GenelHaberlerYazarlardanYazılar

Allah’ın Hesabı Engel Tanımaz

İnsanlık var olduğu günden beri hayata tutunmak, ihtiyaçlarını karşılamak için en yakın çevresinden başlayarak eşyadan istifade etme yolunu tutmuştur. Önünde bir örnek olmayan ilk insan deneme yanılma yoluyla barınmasından beslenmesine, korunmasından süslenmesine, ulaşımından iletişimine kadar ihtiyaç duyduğu her şeyi, aklını ve eşyayı kullanarak elde etmiştir. Hedeflediği şeye ulaşmak için denemiş yanılmış tekrar -tekrar denemiş sonunda hedefine ulaşmıştır. Ancak geldiği her noktayı yeni ulaşacağı hedef için bir başlangıç kabul etmiştir. Bilim ve teknolojide böyle düşündüğü için ilerleme kaydetmiş eşyadan azami derecede istifadenin yolunu bulmuştur. Kurduğu uzay teknolojisi ile dünyayı gözlerken, bastığı toprakların bağrını delip karnını yararak petrolünden gazına, madeninden tuzuna her türlü cevheri insanlığın istifadesine arzetmiştir.

İnsanı yaratan, bunca özellik ve yeteneklerle donatan, eşyaya verdiği özellikler ile yeteneklerini ortaya çıkarmasına imkân sağlayan Allah, insanın savrulmasını önleyecek, eşyayı yaratılış gayesinin dışında kullanmasını önlemek için gerekli tedbirleri almayı da ihmal etmemiştir. İnsanın duygu ve düşüncelerini, arzu ve isteklerini, sevgi ve nefretini, hırsını ve kinini, dostluğunu ve düşmanlığını, intikamını ve bağışlamasını, yaratıp yaşatanına karşı kulluğunu hikmetle ve bilinçle yerine getirebilmesi için onu katından bir kitap ve elçi ile de desteklemiştir. Elçiler gelen kitabı muhataplarına okumuş, öğretmiş ve bir ömür yaşayarak insanlığa örnek bir hayatın ilkelerini göstermişlerdir.

O gün İslama muhatap olan insanların ve Müslümanların dinlerini öğrenmek için ellerinde yazılı bir belge olarak sadece Allah’ın kitabı vardı. İlk elden ve gayet sade bir şekilde okuyup öğrendiklerini hayata geçirmek için hiçbir şeye ihtiyaç duymadan bunu yapıyorlardı. İşin ilginç yanı Allah’ın elçisi hayatta iken Allah’ın kitabından başka bir şeyi de yazdırmamıştı. Bunun yanlışlığına dair ne elçiden ne de Allah tarafından yapılanın yanlışlığına veya yetersizliğine dair eleştirel bir bilginin gelmesi de söz konusu olmamıştır. Aksine insanlığa şu çağrıyı yapmıştır:

“Onlar Kur’an’dan sonra hangi söze inanacaklar?” (Mürslat77/50) buyurmuştur. Bunun anlamı şudur: Bu kitap Allah’ın razı olacağı bir dini yaşamak için yeterli bir kitaptır. Dünyanın öbür ucundaki bir adam bu kitabı okuyup Rabbinin razı olacağı bir dini yaşayabileceği yeterliliğe sahiptir. Eğer böyle olmaz ise, bu gün o coğrafyadan ve o ortamdan uzak olan ülkelerde İslam nasıl anlaşılıp yaşanırdı diye sormamız gerekir?

Daha ilk asırdan itibaren İslam adına üretilen tefsir, hadis, kelam, akait, fıkıh, tarih ve felsefi bilimler ortaya çıkarken; bunların etkisi ile tasavvuf felsefesi ve tarikat kültürü de toplumdaki yerini almıştır. Ayrıca bunların her biri yine kendi içinde onlarca ayrı guruba ayrılmıştır. Din adına ortaya konulanlar dinin kitabını gölgede bırakmış, hatta üstünü örtecek konuma gelmiştir. Kur’an devreden çıkmış mezheplerin onlarca ciltlik fıkıhları, rivayet zinciri ile oluşturulan “hadis” külliyatı aşılmaz bir baraj oluşturmuştur. Şimdi bunların tek tek üzerinde durarak nasıl bir şey olduklarını anlatmaya bu yazının tahammülü olmadığı için sadece isimlerini saymakla yetiniyoruz. Çünkü ilerleyen zaman içerisinde bunların her biri toplumu kucaklayan, parselleyen birer ekol haline gelmiştir. İnsanlar için, işin en acı tarafı bunlardan hangi ekolün öksesine düşmüşse; diğerleriyle irtibatını kesmiştir. Hür düşünmenin önüne; mensubiyet, bağnazlık ve tarafgirlik anlayışı girmiştir. Hakikat fülulaşmış bunca engelin ardından görünmez olmuştur. Günün siyasi erkini arkasına alan parlatılmış, diğerleri karartılmıştır. Zaman zaman hâkim tarafın düşüncesine uymayan taraflar sindirilmeye gadre uğratılmaya da çalışılmıştır.

Ümmetin ulus devletlere bölünmesinden sonra, mütegallibenin bu ülkelerdeki saltanatının devamı; ümmetin silkinip eski gücüne kavuşmasını engellemek için, ırk, dil, din, mezhep, tarikat gibi oluşumları ayrıştırıcı unsurlar olarak tedavüle konulmuştur. Bunlar hala bu pazarda demokrasiye hayat vermek için, işlevselliğini sürdürmektedir. Birileri bin dört yüz otuz dokuz yıllık tortulaşmış kültürü kutsamaya çalışıp bir ilim dalı olarak ortaya koymaya çalışırken; bir kısım genç beyinlerin bu tortunun içinden Allah’ın kitabını çekip alarak, ilk günkü gibi arı duru bir zihinle okuyup anlamaya, yaşayıp uygulamaya koyulduğunu görüyoruz. Allah Teâlâ hiçbir zaman kullarının üzerinde zulmün devamına müsaade etmemiştir. Bir yerde zulüm varsa orada ihsası güçlü bir kulunu çıkartarak onun eliyle o zulmü onların üzerinden kaldırmıştır. Bu onun sünnetidir. Şimdi İslam ümmetinin her yerinde Kur’an çakmağından çıkan bu kıvılcım ateş almıştır. Bunu kimse söndürmeye güç yetiremeyecektir. Bu kitap öyle bir kitap ki sahibinin sözüyle şöyle tavsif edilmektedir:

“Eğer okunan bir Kitapla dağlar yürütülseydi veya onunla yer parçalansaydı yahut onunla ölüler konuşturulsaydı (o Kitap yine bu Kur’an olurdu.) Fakat bütün işler Allah’a aittir. İman edenler hâlâ bilmediler mi ki, Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah’ın vadi gelinceye kadar inkâr edenlere, yaptıklarından dolayı ya ansızın büyük bir belâ gelmeye devam edecek veya o belâ evlerinin yakınına inecek. Allah, vadinden asla dönmez.” (Rad 13/31)

İşte bu kitap, İslam öldürülüp mikrobu çevreye bulaşmasın diye kireçli kuyuya gömülen yüz yıllık ölüyü diriltip ayağa kaldırdı ve yeniden bu insanları fabrika ayarlarına döndürdü elhamdülillah. Allah bir beldeye hayat vermek için gönderdiği yağmur misali Kur’an sağanağıyla bu milletin zihinleri yeniden hayat buldu. Allah ile arasına kimseyi koymadan Rabbinin ayetlerini okuyup yaşamanın insan fıtratı üzerindeki icraatına şahit oldu. Duaya yönelen gönüllerin, açılan ellerin, söyleyen dillerin Rabbi ile arasında hiçbir engel olmadığını öğrendi. Çünkü okuduğu kitabın ayetlerinde rabbi şöyle buyuruyordu:

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara 2/186)

Artık bu insanlar, onun her ayetini okurken Rabbi ile konuştuğunun farkına varıyor, kendi ile Allah arasındaki yakınlığı hissediyordu. Dinini bütün sadeliği ile öğrenmenin zevkini tadıyordu. Saadet asrını yaşayan müminlerin duyduğu heyecanı duyuyor, Kur’an’ın tanıttığı nebiyi karşısında gibi hissediyordu. Nebinin katlandığı acılara, kavmi tarafından uğradığı hakaretleri adeta şahsında yaşıyordu. O günleri sanki bire bir yaşıyordu.  Artık Kur’an onun gözünde duvarda asılı duran dilsiz bir kitap değildi. Kendisi ile konuşan, ona hayatı ve ölümü, hayat ve ölümün anlamını anlatan canlı bir şahsiyet olmuştu. Gecelerin dingin saatlerinde onun sohbet arkadaşı can yoldaşı olmuştu. O yanında olduğu sürece yalnızlık hissetmiyordu. Okuduğu ayetler dünyayı, gelip geçmiş medeniyetleri ve bu medeniyetleri kuranların akıbetini gözlerinin önüne seriyordu. Aynı zamanda Allah’ın rahmetini, bu rahmete layık olanların resmini veriyordu. Aynı zamanda Allah’ın gazabına uğramış olanların akıbetlerini de görüyordu. Bir sinema şeridi gibi insanlık tarihi gözlerinin önünden geçiyor; bu güne kadar bunların nasıl farkında olmadığına bir anlam veremiyordu.

İşte bu gençler imanın hakikatine ulaşmış doğruyu ve yanlışı; hakkı ve batılı yakinen görmüş oldukları için dinine ve davasına dört elle sarılmaya azmetmişlerdir. Allah’ın dinine yardım edenlere yardım edeceğine olan inançları davayı omuzlama azim ve kararlılığını artırmıştır. Kendilerini bu asrın Mus’ab’ları, Zeyt’leri, Zeynep’leri, Ammar’ları, Hamza’ları, Ali’leri, Fatıma’ları ve Ömer’leri olarak konumlandırmışlardır. Çıktıkları bu kutlu yolda Nebiyi önder, Kur’an’ı rehber, haktan ve adaletten ayrılmamayı ilke edinmişlerdir.  Kur’an’ın söyleyen dili, uygulayan eli, yaşayan gönüllüleri olarak çıktıkları bu yolda, Allah’ın erleri olmayı ve O’nun yolunda ölmeyi canlarına minnet bilmişlerdir. Onlar duruşlarıyla Allah’ın şu sözünü tecessüm ettiriyorlardı:

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de şahadeti beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde Allah’a verdikleri sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzab 33/23)

İşte milenyum çağının vermiş olduğu imkânlarla parmaklarının ucuyla her türlü bilgiye ulaşan bu gençler; “bir gün karanlıkta söylemekten korktuğunuz hakikati aydınlıkta söyleyecek; bu sese kulak verecek olan topluluklar, Allah’tan başka ilah olmadığını evlerinin çatılarından haykıracaklardır. Böylece insanlık, Allah’ın “ölüden diriyi nasıl çıkardığına bir kere daha şahit olacaktır. İnanıyoruz ki, Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur. “Lâ havle velâ kuvvete illa billâh.”

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir