
Medeniyetin Omurgası Dil: Kaybedilen Kelimeler Ve Geleceğe Yönelik İhtarlar
Uzun süredir “medeniyet dili” söylemleriyle haşır neşir olmamıza rağmen, medeniyet tasavvuru üzerine kafa yoranların dahi dilin bu kavramdaki kritik rolünü tam anlamıyla kavrayamadığı görülüyor. Oysaki medeniyet, dil olmadan var olamaz; dahası, sahte ve uydurma bir dil anlayışıyla hiç yeşeremez. Öncelikle bir kavramsal ayrım yapmak şart: Uygarlık, asla medeniyetle eşdeğer değildir. Uygarlık, kendi medeniyetimizi reddedenlerin bize dayattığı, içeriği boşaltılmış bir kelimedir.
Geçmişte yaşanan dramatik dönüşümlerin, örneğin Şapka Kanunu’nun, insanlarımızın zihinlerinde açtığı derin yaralar bugün bile izlerini sürdürüyor. Babalarımızın şapka giymemek için evden çıkmadığı bir dönemin ardından, evlatları belki fiziki olarak şapkayı reddetmedi ama zihinsel olarak babalarının kelimelerinden vazgeçti. Bu durum, bize şekilden ziyade, içeriği, özü ve esası korumanın asıl kahramanlık olduğunu acı bir şekilde gösteriyor. Keşke şapka giyerek kelimelerimize sahip çıksaymışız, zira kaybedilen yalnızca bir giyim eşyası değil, bir medeniyetin taşıyıcı damarıydı.
Dilsizleşen Kuşaklar ve Radikal Yanılgılar
Bizden önceki nesiller, ortak metinlerle büyümüş, klasik müziğimizle hemhal olmuş ve plastik sanatlarımızı hayatlarının ayrılmaz bir parçası olarak benimsemişti. Ne var ki, Cumhuriyet’in ikinci kuşağından itibaren bu zengin mirastan koparıldık. Bu kopuşa yönelik tepkilerimiz dahi, dil merkezli bir farklılaşma gösterdi. Dile yapılan bu zorlayıcı müdahalelere boyun eğip, köklü birikimimizden vazgeçerek meseleyi salt dinî bir kavrayışla çözmeye çalışan “radikal” görünümlü yaklaşımların kısırlığı, her geçen gün daha belirgin hale geliyor.
Din; kültürleşen, yaşanan ve hayatı şekillendiren bir sosyal gerçekliktir ve asla ihmal edilemez. Ancak, medeniyet, inançların ve kültürlerin kendini ifade etme tarzıdır. Pozitivizmin zihnimizi esir almasının önüne geçmek için tek çare, tekrar dile, edebiyata, müziğe ve diğer sanatlarımıza dönmekten geçiyor. Bu sanatların kendine has iklimine nüfuz etmek ve yeniden daha zengin bir dille konuşmak, kabuktan öze, dıştan içe doğru bir tekamül yolculuğunun başlangıcıdır. Bu yolculukta ilk adım, kendimizi bilmektir.
Eğitimin Dil Çıkmazı: Milli Eğitim Neden Türkçe Öğretemiyor?
İlim, edebiyat ve kültür alanındaki tüm sorunların temelinde, dil meselesi yatmaktadır. Dilin muğlaklaştırılması, ifade gücünün zayıflatılması, aslında benimsetilmek istenen başka bir medeniyetin diline alan açmak demektir. Bu noktada, sürekli parlak sözler sarf eden ancak somut bir icraatına şahit olmadığımız Milli Eğitim bakanımızın “çocuklarımıza neden dilimizi öğretemiyoruz?” sorusuna samimi bir cevap vermesi ve çözüm için harekete geçmesi elzemdir.
Peki, Milli Eğitim neden Türkçe öğretemiyor veya öğretmiyor? Cevabı müfredatın temelinde yatıyor: İlk öğretim kademesinde 500-600 kelimelik bir söz dağarcığıyla yetinilmesi isteniyor. Oysa Batı ülkelerinde bu rakam 2000-3000 kelimeye ulaşıyor. 500-600 kelimelik bir hazneye sahip çocukla, 2000-3000 kelimelik bir hazneye sahip çocuğun zihinsel kapasitesi aynı olabilir mi?
Milli Eğitim, ders kitaplarıyla ilkel bir “arı dilciliği”ni yaygınlaştırmaya devam ediyor. Türkçe resmen ihtilaflı, problemli, hatta “sorunlu” bir dil olarak algılanıyor. Söz varlığımızın ne kadarını kullanacağımız dahi tartışma konusu yapılıyor. Çocuklar ilkokuldan itibaren bu dilsel ihtilafla yetiştiriliyor. Türk edebiyatının yakın dönem klasiklerinin (Mehmed Akif, Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Necip Fazıl, Tanpınar, Sabahattin Ali, Sait Faik, Tarık Buğra, Kemal Tahir…) dilini dahi öğretim sistemi içinde kullanmak mümkün değil. Peki, İngilizcenin söz varlığında yer alan (Arapça veya Farsçadan geçmiş olsa bile) kelimeler konusunda benzer bir tartışma açabilir miyiz? Kelimelerin kökenine göre kullanılıp kullanılmayacağına karar verebilir miyiz?
Türkiye’de hiç kimsenin İngilizce üzerinde bir ihtilafı yok; çünkü buna gücü yetmiyor. Öyleyse ne oluyor? Küreselleşmenin bu denli hakim olduğu bir çağda, öğretim dilinin yüksek öğretimden başlayarak aşağı doğru İngilizceleştirilmesi maalesef acı gerçeğimiz. Böyle açık bir durum olmasa da, böyle bir uygulamanın olmadığını kim iddia edebilir?
Geleceğin Dili ve Medeniyetin Kaderi
Yüksek öğretimde İngilizce tedrisat hızla yayılırken, anaokullarına kadar yabancı dilin girmesi artık bir sır değil. Öyleyse, geleceğe hazırlıklı olmalıyız: Yakın gelecekte öğretim dilimiz İngilizce olabilir. Türkçe ise, ilkokullarda “yerel anlaşma dili” olarak seçmeli ders olarak okutulabilir! Sakın bu senaryonun çok uzakta olduğunu düşünmeyin. “Medeniyet dili” meselesini kendi medeniyetimizin aklı doğrultusunda çözemediğimiz takdirde, tahmin edilenden çok daha yakınız! Dilini sadistçe tahrip eden, resmi eğitimde dahi öğretilemez/öğretilmez hale getiren bir toplum; ya düşük seviyeli bir öğretime razı olur, ya da rasyonel bir arayışla kapsayıcı, tartışmasız ve sağlam bir dil seçmek zorunda kalır!
Dilin Yıkımı ve Eğitimdeki Somut Deliller
Dilin erozyonunun sadece teorik bir tartışma olmadığını, eğitim sistemindeki somut verilerle de gözler önüne serildiğini görüyoruz. Örneğin, 2024 yılı itibarıyla Türkiye’deki ilk ve ortaöğretim müfredatında yer alan ortalama kelime dağarcığı hedefi, Batılı muadillerine kıyasla oldukça düşük seyretmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinde ilkokul düzeyinde bir çocuğun ortalama 2.500-3.000 kelimelik aktif bir söz dağarcığına sahip olması beklenirken, Türkiye’de bu sayı ne yazık ki 500-800 kelime arasında sıkışıp kalmıştır. Bu çarpıcı fark, çocuklarımızın zihinsel gelişimlerini ve kavramsal düşünme yeteneklerini ne denli sınırladığını açıkça göstermektedir. OECD’nin 2022 PISA raporlarına göre, Türk öğrencilerin okuma anlama becerileri ve karmaşık metinleri yorumlama yeterlilikleri, bu dilsel kısıtlamanın doğrudan bir sonucu olarak uluslararası ortalamanın altında kalmaktadır.
Tarihsel Süreçte Dil Politikalarının Etkileri
Cumhuriyet dönemi dil politikalarının, özellikle 1930’lu yıllardan itibaren başlayan “özleştirme” hareketlerinin, Türkçenin zenginliğini ve tarihsel derinliğini nasıl etkilediği de dikkate alınmalıdır. Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerini, Yahya Kemal Beyatlı’nın nesirlerini veya Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarını bugünkü ortaöğretim öğrencisinin doğrudan anlayamaması, sadece sözcük dağarcığındaki eksiklikten değil, aynı zamanda kelimelerin tarihsel ve kültürel bağlamının koparılmasından kaynaklanmaktadır. 2000’li yıllardan itibaren yabancı dillerin, özellikle İngilizcenin yükseköğretimdeki hâkimiyetinin artmasıyla birlikte, üniversitelerde İngilizce eğitim veren bölüm sayısı yüzde 60’ın üzerinde bir artış göstermiştir. Bu durum, geleceğin düşünür ve bilim insanlarının kendi medeniyet dilleriyle değil, küresel bir lingua franca ile düşünmeye ve üretmeye yönlendirildiğini göstermektedir. Bu, dilsel bir tercihten ziyade, medeniyetler arası güç dengelerinin ve kültürel etkileşimlerin bir sonucudur.
Küresel Dil Rekabeti ve Medeniyetlerin Geleceği
Günümüzde küresel rekabet sadece ekonomik ve askeri alanlarda değil, aynı zamanda dil ve kültür alanında da yaşanmaktadır. UNESCO’nun 2023 verilerine göre, dünya üzerindeki dillerin yaklaşık %40’ı yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bir dilin kaybolması, sadece bir iletişim aracının değil, aynı zamanda o dilin taşıdığı binlerce yıllık bilginin, felsefenin, sanatın ve düşünce biçiminin de kaybolması demektir. İngilizce’nin küresel bilim ve ticaret dili olarak yükselişi inkâr edilemez bir gerçektir; 2024 itibarıyla bilimsel yayınların %90’ından fazlası İngilizce olarak yayımlanmaktadır. Bu durum, Türkçe gibi köklü bir medeniyet dilinin, bilimsel ve entelektüel üretimde giderek marjinalleşme riskini beraberinde getirmektedir. Eğer kendi dilimizi bilim, sanat ve düşünce üretiminin merkezine oturtamazsak, medeniyet tasavvurlarımız ne kadar iddialı olursa olsun, dili yabancılaşmış bir toplum olarak kendi hikayemizi yazmakta zorlanacağımız aşikardır. Bu, sadece dilbilgisel bir mesele değil, aynı zamanda stratejik bir ulusal güvenlik meselesidir.


