GenelKavram

Tarihselcilik

Tarihselcilik,19. yüz yıl ortalarında, Almanya’da ortaya çıkan bir düşünce akımının adıdır. Bu ortaya çıkış tarih bilimlerinin bağımsız bir doğrultuda gelişme sürecine denk düşmektedir. Akım, olayların açıklanmasında tarihe öncelik tanımayı ifade etmektedir.

Bununla birlikte terim ilk bakışta biraz karmaşık bir mahiyettedir. Çünkü onun için tespit olunan farklı anlam düzeylerinden bahsedilmektedir. Buna göre o, bir taraftan bütün olay ve gelişmelerin kendi tarihsel konumlarından ve tarihsel koşullardan hareketle açıklanmasına girişildiği ve giderek bu olayların mahiyetlerinin ve içinde bulunan andaki anlamlarına yönelik bir açıklamanın da geçmişte mümkün olabileceğine inandığı bir düşünce biçimini adlandırmaktadır.

Diğer taraftan tarihselcilik bir felsefe sorunu olarak insan varlığının özünü, onun tarihselliğinde görüldüğü bir doğrultuyu ifade içinde kullanılmaktadır. Bu doğrultuda tarihsellik insan yaşamının canlı temeli olmakta, dolayısıyla varlık tarih olarak algılanmaktadır.

Bunların yanında tarihselliğin “tarihi sırf kendisi için inceleme tarih ve eğitimi üzerine aşırı bir vurgu yoluyla bu günün göz ardı edilmesi; yaşamı felç edecek denli tarih tutkunluğu” ve “ tarihin prensip bakımından olduğundan daha mutlaklaştırılması” türünden anlam boyutlarının varlığı da söz konusudur.

Burada dergimizin geçmiş yıllardaki sayısında incelenmiş olan hermonotik kavramıyla aynı eksende olmak üzere terimin, zikredilen son boyutları dışarıda tutulacaktır. Zira bu boyutların, bizim iç tartışma zeminlerimizle bir ilgileri mevcut değildir. Bunun yerine metodolojik bir vurgunun gözlendiği birinci anlam ile en çok da bu anlamın kendisinden bağımsız görünmediği ikinci anlam üzerinde yoğunlaşacaktır.

Bir yöntem ve bir felsefe olarak tarihselciliğin habercisi Vico olmuştur. O Kartezyen felsefesinin temellendirdiği doğanın matematiğe dayalı bilgisinin kesinliğe karşı, tarihsel dünyanın bilgisinin, bilgi teorisine dayalı (epistemolojik)önceliğe sahip olduğunu ileri sürmüştür.

Fakat terim asıl sistematik içeriğine 19.yüz yıl Almanya’sının kültürel ortamında kavuşmuştur. Burada dönemin Alman-Fransız rekabet koşullarının yol açtığı siyaset etkenlerinin yanında rasyonalist dünya tasavvurunun sonuçlarına karşı kendi içinde bir tepkinin varlığı söz konusudur

Bilindiği gibi Descartes’in ortaya koyduğu felsefi ilkelerle oluşan modern rasyonalist çizgi ilginçtir, siyasi rakip Fransa’da en görkemli temsilcilerini bulan aydınlanma felsefesinin kapsamında gidebileceği tüm mantıksal sonuçlarına ulaşmıştı. Burada ”akılcı” bir tahakküm bahis mevzuu idi. Bu tahakküm, başka bir tahakküme tepki doğrultusunda adım adım gerçekleşti. İnsanlığın aklı baskı altına alan dogmatik, eleştiriye kapalı hatta körü körüne benimsenene ilkelerce güdümlenen yönetimlere maruz bulunduğunu düşünen ve söyleyenler harekete geçtiler. Doğanın anlaşılmaz, esrarengiz bir şey olmadığını “ortaya koydular”, büyüyü bozdular; Tanrıyı evrenin dışına çektiler ve otoritelerini bunlardan alma iddiasındakilerin altlarındaki zemin yıkmış oldular. Artık insan, tarihte daha önce eşine rastlanmamış bir boyutta doğaya, everene hâkim olma iddiasındaydı. Gelişen bilgi muhtevası ve bu paralelde gerçekleşen teknoloji devrimi, uzun bir süre bunu teyit etti. Aklın saltanatı bir müddet, önüne ne geldiyse devirdi. Ta ki, birileri ”yeni” saltanatın, yerini aldığınınkinden hiçte farklı olmadığını fark edip, bunu ilan edinceye kadar…

İşte bu çerçevede tarihselcilik modernizme karşı post moderniz mi haber veren ve halende iskeletini büyük ölçüde oluşturan yönelim olmuştur. Zira onun da ortaya koyduğu saptamalarla, bu zihinsel tahakkümün daha genel bir çerçevede tutarlı bir görünüm arz etmediği, rakibi olduğu kendisinden önceki tarihsel formların bir tekrarını temsil ettiği ifade edilir olmuştur. Ve bu “modern” dogmaya karşı, dogmatik olmayan bir tarzın arayışı çerisine girilmiştir. Bu anlamda modernizm, post modernizim, tarihselcilik, hermonötik vs. Genel de birbirlerine bağlı, yekdiğerleriyle anlaşabilme, vuzuha kavuşma durumunda ki kavramlar haline gelmektedir.

19.Y.Y. Alman filozoflarından Dilthey, bu bağlamda doğa bilimleri yöntemlerinden farklı nitelikler taşıyan bir manevi bilimler çerçevesinin inşasına girişmekle, tarihselci hareketin somut bir örneğini teşkil etmişti.

Dilthey, Vico yu tekrarlayarak, manevi bilimlerin imkân koşulunun öznenin tarihsel mahiyeti olduğunu ifade etmektedir. Bu, tarihi araştıranlarla, tarihi yapan kişinin aynı mahiyeti paylaşması, bir başka deyişle tarihte özne ile nesnenin eş türdeşliği anlamına gelmektedir.

Buna göre tarihsel dünyayı taşıyan, deneyim yoluyla elde edilmiş olgular değil, deneyimin kendisini mümkün hale getiren insani tarihselliktir. Tarihsellik, yaşama sürecidir ki, bu süreç her türden deneyimin gerçekleşme ortamını ifade etmektedir.

Bu deneyimleri içinde barındıran yaşantı tarihsel dünyanın bilgisi için aranan nihai kesinlik durumundadır. Yaşantı, fark etme ile fark edilenin kendisinin zihinsel yolda ayrıştırabilecek bir şey değil, kendi içinde bölünemeyen bir içkinliktir.

Yine ona göre “genel” bir özne yoktur, var olan sadece tarihi bireylerdir. Bunun için, her hangi bir kavrama yüklenen anlam, aşkın nitelikte ki bir özne ile ilişkilendirilemez. Tam aksine anlam, yaşamanın tarihsel gerçekliğinden çıkar. Yani Dilthey açısından anlam bir mantık kavramı değil, yaşamanın bir ifadesi olarak görülmek durumundadır.

Dilthey’in bu görüşleri, kendisinden sonra gelen bir takım düşünce adamları tarafından savunulmaya devam edilmiş ve geliştirilmişler, sonuçta u gün kendisinden bahsolunan tarihselci gelenek teşekkül etmiştir.

Bu geleneğin felsefi, bilimsel, kültürel ve tarihi yönlerden kendisine özgü temel nitelikleri şu şekilde özetlenebilir:

Tarihselcilik, batılı kültürel ortamların yapısal şartlarını yansıtan bir akımdır. Modernist-Rasyonalist dünya görüşüne karşı eleştiriler yöneltip, bu gün post modernizim olarak şuyu bulan bir çerçeveye mantıksal temeller sağlamıştır.

Modernist akıl tasarımına karşı bilgi ediminde “yaşama” ve “yaşantıya” belirleyici bir rol verilmektedir. Dogmatizmin her türlüsünün reddi, tarihselcilik için bir kalkış noktası oluşturmaktadır. Bu dogmatizmlerin her biri tarihsel dönem için geçerli olduklarının kabulü ile bilgi değeri planında mutlakçı yaklaşıma karşı izafiyetçi (rölativist) bir tutumun teorik temellerinin oluşturulmasına yönelinmektedir.

Bu rölâtivist tutumla, bilgi teorisinden değil, varlık alnının bilgisi (ontoloji) den hareketle ortaya konmaktadır. Söz konusu olan, zihinsel yetilere hapsolunmuş bir gerçeklik alanı değil, insanın tarihi süreçteki var oluşundan, yaşamadan kaynaklanan fark ediştir; insanın tarihselliğidir.

Bu haliyle tarihselcilik, insanın aşkın niteliklerini tanımayıp, onu dünya le sınırlayan bir sistematiğe dayanmaktadır. Dolayısı ile hem öncüllerin, hem de ortaya koyduğu mantıksal uzantılar itibarı ile din-dışı bir karakter arz etmektedir. Onda din ancak kültürel verimlerden bir verimdir, tamamen insani koşullarda, yine insani kaynaklarca belirlenebilir.

Öte yandan tarihselcilik, yaratıcı yaşama denilen şeyle paralel bir aklı yürütme dâhilinde savunmaya çalışılmakta; yaşamda ki zenginliğin bu tür bir bakış açısını zorunlu hale getirdiği ileri sürülmektedir. Nihayetinde bu, materyalist sistemlerin en son ve hayli değişik bir versiyonu olmaktan öteye gitmeyecek bir yaklaşımdır. Zira insan –üstünün gözlemlenebilir bir taraf olmayıp, olsa olsa sadece kültürel alanda ki dünyevi sonuçlarının itibara alınması söz konusu olabilecektir.

Bu haliyle de, ne kadar karşı çıkıp, eleştirse de; onun, batı kültürüne ait kabullerin pratize edilmesinin sonuçlarını yansıttığı görülmektedir. Gerçekten de demokrasi, laiklik, akılcılık, modernizim vs. gibi kavramlar emsali tarihselcilikte, batı kültürel yapılarına bir daha çıkmamasına sinen şirk mahiyetinde ki tezahürlerden biridir. Çünkü görüldüğü üzere burada tanrıya yer olmadığı gibi, insanının kendisi ulûhiyete ait özelliklere büründürülmektedir.

Ayrıca arz ettiği, sistemlilik, güttüğü dava ile çelişki halindedir; bütün tarihselci çıkarımlar dogmatik adı verilen bilinç çerçevelerinin kendi içlerinde tutarlı oldukları kabul olunsalar bile, tarihsellik içerisinde geçerliliğini yitirmek durumunda olan fikir kalıplarının temsil ettiklerini ifade etmektedirler. Öyle ise hem bu durumun eşleştirilmesini kendisine vazife edinip hem de bizzat yeni bir dogmatik oluşturmanın anlamı nedir? Zira yapılan iş, epistemolojik bir tespit ile sınırlı kalmamakta, yıkılanın yada yıkılmak istenenin yerine yeni bir epistemolojik iskeletin (paradigma vs.) hem de şüphecilikten uzak bir istikrarla teşkiline girişilmektedir. Üstelik tarihselciliğin kendisini tarihsellik vasfından uzak tutabilmesinin imkânı var mıdır? Diyelim ki, kendilerini bunun dışında görmüyorlar zaman hangi hak ve gerekçe ile kendilerini bile vuran bu mantığın insanlığın mevcut problemlerinin çözümlenebilmesinde bir temel araç olduğunu söyleyebileceklerdir? Bu düşünce, otomatikman kendi kendine kilitlenmek durumundadır.

Bizim ki gibi tarih-dışı (!)toplumlarda ki bazı zihinsel oluşumlar tarihsellikle aralarında ki mesafeyi kapatmak gayesi ile olsa gerek, bu argümanların cazibesine kapılmış durumdadırlar. Batıya ait diğer kavramlarda olduğu gibi, bunda da dikkatsiz bir acelecilik ile davranılmakta, sözde yerli kültüre(hele hele İslamiyet’e) uygun yönler keşfedilmeye çalışılmaktadır.

Bu keşif çabasında değişik yönlerden meşruiyetler aranmaktadır. Mesela, seküler anlamda olmayan metodik tarihselci yaklaşımın geçmiştekinden daha büyük oranda günümüzde kullanılmasından bahs olunmaktadır. Pekiyi, tamamen farklı bir hatta zıt bir iklimin koşullarında geliştirilen ve tatbik olunan bu metodik, hangi bilimsel güvenle benimsenecektir? Temel çerçevesi inancınızla çatışmak durumunda ki bu metodiğe inancınızı feda etmeden bunu nasıl yapabilirsiniz? Ne bu metodiği kendi vatanında anlamlı kılan Saikler, nede durumun yol açtığı sonuçlar babında İslami ortamlarla eşleştirilebilecek bir hususu yoktur.

Kaldı ki, esbabı nüzul, illetlerin tahkiki gibi araçlar İslam’ın kendi iniş ortamından farklı mekan ve zamanlarda ortay çıkacak sonuçlar konusunda yeterli işlevsel yönlere –en azından potansiyel olarak sahiptirler. Bunları paravan olarak kullanıp, batıdaki haliyle tümden sistematik-her ne kadar teknik düzeyde kalacağı sanılsa da-bir tarihselci perspektifin benimsenmesi, bunların çok muhtemel sonuçlarının sorumluluğunu da beraberinde getirecektir.

Ulaşılabilecek sahih bir İslam’ın anlamsız hale gelerek, ortalığa bir İslamlar karmaşasının hakim olması, dinin bir semboller bütününe indirgenerek müphemliğe ve asli karakterlerin belirsizliğine yol açma ve giderek sekiler bir İslam (! )ın tesisi, bu potansiyel tehditlerin ilk akla gelenleridir. Geçmiş-bu gün gerilimi, bu ”yöntemle” putçu bu gün adına giderilerek toplumsal değişim tamamlanabilir. Müslümanlar İslam’ı her çağda işletmek adına İslam-dışı araçlara başvurmaya devam ettikleri takdirde hangi tarihe dâhil olacaklardır? Bu tarih, onların bu dünyadaki varoluşlarının gayesine uygun bir tarih midir? Tarihe müdahale edip etmeme hususundan önce gelmesi gereken, bu müdahalenin nasıl ve ne pahasına olacağıdır. Aksi takdirde, şayet olabilirse meydan getirilen uygarlık İslami olmayacaktır.

Sonra, dini veya diğer konularda dogmatik tavırlardan uzaklaşmaya çalışmak, belli felsefi yada dini konularda sözde çoğulcu bir yaklaşımı benimseyip, her şeye izafiyetci bir açıdan bakmayı meşrulaştıran bir gerekçe olamaz. Çünkü buda bizatihi-kökenini hiç de aşkın kaynaklardan almayan, üstelik ona rakip durumunda ki-aktüel koşullardan hareketle benimsenen bir tavır ifade etmektedir. Ayrıca, bu tür zihinsel ayrıntılar içerisinde, ilgili aktörler yaşadıkları ortamda ki bu rolleriyle makro çerçevede nelere yol açtıklarının farkına varamayacak denli kördürler ki, bu affedilemez bir basiretsizlik hali oluşturmaktadır.

Son olarak belirtmek gerekir ki, vahiy ile hiçbir ilgisi bulunmayan, tamamıyla dünyevi (seküler) bir çerçeveyi Allah’ın kitabına zorla uyarlamaya kalkmanın, en azından İslamla tutarlı bir tarafı yoktur.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir