
Allah İndinde Din İslam
Allah Teâlâ, insanı yaratmış; onun dünya ve ahiret saadetini temin için koymuş olduğu sistemin adına da İslam ismini vermiş, ondan da razı olmuştur. (Maide 5/3), Ondan başka bir din arayanların aradıkları şeyin Allah indinde kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. (Ali İmran 3/85)
Razı olduğu bu dini, insan hayatına nasıl uygulanacağını ise; gönderilen elçilerin eliyle, diliyle ve yapıp yaşayarak canlı uygulamaları ile tecessüm ettirmiş; görünür gözlenebilir bir hale getirip cisimleştirmiştir.
Yapılan bu uygulama, tebliğden başlayarak hayatın her safhasını içine alan; İman, ibadet, ahlak, siyaset, hukuk, muamelat ve bireyden topluma, aileden devlete, küresel anlamda devlet ve devletlerarası ilişkilere kadar tüm ayrıntıları gerek ve yeter biçimde, elçinin hayatında tatbik ettirerek tescillemiştir. Bunun gerekçesini ise şöyle açıklamıştır:
“Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab 33/21)
Mekke’de başlayan tebliğ süreci 13 yıl devam etmiş, önce Habeşistan’a iki kez hicret eden müminler olmuş. Fakat ekserisi Mekke’de devam etmiştir. Haram aylarda davet Mekke civarındadaki panayırlara açılmış, Taşrada Taife uzanmış, Akabe görüşmelerinin sonucunda ise müminlere Medine yolu açılmıştır. Hicretle yeni bir dönem başlamış; devletin teşekkülü resulün elleriyle şekillenmeye başlamıştır. İlk adım olarak Medine’ye mücavir olan tüm toplumları bir araya getirerek Medine sözleşmesini gerçekleştirmiş, ilk nüfus sayımını yapmış, Medine’nin hudutlarını belirlemiş ve burayı bu halklar ve bu devlet için vatan ilan etmiştir. Askeri birlikler oluşturarak yolları gözlem altında bulundurmuştur. Bedir zaferiyle rüştünü ispat eden Medine İslam devleti; Uhud ve Hendek savaşından sonra, hamle yapma sırasının müminlere geldiğinin müjdesini veren Allah resulü; gördüğü bir rüya üzerine umre yapmak için Mekke’ye gideceklerinin müjdesini vermişti. Başta muhacirler olmak üzere Ensar’ın da katılımları ile 1400 kişilik bir kafile Mekke’ye doğru yola çıkmış, Hudeybiye’de konaklayarak Mekke’ye bir elçi gönderip geliş amaçlarını açıklamış olmalarına rağmen, Kâbe’ye girmelerine müsaade edilmemişti. Bu istek bir yıl sonraya bırakılmıştı. Tarihe Hudeybiye antlaşması olarak geçen antlaşmayı yaparak geri dönmüşlerdi. Antlaşma, görünüşte müminlerin aleyhine çok ağır şartlar içermesine rağmen Resulün kabul etmesinin hikmeti çok kısa bir zaman sonra anlaşılacaktı. Nitekim gelen vahiy, müminleri şöyle teselli ediyordu:
“Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş veya saçalarınızı kısaltmış olarak, korkmadan/ emniyet içinde Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verdi.” (Fetih48/27)
Bu öyle bir fetih ki, M.627 Hudetbiye antlaşması, M. 629 Hayber’in Fethi, M. 630 Mekke’nin Fethi gerçekleşmiştir. Hudeybiye barış antlaşması sonrasında Resulullah, çevrede bulunan kabilelere, devletlere ve İmparatorluklara elçiler göndererek İslam’a davet etmiş, ulaşa bildiği kitleleri İslam’a davet etmiştir.
Resulullah (a.s.) 23 yıllık risaleti döneminde tebliğin her yolunu deneyerek, insanların gönlüne girmeye muvaffak olmuştur. H.8. yılda Mekke fethedilmiş, İslam şehirlerin anasına yeniden hükmeder konuma gelmiştir. H.10. yılda Resulullah hayatta iken İslam, Arap yarımadasına tamamen hâkim olmuştur.
Bu hâkimiyet sözde bir gücün üstün gelmesi demek değildi. İslam, inancıyla, ibadetiyle, hukukuyla, ahlak ve hayat anlayışı ile tüm cahili dinlere, hayat anlayışlarına ve yaşam biçimlerine üstünlüğünü kanıtlamıştı. Böylece maksadı İlahi yeryüzünde tahakkuk etmişti.
“Müşrikler istemeseler de; dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberlerini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur.” ( Saf 61/9)
“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.” (Fetih 48/28) buyuruyordu.
Allah dinini bizzat son elçinin eliyle insanlar üzerine uygulatarak bilinmeyen, kapalı kalan, anlaşılmayan bir tarafını bırakmamıştır. Bunun gerekçesini ise şöyle açıklıyor:
“Müjdeleyici ve uyarıcı olarak elçiler gönderdik ki, insanların elçilerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (Nisa 4/165)
Bu açık beyandan sonra insanların Allaha karşı ileri sürecekleri bir mazeretleri olmayacaktır. Aklıselim sahibi olan insanların düşünmesi ve anlaması için bundan daha uygun bir anlatım tarzı olamazdı dedirtecek kadar açık ve anlaşılır bir durumdur.
İslamın geliş sürecini özetlemeye çalışmamızın sebebi; İslamın insan hayatı üzerindeki iktidar olma talebini görmezden gelenlere görmeleri için yeniden hatırlatmak istiyoruz. Resulün 23 yıllık gayretini görmezden gelerek; İslam’ı bir yaşam biçimi ve dünya görüşü, hayat nizamı olarak görmeyenlere göstermek istiyoruz. Allah Teâlâ’nın itimat edip vah yettiği, vahyin hayata geçirilmesinde örnek gösterdiği elçisini yok sayarak, dini yaşama iddiasında bulunanlara yaptıkları yanlışı görmelerini istiyoruz. Nebi ve resulsüz bir din, Şeriatsız bir İslam kurgusu yapanlara batılda olduklarını göstermek istiyoruz. Tesettürsüz bir giyim, rükûsuz ve secdesiz namaz (salat), bazı sembollere indirgenmiş bir ibadet, sadece iki kelimeye (Lailehe illallah Muhammed un Resulullah’a) indirilmiş bir iman anlayışının Allah indinde bir anlamının olmayacağını anlatmaya çalışıyoruz. İnandım İman ettim diyenlerin; İmanları ile amelleri/ yaptıkları işler arasında bağlayıcı bir bağın olduğunu görmeyen, düşünmeyenlere düşünmeleri için bir sayfa açıyoruz. Bir düşüncede o düşünceyi kabul edip yaşayan insanların örnekliğinin anlam ve önemini göstermeye çalışıyoruz. Bir insanda inanç davranışa dönüşmüyorsa; o inancın ne Allah indinde ne de insanlar indinde bir öneminin olmayacağının anlaşılmasını istiyoruz. Bir düşüncenin arkasında onu gerçekleştirecek güç ve çelikleşmiş bir irade olmaz ise o düşünce, kabından çıkamayan filize dönüşemeyen tohum gibi kalmaya mahkûm olur. Fıtrat dini olan İslam kabında çürümeye mahkûm olmak için gönderilmemiş; bütün dinlere üstün gelmesi için elçiler eşliğinde gönderilip hayata geçirilmiştir. En som Hatem’ül enbiya’nın eliyle 23 yıl gibi kısa bir zamanda bir yarımadayı kuşatarak kıyamete kadar insanlığa örnek olacak devletini oluşturmuştur. Allah adildir insanlığa bir yaşam biçimi gönderiyor ve tüm insanlığı buna göre yaşamasını istiyor. İnsanın kendi cinsinden bir insanı, insanlığa bu işin nasıl olması gerektiğini vahyin eşliğinde bizzat yaptırıyor, işlettiriyor ve giderken de yetiştirmiş olduğu insanlara devredip gitmesini temin ediyor. Çünkü artık bundan sonra yeryüzüne yeni bir Nebi Resul gelmeyeceğini (Ahzab 33/40 da ) beyan ediyor. Böylece göndermiş olduğu kitabı düşüncenin bütün kurumlarında elçinin eliyle tatbik ettirip gösteriyor. İslami bir hayat için bütün cahili anlayışların yolunu kapatıyor. Ve şöyle buyuruyor:
“…Bugün size dininizi Kemale erdirdim/ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum…” (Maide 5/3)
“Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette de kaybedenlerden olacaktır.” (Ali İmran 3/85)
Allah indine ilk nebiden son nebiye kadar gönderilen din İslam olduğu için; Allah Teâlâ, hem resule hem de onun şahsında tüm müminlere şöyle demelerini istiyor:
“De (yin) ki: Biz, Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve torunlara/ Ya’kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve (diğer) peygamberlere Rabbi tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırt etmeyiz. Biz ancak O’na teslim oluruz.”
Sonuç olarak Allah Teala’nın, “bu gün dininizi tamamladım” buyurduğunu eksik bulup ilaveler yapanların, Allahın “sizin için İslam’ı seçip beğendim ondan razı oldum” buyurduğu Din den- İslam dan-yaşam biçiminden razı olmayan, çağ dışı bulan, eksik gören, yetersiz bulup bu çağın ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini söyleyenlerin aslında haklı bir yanları vardır! Çünkü İslam gerçekten İnananlar için gönderilmiş bir dindir, yaşam biçimidir ve hayat nizamıdır. Kâfirlerin, münafıkların, müşriklerin, ateistlerin, kendini veya nefsini ilahlaştıranların, rahiplerine, hahamlarına, liderlerine, şeyhlerine, krallarına, sultanlarına, tapınanların ihtiyacını karşılayamaz. Onları tatmin etmez. Merhum Seyit kutup; “küfrün yırtıklarına İslam’dan yama aramayın. İslam ancak müminlerin gerçekten iman edenlerin ihtiyacına cevap verir. Onlar bu dini kendilerine bahşeden Allahtan razı olurlar. O’nun çizdiği sınırlarda durmasını bilirler. Allah da ondalardan razı olur onlar da Allahtan. Beyine suresinin son üç ayeti bu konuyu şöyle anlatıyor:
Ehl-i kitaptan ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.”
“İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.”
“Rabbi katında onların mükâfatı, zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rabbine saygı gösterenlere mahsustur.” (Beyyine 98/6-8)
Bütün bunlar gösteriyor ki, iman hanesinde hastalığı olanlar İslam’dan asla razı olmazlar Allah da onlardan razı olmaz. Son söz olarak rabbimiz:
“Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.” (İsra 17/82)


