
İmanın Hayatla İlişkisi “Ey iman edenler! İman ediniz.”
İslam dini kendisini sahiplenenini harekete geçiren bir dünya görüşüdür; inandığını ve kabullendiğini iddia ettiği bu din kendisinden bu hareketliliği daha ilk sözünde “La” derken istemektedir. Bu din de sadece kendini düşünmek, bireysel olarak ‘ben bu dini yaşarım’ (kıl beşi gör işi) diyen bilmelidir ki, yaşadığı din İslam’dan cüzler olabilir ama asla İslam’ın tamamı değildir. O hayatın tamamını kuşatıp boşluk bırakmayan ve bu hayatı kişi bazında vüsatının yettiği kadarını yani, takatinin son ‘kertesine’ kadar yerine getirmek diye yükümlülükleri vardır. Hele hele bananecilik, vurdumduymazlık, savsaklamak ve es geçmek diye bir lüksü yoktur olamaz. Çünkü, Allah’a karşı, kendi nefsine/hemcinsine karşı, hayvanlara ve bütün bir eşyaya karşı sorumlulukları ve bunları yerine getirmek diye mecburiyetliği vardır. Tarihte bu görevi yerine getirmekten kaçınan Yunus (as) bize hatırlatılır. “Zünnun’u (balık sahibi Yunus’u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbi zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: “Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum” diye seslenmişti.” (Enbiya 87) Küsmek, yüz çevirmek, darılmak, yılmak ve insanlardan uzaklaşmak/kaçmak Allah’ın hoşlanmadığı davranış türlerindendir.
Bundan dolayıdır ki, İslam’ı din olarak benimseyenler sürekli hareket (salih amel) halinde olmak zorundadır. Boş durmak/boş zaman ve boş iş diye bir şey olmadığı gibi, onun dünyasında boşluk da yoktur, sürekli aksiyon halindedir. Bu konuda kitabı kerim şöyle buyurur; “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.” (İnşirak 7)
Bu dini doğru anlama ve anlaşılır kılma adına samimi cehdi gayreti olan, kendisinden sonrakilere bir şeyler miras bırakabilen, her düşüncesi ve eylemi iz bırakır türden olmalı; eşyayı ve olayları okuyan, düşünen, dinleyen, fehmedip, tefekkür eyleyen ve anladıklarını öncelikle hayatına geçiren, onu görünür hale getiren ve bu hali diğer Allah’ın kullarına da ulaştırandır. Yani “işleyen demir” gibi sürekli pırıl pırıldır. Bu bağlamda herkesin gücü nisbetinde yapabileceği bir şey mutlaka vardır, kim neyi nasıl ve ne yapabileceğini kendisi daha iyi bilir/belirler. Hiçbir şey yapmamak, durağanlık eşyayı bozduğu gibi insanı da bozar/kokuşturur, zaman içerisinde hurafileşir, bu hal kendisine zarar verdiği gibi değip dokunduklarını da ifsada sürükler. Kitabın bize yüklediği misyon gereği, Mü’minler örnek model şahsiyetlerdir, bu nedenden dolayı kendi nefsine ve bütün bir insanlığa kıyamet günü şahit tutulacağının bilincindedir. (Nisa 41)
İman bir düşünce/fikir ise amel onun dışa yansımasıdır.
İnsanı var eden Allah, onun bazı olumsuz özelliklerini şöyle anlatır; “Çok tartışan” (Kehf 54), “aceleci olduğu” (İsra 11), “acizlenen/şikayet eden” (Me’aric 20), “zayıf olduğu” (Nisa28) “unutan” (Ta-Ha 115), “nankör olduğu” (İbrahim 34) … bunlar Kur’ani birer hakikattir. Kur’an, insanı bütün yönleriyle tanıtırken, tedavi yollarını ve kurtuluş çarelerini de kendisine öğretmektedir. Öyleyse bunca zaafımız var iken; bizi yaratan, umut verip yalnız olmadığımızı hatırlatmakta, destekçimiz ve yardımcımız olan Rabbimize dayanma ve güvenme zorunluluğumuz olduğunu bildirmektedir. (Al-i İmran 160) Umutsuzluk, hangi şartlar/konum içerisinde olursak olalım Mü’mine haramdır. (Yusuf 87) Allah’ın varlığı bile bizim için tek başına umut, güven, güç ve moral kaynak olarak yeterlidir.
Şu da bir gerçektir ki, içinde bulunduğumuz hayatın zorlu şartlarının etkisi sonucu, dünyevi birtakım hesaplar, hepsinin temelinde yatan belki de iman zafiyeti bizleri zaman zaman inandıklarımızla çelişir, farklı pratiklere sevk edebilmekte, ne yazık ki, inandıklarımızla bire bir örtüşmeyen tutum ve davranışlar takınmaya götürebilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Mü’minin hayata bakışının ne olması gerektiğini şu ayette gayet açık ve özlü bir biçimde ifade etmektedir. “De ki: Benim salatım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am 162)
“Hayat boşluk kabul etmiyor”. İman ettiğimiz kitabın, emir, nehiy ve tavsiyeleriyle, dolduramadığımız her şey, her mekân ve zaman şeytanın ve dostlarının bize karşı açtığı savaşta mağlubiyetimiz ve kaybettiğimiz mevzilerimizdir. “İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanmayan başlar.” yaşadığımız hayat imanımızı şekillendirmemeli; tam aksi olan, imanımız hayatımızı yönlendirip, inşa etmelidir. ‘Gerçek şu ki hayata sıkı sıkıya bağlı işlevsel ve aksiyoner iman, felsefî fantezilerle değil insan hayat ve kâinat gerçeğinden yola çıkarak elde edilir. Nitekim insan hayat ve kâinatın yaratılmış olduğu akla ve vakıaya uygun bir hükümdür. Buna bağlı olarak her şeyden müstağni doğurmamış ve doğurulmamış ahad ve samed olan yüce Allah’ın mevcudiyeti de akla ve vakıaya uygun olarak kesin bir şekilde tasdik edilmiş olur. Mahlûk olan insan, hayat ve kâinatın öncesinde ezelî ve ebedî olan Allah Celle Celâlehû’nun var olduğu tasdik edilmesi zaruri bir vakıadır.’ (M. Küçük. Köklü Değişim Dergisi)
İman tevhidi düşüncede şekillenir, kişiyi geleneksel ve modern hurafelerden arındırır ve adaleti merkezine alır, kendi başına mûstakil, bağımsız bir kimlik kazandırır.
Gelenekselin baskısı, hurafelerin tortusu ve modernizmin ayartıcı cazibesinden ancak ve ancak tevhidi düşünceyi aksiyoner kılmakla baş edebilmek mümkündür. Ne yazık ki, bize hayat bahşeden o arı-duru düşünce bugün bir çok yönüyle kirlenmiştir; felsefî mülahazalar, çağdaş cahiliye düşüncelerinin bâtıl inanç ve hurafelerin kuşatması altında işlevsiz hale gelmiştir. Nihayetinde, Tevhidi düşüncenin hayata hậkim olmayışı dünyayı tek kutuplu hale getirmiştir. Emperyal ve küfür rejimlerinin hayata egemen olmaları ve dünyayı yaşanmaz hale getirip, kasıp kavurması bundandır.
Bu düşünce doğru kavrandığında; onu eylemsiz, hantal ve atıl bırakan şeylerden arınacak, özüne ait olamayan her ne var ise bunlardan sıyrılıp kıyam ederek, dinamik, canlı ve aksiyoner karaktere bürüneceğinden, şuurlu ve basiret sahibi olacağından şüphe yoktur. Dolaysıyla durumdan vazife çıkarıp sorumluluklarımızı yerine getirmeye engel olan felsefik yorumlar, uyuşturan mistik ve fantezilerle buharlaşan, liberalizim labirentlerinde dünyevileşen ve tevhitle bağını koparıp hayattan el etek çektiren her ne var ise elimizin tersiyle bir kenara itip Allah’ın boyasıyla (Sıbgatullah) boyanmaktan başka çaremiz de yoktur…
“Kim de bir mü’min olarak, salih olan amellerde bulunursa, artık o, ne zulümden korksun, ne hakkının eksik tutulmasından.” (Ta-Ha 112)
Düşünce eyleme dönüştüğünde hayat kazanır ve imanı ispatlamış olur. Çünkü amel imanın tek ispatıdır. Amel imanı besler, güçlendirir ve hayata anlamlı hale getirir. O’nun bir gayesi bir hedefi vardır. (Enfal 39) O eylemsiz kısır döngüde, vicdanlara hapsolmuş bir iddia değildir. Her düşünce inançla başlar, amelle görünür hale gelir ve yine hayata dair sözü olan her düşünce kendisini sahiplenenden, kendini iktidar yapmasını ister. Bu da ancak eylemle mümkündür.
Bu kutlu dava bugüne kadar geldi ise bunda en büyük pay şüphesiz ilk Kur’an neslinindir; onlar, imanı amele nasıl dönüştürdüklerini bize en güzel şekilde miras olarak bıraktılar; Sümeyyeler, Bilaller, Ebu Zerler, Habab bin Eretler, Ebu Bekirle, Musâblar… Allah hepsinden razı olsun, tarihe not düşmüş her biri ayrı bir kahraman. Onları kardeş kılan, bir araya getiren, organize topluluk yapan, dönüştürüp, değiştiren “kitap” şuan da bizlerin elinde, yapılması gereken belli…
Vesselam



