlere ulaşmak için okudu, ölenlerini bağışlatmak için okudu, sevap biriktirmek için okudu. Kısaca her şey için okudu. Ancak onu yaşamak için okumadı!!!
Ne kadar doğru bir tespit! Şu gün olmuş, biz hala “Kur’ an’ı mealinden mi okuyalım metninden mi? Hangisi daha çok sevap olur”un tartışmasını yapıyoruz. Onu anlamak ve yaşamak gibi bir sorumluluğumuzun farkında bile değiliz. Anladığımız dilden okumuş olsaydık böyle bir tartışmaya, gerek kalmayacaktı.
Çünkü onlarca ayette; anlaşılması için Açık bir Arapça olarak gönderildiğini (İbrahim 14/4), Öğüt alınması için kolaylaştırıldığını (Kamer 54/22), Anlaşılması için ayetlerinin uzun -uzun açıklandığını (Zuhruf 43/4, Enam 6/126), Düşünen, Akleden bir kavim için indirildiğini (Ankebut 29/35) kendi gözleriyle görecek ve kulaklarıyla işiteceklerdi. Belki o zaman üzerinde düşünüp anlamaları mümkün olurdu.
İlk nesil bizden farklı olarak Kur’ anı nasıl okuyorlardı ki, Allah’ın kendilerinden razı olduğu müjdesine muhatap olmuşlardı. (Beyyine 98/8)
Merhum Seyyid Kutup “Yoldaki İşaretler” isimli kitabında şu tespitlerde bulunmuştur:
1-Onların tek kaynağı Kur’an idi. Onu hak biliyor ve ondan başkasına itibar etmiyorlardı. O dönemde de bilgi kirliliği vardı. İran ve Bizans mitolojileri, İsrail oğullarının bölgede yaydıkları mişnaları, atalarından gelen bir yığın hurafeleri mevcuttu. Fakat iman edenler onların hiç birisine itibar etmiyorlardı.
2- İlk dönemin örnek nesli, Kur’an’a, kültürünü geliştirme, bilgi edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla Kur’an okumazlardı. Kendileri hakkındaki Allahın emirlerini öğrenmek üzere Kur’an’ı ele alırlardı. Öğrendikleri bir emri de, savaş alanında aldığı emri, derhal uygulayan bir ordunun neferi gibi, duyar duymaz tatbik etmeye koşardı.
3- O zaman İslam’a giren kişi, giriş kapısının eşiğinde cahiliye dönemindeki geçmişinin tümünü bırakır; İslam’ın takva elbisesine bürünürdü. Onlar, yaşayan Kur’an olmayı hayatın gayesi olarak görüyorlardı.
–Bize o neslin dinamizmini kazandıracak okumayı yapabilmek için, Allah Teâlâ’nın Resulü için önerdiği okuma yöntemini uygulamamız gerekmektedir:
a- Tertil ile ağır -ağır anlayarak, üzerinde düşünerek geceleri sakin bir ortamda okumak.
b- Allah’ın huzurunda, sizi gördüğünü düşünerek, onunla konuştuğunuzu ve onun kelamını okuduğunuzun huşuunu duyarak okumak. Bunu hissettiğiniz an, kalbinizin atışları değişecek, gözleriniz yaşaracak ve burnunuzun kemiği sızlayacaktır.
c- Allah’a gereği gibi kulluk etmek amacıyla okumak. Bu okumada tek amacımız, Allah’a gereği gibi kulluk yapabilmek olmalıdır. Bu cümleden olarak öğrendiğimiz doğruları hemen hayata geçirmeye çalıştığımız gibi, yaptığımız yanlışları öğrendiğimiz andan itibaren de terk etmeye çalışmalıyız. Aksi halde Kur’an’ın ifadesiyle kitap taşıyan fakat ondan istifade edemeyenlerin derekesine düşenlerden oluruz.
–Bu okumalarda Kur’an’ın anlaşılma(z) problemi önümüze bir engel olarak konulmaktadır.
Efendim Kur’an öyle herkes tarafından anlaşılmaz. Onun Muhkemi var Müteşabihi var. Nasihi Var Mensuhu var… İla ahir bir dizine engel koyarlar önünüze. Şimdi de bu konuları anlamaya çalışalım.
MUHKEM VE MÜTEŞABİH:
Muhkem: Kelime anlamı sağlam, kuvvetli, anlamı tefsir edilenlerden daha kuvvetli ve açık olan söz, sıkı sıkıya, tahkim edilmiş.
Hukuk dilinde: Kat’i ve sağlam bozulmaz hüküm demektir.
Muhkemin ıstılahî anlamı ise: Kur’ an’da Helal ve harama, emir ve yasaklara, İmana ve İbadete, hukuka ve muamelata, öğüt nasihat ve kıssalara, kısaca bu âleme taalluk eden ayetlerin hepsi muhkemdir.
Müteşabih: Kelime anlamı, bir veya birkaç yönüyle bir birine benzeyen, teşbih yoluyla bir birine benzeyen ve benzetilen. Kur’ anı kerimde zahiri manası kastedilmeyen, teşbih ve temsil yoluyla hakikatleri beyan eden ayetlerdir.
Müteşabih’in ıstılahî anlamı ise: İnsanların Müşahede alanına girmeyen gaybi âlemle ilgili verilen bilgileri, zahiri âlemdeki nesnelere benzeterek teşbih yoluyla anlatan ayetlerdir. Cennetin, cehennemin, meleklerin özelliklerini anlatan ayetler ile Allah’ın zat ve sıfatlarını anlatan ayetler gibi.
Bunu da iki kısma ayırabiliriz:
1-Lafzı Müteşabih olanlar, Surelerin başındaki harfler, Elif- Lam- Mim gibi.
2-Mahiyeti Müteşabih olanlar, gaybi konuları anlatan, Cennetin, Cehennemin, mahşerin… Mahiyetini anlatan ayetler gibi.
Bu iki kavramın birlikte zikredildiği Ali İmran suresinin 7. Ayetini okuyalım:
“Sana Kitabı indiren o’dur. Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar Kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve tevilini yapmak için muhkemini bırakırlar da müteşâbih olan ayetlerin peşine düşerler. Hâlbuki Onun tevilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde yüksek payeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar.”
Bu konuda maksadımızın anlaşılması için Tefsir ve Te’vil kelimelerinin de ne anlama geldiğini açıklamaya ihtiyaç vardır.
Tefsir: Kelime olarak “ Fe Se Re” kökünden gelmektedir. Fesere, lügatte doktorun hastalığı teşhis için baktığı az miktardaki su anlamına da gelmektedir. Doktor bu suya bakarak hastalığı teşhis eder. (Kan Tahlili, İdrar tahlili gibi)
Bu kelime bundan başka şu anlamlara da gelmektedir: Beyan etmek, keşfetmek, açıklamak, üzeri kapalı bir şeyi açmak gibi.
Istılah da ise, kapalı olan bir lafzı açmak ve sözün kastı olan mesajı açıklamak için kullanılan bir yöntemdir. Bu Kur’ an lafızları için kullanıldığı gibi diğer sahalarda da kullanılmaktadır.
Te’vil: Kelime olarak “E ve Le” kökünden gelmektedir. Geri dönme /rücû manasındadır. Ancak Tef’ il babın da ise açıklamak, beyan etmek, bir şeyin hakikatini ortaya koymak anlamına da gelmektedir.
Istılahta, ayetin muhtemel olduğu manalardan birine döndürülmesidir veya Ayetin siyak ve sibakına uygun olan bir manaya hamledilmesidir.
Tefsir ve Te’vil kelimeleri zaman içerisinde bir birinin yerine de kullanılmıştır. Ancak Tefsir Te’vil’den daha önce kullanılan bir kelimedir.
Te’vil kelimesinin, bir şeyin gerçeğini ortaya koymak anlamı da bulunduğunu ifade etmiştik. Özellikle Ali İmran yedinci ayetinde geçen “Onun Te’vilini Allah’ tan başka kimse bilmez “ şeklinde ifade edilen şey “Müteşabih olanların gerçek mahiyetini Allah’tan başka kimse bilemez ve açıklayıp ortaya koyamaz” denilmektedir.
Burada açıklanamayan Kur’an da zikredilen ayetlerin manası değil; bu ayetlerde anlatılan şeylerin mahiyetidir. Dünya ehlinden kimsenin görmediği ahiret hayatına dair olan her şey o âleme özgü bir mahiyete sahip olduğudur. Bunlar bize dünyada bildiğimiz bazı eşyaya benzetilerek anlatılmaktadır. Farkında olmamız gereken budur.
Kur’an da anlatılan iki âlem vardır. Birincisi içinde yaşadığımız dünya âlemi ve içindekiler; ikincisi ise yeniden dirildiğimizde şahit olacağımız Ahiret âlemi. Dünya ve içindekiler ile ilgili ayetler Muhkem, Ahiret ve içindeki şeyleri anlatan ayetler de Müteşebihtir.
Birde Kur’an’da Kur’an için Onun Tümü Muhkem; Tümü Müteşabih diyen ayetler var bunu nasıl anlamamız gerekir ki aralarında bir çelişki olmasın?
A-TÜMÜ MUHKEM:
- “Elif. Lam. Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri MUHKEM KILINMIŞ / sağlam şekilde tanzim edilmiş; sonra da bütün tafsilatıyla açıklanmıştır.”
“Ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz. (Ey peygamber! De ki, ) ben O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.”(Hud 11/1-2)
Birinci ayette bahsedilen Muhkemlik: Ayetlerin bir biriyle uyum içinde birbirini açıklayıcı olarak verdiği öğütlerin açık ve anlaşılır olması, Dünya ve Ahiretle ilgili ortaya koyduğu hükümlerin birbiriyle çelişkisiz ve birbirini açıklayıcı konumda olduğu gibi; Verilen bilgilerin eşyanın tabiatına, insanın fıtratına ve aklın ilkelerine uygun olmasıdır. Bu bilgilerin hiçbir düşünce tarafından çürütülemeyecek sağlamlıkta olması Ve insan aklını tatmin edecek derecede bütün tafsilatıyla açıklanmış olmasıdır. Muhkemlikten kasıt budur.
B-TÜMÜ MÜTEŞABİH:
Onun ayetlerinin tümünün Müteşâbih oluşuyla ilgili Zümer suresinin 23. ayetinde ise şöyle buyrulmaktadır:
- “Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu/“Müteşabih “ve bıkılmadan tekrar –tekrar okunan/“Mesani” bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitabın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.”(39/23)
C-BİR KISMI MUHKEM BİR KISMI MÜTEŞABİH
Bir kısmı Muhkem bir kısmı Müteşabih olarak ifade edilen Ali İmran suresi yedinci ayetinde ise şöyle buyruluyor:
- “Sana kitabı indiren O’dur. O kitabın bazı ayetleri muhkemdir. Bunlar kitabın anasıdır/ esasıdır. Diğerleri ise Müteşabihlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve kendilerine göre te’vil etmek için onun müteşabihine uyarlar. Oysa onların Te’vilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar ise :”Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır ”derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilir.
(Burada ilimde derinleşenler de bilirler şeklindeki anlayışı kabul etmek, âlimlerin de gayba muttali olduğunu kabul etmek anlamına geleceğinden mümkün değildir.)
Bir birinden farklı ifadeler ile anlatılmak istenen nedir? Bir kitap, Tamamı muhkem; Tamamı müteşabih denildikten sonra bir başka ayette de; Bir kısmı Muhkem bir kısmı Müteşabih denilmektedir. Burada bir çelişki mi var?
Beyhaki’nin Ebu Hureyre’den naklettiği bir hadiste şu ifadelere yer verilmektedir:
“Kur’an beş vecih üzerine nazil oldu: Helal, haram, muhkem, Müteşabih ve emsal. Helali işleyin, haramdan kaçının, muhkeme tabi olun, Müteşabih’e inanın ve emsalden de ibret alın.” İmam Şafii bunu, bir müfessir için bilinmesi gerekli Kuran ilimlerinden olarak nitelendirmiştir.
Buraya kadar olan açıklamalardan sonra şöyle bir hükme varmamız mümkün olacaktır:
Kur’an ayetlerinin Ortaya koyduğu hak ve hakikatlerin erişilmez doğruluğu yönüyle tamamı Muhkem;
Kur’an, geldiği yer ve kaynağı itibariyle, insanın erişip ulaşamayacağı “gaybi bir kaynaktan” yani Allah’tan olması nedeniyle tümüyle Müteşâbih;
Kur’an’da yer alan konuların mahiyeti itibariyle ise, bir kısmı Muhkem ve bir kısmı Müteşabih’tir (ayetler konuları itibariyle bir kısmı gaybi konulara, bir kısmı da müşahede âlemine dünyaya ve ef’aline aittir.) Bu kelimelerin kullanıldığı ayetlere bakıldığında bu gerçeği görmek mümkündür. Bu nedenle ayetlerde geçen değişik ifadeler asla birbiriyle çelişki oluşturmamaktadır.
“Onlar hâlâ Kur’ân’ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.” (Nisa 4/82)
NESH KONUSU (NASİH VE MENSUH)
Nesh kelimesi Ne Se Ha kökünden türetilmiştir. Kelime anlamı: Yok etmek, Yazmak, Bir yerden başka bir yere aktarmak, istinsah etmek anlamlarına gelmektedir. Neshin ıstılah anlamı ise: Önce gelmiş olan şer’i bir hükmü, sonra gelen şer’i bir hüküm ile öncekinin hükmünün kaldırılması demektir.
Bu manada NESH Kur’an’da var mıdır? Bu güne kadar varlığını ve yokluğunu savunanlar olmasına rağmen Varlığına dair Peygamberimizden sahih bir tek hadis bile gelmemiştir.
Neshi kabul edenler ve etmeyenler Kur’an da ki şu üç ayete dayanmaktadırlar: Bakara 2/106, Nahl 16/ 101 ve Rad 13 /39. Bu ayetler ile anlatılmak istenenin ne olduğunu, bulundukları bağlama bakarak anlamaya çalışalım.
1-“Ehl-i Kitaptan kâfirler ve müşrikler Rabbinizden size hiç bir hayır indirilmesini istemezler. Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir. “(bakara 2/105)
“Biz bir ayetten (Bu ayet mucize veya şeriat anlamınadır.) her neyi nesheder veya unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun mislini getiririz. Bilmez misin ki Allah Teâlâ her şeye kemaliyle kadirdir.”(Bakara 2/106)
Bu ayetlerin öncesinde zikredilen ayetlerde Ehli kitabın Peygamberimize karşı takındığı tavırdan bahsedilmektedir. Ehli kitap Peygamberimize karşı hazımsız bir anlayış içerisindedir. Bekledikleri Risaletin kendilerine gelmemiş olması ve kendi ellerindeki Risalet kozunu kaybetmiş olmalarının verdiği kin ve kıskançlıkla saldırmaktadırlar. Her fırsatta İsmail Oğullarına verilen Risaleti ve Peygamberi dilleriyle incitmektedirler. Onun yanına geldiklerinde “Râîna “ ifadesiyle onu güdücü çoban olarak nitelediklerini 104. ayetin beyanından anlıyoruz. Bunun devamındaki ayette ise:
“Ehl-i kitaptan kâfir olanlar ve müşrikler sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrın indirilmesini istemezler. Allah Teâlâ ise rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah Teâlâ büyük ihsan sahibidir.”(2Bakara/105) buyruluyor.
Burada indirilen hayır onların şeriatının hükmünü yürürlükten kaldıran yeni Risalet ve beraberinde verilen yeni şeriattır. İşte Ehli kitabın kıskandığı konu budur. Bu bağlamda 106. Ayette belirtilen “ayetten” kastedilenin de her hangi bir Kur’an ayeti değil, Kur’an’ dan önceki gönderilmiş olan Yahudi ve Hıristiyanların Kitap ve Şeriatlarıdır. Buradaki ayetin anlamı budur. Allah Kur’an’ı göndermekle bunların hükmünü nesh etmiştir
Diğer iki ayette durum yine aynı:
“Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- «Sen ancak bir iftiracısın» dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler.” (Nahl 16/101)
“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik ve onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber için bir ayet getirme imkânı yoktur. Her “ecel” için bir kitap vardır.” “Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun yanındadır.” (Rad 13/38-39)
Bu ayetlerin beyanından anlaşıldığı gibi burada neshedilen kitabın içindeki herhangi bir ayet değil; ümmetlere gönderilen şeraitlerdir. “ Biz her birinize bir şeriat verdik…” (Maide 5/48) ayetinde belirtildiği gibi.
Kur’an bir hayatın içine o hayatı değiştirmek için gönderilmiştir. Bu değişimi tedrici bir yol izleyerek yapmıştır. Bu dini hayata uyarlamak için uygulanan ilahi bir yöntemdir. İslam bir topluma her yeni uygulanışında bu yöntem yeniden hayata geçirilerek Allah’ın dini yeniden iktidar edilir. Aynen bir inşaatın imar planı gibi her temel atışında bu yönteme geri dönülmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Taklitten tahkike yönelen her insanın Mekke’si olduğu gibi; Hakkı inşaya yönelen yeniden yapılanmaların da Mekke’si olacaktır. İşte o zaman ilk günkü izlenen tedriciliğe ihtiyaç olduğu görülecektir. İnsanın fıtratı ve fikrin doğası bunu gerektirmektedir.





