GenelYazarlardanYazılar

Doğru Bir Hayat İçin, Kur’an’a Sarılmak Kur’an’la Arınmak

Malum olduğu üzere Kur’an’ın isimlerinden biri de Furkan’dır. Furkan kelimesi aynı zamanda Kur’an’ın 25.Suresinin ismidir. Furkan kelimesi kullanıldığı yere göre: hak ile batılı birbirinden ayırmak, yarmak, peyderpey indirmek, korkaklık yapmak, gurup ve ayırıcı ölçü gibi anlamlara gelmektedir.

Halkımız arasında asırlardır yerleşmiş mistik hurafeleri fark etmek, yanlışı

doğrudan ayırmak için Furkan’a ihtiyacımız vardır. Bu toplumun hayatında bu tür anlayışlar hep olagelmiştir. “Müslüman” olanlar; Mehdi Mesih, Hızır İlyas, erenler evliyalar, şehitler gibi gizem dolu güçlerden yardım beklerken, atalarının geleneğini din edinenler de kendilerince kutsadıkları varlıklardan, ruhlardan, totemlerinden, gök Tenkriden! Yardım bekliyorlar. Hurufiler ise, “Allah lafzının ebcet hesabıyla 66 rakamına tekabül ettiğini ifade ediyor; bunu da Çanakkale savaşı ile irtibatlandırarak, atlıların yere inip savaşta askerlere yardım ettiklerini, Nur yüzlü bir ihtiyarın askerlere su dağıttığını, 1950 de Kore harbine katılan bir askerin 1974 de Kıbrıs barış hareketinde de savaşa katıldığının görüldüğünü, yeşil sarıklı manevi askerlerin Türk Yunan savaşında Türklere yardım ettiğini ve benzeri onlarca olağanüstülükler anlatmaktadırlar. “Müslümanlar” bir de bu düşüncelerini Kur’an’ın “ Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin…” (Bakara 2/154) ayetine dayandırarak şehitlerin savaşlarda yardıma geldiklerine inanıyorlar.

Bunun yanında bazı tarikat ve cemaat mensupları meseleyi daha da kişiselleştirerek şöyle bir olay anlatıyorlar: Kıbrıs barış harekâtında radyodan askerlerimiz beşparmak dağlarını geçmekte zorlanıyorlar diye bir haber veriliyor. Bunu duyan ‘meşhur cemaatin şeyhi’ hemen odasına kapanır kimse beni rahatsız etmesin der. Bastonunu eline alır ve bir silah gibi pencereden uzatır ve ateş ediyormuş gibi yapar. On dakika sonra radyodan ilan edilir ki, askerler beşparmak dağlarını geçtiler diyen haberi yine radyodan dinlerler! Bunu odasının penceresinden bastonla ateş ediyormuş gibi yapan şeyh efendinin müritlerinden biri aniden odaya girer ve şeyhini bu halde görür.  Bunu gören mürit işi çözer! Bu iş şeyhinin gösterdiği bir kerameti ile olduğu kanaatine varır! Bunun belki kaç çeşidi değiş şahıslarca değişik hadiselerle ilintilendirilerek anlatılır.

Tabii bu başarı şeyhin hanesine yazılır. Benzer hikâyelerin, sahte kurtarıcıların, arkası gelmez hezeyanları böyle devam etmektedir.

Ne hikmetse bunlar her yerde her şeyi yaparlar da Gazze de ateş kusan İsrail’e karşı bir keramet göstermek akıllarına gelmez! Reel bir sorun olduğunda hepsi sus pus olup dururlar. Her şeye konuşan dilleri lal olup kalır! Ne keramet! Ne merhamet! gıkları çıkmaz!… Tüm bunlar gibi hezeyanları Kur’an ışığında ele alarak değerlendirmeye çalışacağız.

İlk bakışta gayet masum görünen bu tip anlayışlar, Kur’an’ın ortaya koyduğu toplumsal yasaların, reel gerçekliklerin ve sünnetullahın bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Elbette bunun doğrusunu öğrenmek için bu konuları Allah’ın kitabına arz etmek en doğru bir yol olacaktır. Allah, kitabında kimlere hangi şartlarda ve nasıl yardım ettiğini ve bundan sonra da nasıl yardımlarda bulunacağını şartlarıyla birlikte açıklamıştır. Bu insanlık tarihi boyunca Allah’ın değişmeyen sünnetidir. Müslümanlar yeryüzünde küçük bir topluluk iken onları nasıl koruyup kolladığını şöyle beyan etmiştir:

“Hatırlayın ki, bir zaman siz yeryüzünde az (bir topluluk) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Allah sizi barındırdı; yardımıyla destekledi ve şükredesiniz diye sizi temiz şeylerle rızıklandırdı. ”(Enfal 8/26)

“Muhakkak biz, Peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.”      (Mümin 40/51)

 Bu yardımların hikmeti ise şöyle açıklanmıştır:

“(Bunlar), Mücrimler / günahkârlar istemese de hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindir.”( Enfal 8/8)

Burada durup düşünmemiz gerekiyor. Allah-u Teâlâ bu yardımları birilerinin gönlünü hoş etmek, zafer sarhoşluğu ile başını döndürmek için değil. “Hakkı gerçekleştirmek, batılı ortadan kaldırmak için” yaptığını ifade ediyor. Allah’ın sözü hak olduğuna göre yukarda bahsedilen olayların ardından hangi batıl yok oldu ve hangi hak gerçekleşti ki, Allah’ın bu topluma gaybi yardımları bu veya başka yollarla ulaşmış olsun? Bırakın bu toplumun hakkı gerçekleştirip batılı yok etme konusunda bir adım atmasını; bu toplumun hayatında hakkın en ufak kırıntısını dahi bırakmamak için bütün güçleri ile savaşmışlardır. Allah’ın hükümranlığını göklere hapsedip yeryüzünde kendilerini ilah ilan etmişler; “sultanla birlikte Tanrıyı da tahtından indirdik” demişlerdir. Şimdi hangi “akıl sahibi” çıkıp da buna rağmen Allah, kendisine ve ilkelerine rağbet etmeyenlere rağbet ederek bu gaybi yardımlarda bulunduğunu söyleyecektir? Kıbrıs olayında bu fark daha da açıktır. Tarafların her ikisinin de yönetim ve hayat anlayışları çağdaş, laik ve demokratiktir. Bunların ne anlama geldiği ise bellidir. Şimdi bu insanlar Allah’ı hayatlarına karıştırmayacaklar; Fakat Allah ne hikmetse bunları kurtarmak için melek orduları gönderecek, veli kullarını(! ) devreye sokarak olağan üstü tasarruflar sergileterek bunlara yardım edecek! Allah Teâlâ kimin ne yaptığını ve neye müstahak olduğunu bilmiyor mu ki, kendine ve dinine yardım etmeyenlere yardım etsin? Asla böyle bir şeyin olmayacağını bakara suresinin 152. ayetinde şöyle ifade ediyor:

“Siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin.” (Bakara2/152)

 “De ki: “Sizin ibadetiniz (dua ve yalvarmanız) yok. Rabbim size ne diye kıymet verecek?! Üstelik sizler yalanladınız inkâr ettiniz. Azap sizin yakanızı bırakmayacak.” (Furkan 25/77)

 Burada Allah’ı anmak, halkımızın dilinde olduğu gibi Allah’ın ismini “Allah, Allah, Allah” diye arka arkaya söylemek değildir. Allah’ı anmak, her işimize başlarken o işi Allah Teâlâ’nın istediği ve meşru kıldı şekilde yapmak ve bütün bir hayatı onun rızası doğrultusunda düzenlemektir. Bunu yapmayanlar O’nun nimetini kullanıp şükrünü eda etmedikleri için Allah’a karşı nankörlük etmiş olmaktadırlar. Allah ise, nankörlere yardım değil ceza vaat etmektedir:

“Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız!”(Sebe 34/17) buyurmaktadır.

Allah, Allah ve Resulüne itaatte kusur etmeyen ilk Müslümanlara yapılan gaybi yardımların nasıl olduğunu söyle anlatıyor:

“Hatırlayın ki, siz Rabbinizden (Bedir de) yardım istiyordunuz. O da, ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu. Hani Rabbin meleklere:

“Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına diye vahyediyordu. Bu söylenenler, onların/ müşriklerin Allah’a ve Resulüne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.”(Enfal 8/9-13)

 Allah Teâlâ’nın, elçisi hayatta iken savaşlarda yaptığı yardımları şöyle özetlemek mümkündür: Bedir’de bin melek ile(Enfal 8/9), Uhud’ta üç bin melekle ve aniden gelirlerse beş bin melekle yardım edeceğini vadetmesi(Ali İmran 3/124-125), Hendek savaşında rüzgâr ve görünmeyen ordularla (Ahzab 33/9-25), Huneyn günü Müminlerin üzerine sekinetin indirilmesi ve görünmeyen orduların gönderilmesi suretiyle (Tövbe 9/25-26) yapıldığını bildirmiştir. Bu yardımlarla birlikte Müminlerin gözüne düşmanı az göstermek gibi moral destek vermek suretiyle de yardımlarda bulunmuştur..(Enfal 8/43-44) Fakat sahabenin hiç biri savaşta yanlarında bulunan melekleri gördüklerini söylememişlerdir. Adı üzerinde bunlar gaybi yardımlardır. Gaybi demek görünmeyen yardım demektir. Ne hikmetse bu gün insanlar hep yeşil sarıklı kimseleri görüyorlar! Bu anlayışları Kur’an’ın perspektifinden bakarak anlamak ve değerlendirmek gerekmektedir. Bu konuda üzerimize düşen hazırlığı yapmadan Allah bize yardım eder diye savaşa çıkmak doğru bir anlayış değildir. Bununla birlikte Allah müminlere: Savaş için hazırlık yapmalarını (Enfal 8/60), güçlerinin yettiği kadar kuvvet hazırlamalarını (Enfal 8/60), Tedbirli olup silahlarından ayrılmamalarını (Nisa 4/102), Savaşın kurallarına riayet etmelerini (Ali İmran 3/146), Savaşta Allah’a dayanıp güvenerek düşmanlarından daha çok sabır ve sebat göstermelerini istemektedir. (Ali İmran 3/200)

Talut’un askerlerinden “Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.” (2/249) “Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur; bize direnme gücü ver; kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.” “Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût’u öldürdü. Allah ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü fesada giderdi. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.” (Bakara 2/250-251)

 Dün olduğu gibi Müslümanlar gerçekten iman eder ve salih amel sahibi olurlarsa Allah vadini her zaman yerin getireceğini bildirmektedir:

“Allah içinizden iman edip salih amel işleyenlere kesin olarak vaat ediyor ki: Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak, kendileri için beğenip seçtiği İslâm dinini tatbik etme gücü verecek ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından, kendilerini tam bir güvene erdirecektir. Çünkü onlar, yalnız Bana ibadet edip hiçbir şeyi Bana ortak yapmazlar. Artık bundan sonra kim küfre saparsa, işte onlar yoldan çıkıp Allah’a karşı gelmiş olurlar.”(Nur 24/5)

 “Eğer Allah size yardım ederse, artık hiç kimse sizi yenemez ve eğer O, sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size yardım etmek kimin haddine?

O halde, bütün inananlar yalnızca Allah’a dayansınlar!” (Ali İmran 3/160) “Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah hain ve nankörlerin hiçbirini sevmez.” (22/38)

 Şehitlerin ölmediği konusuna gelince bu kanaatlerini şu ayetlere dayandırmaktadırlar:

Allah yolunda öldürülenlere «ölüler» demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” (Bakara 2/154)

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rabbinin katında rızıklanmaktadırlar.”(Ali İmran 3/169)

“Allah’ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini, müjdelemek isterler.”(3/170)

 Bu ayetlerde geçen ölümsüzlüğün fiziksel bedenle alakalı olmayıp, Allah indinde kazandığı ecir ve nimetler bakımından yaşayanlardan daha çok ecre kavuştuğu anlamında kullanıldığını âli İmran suresinin 157. Ayeti ortaya koymaktadır:

“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.”(Ali İmran 3/157)

Allah’ın şehitlere vermiş olduğu şeref, ecir ve nimetler insanın bir ömür çalışmakla elde edemeyeceği kadar büyük ve ulaşılmaz olduğunu ifade etmektedir. Şayet bu insanlar bir insan ömrünün son haddine kadar yaşamış olsalardı maddi ve manevi kazanacaklarının tümünden daha çok ve değerli bir karşılık aldıklarını ifade etmek için (doğrusunu Allah bilir kaydıyla) “ölmediler diridirler” ifadesiyle bu durum anlatılmıştır. Aynı zamanda bu şerefe ulaşanların arkada kalanlara üzülecek ve korkacak bir şey olmadığını ve Allah’ın lütfuyla sevindiklerinin müjdesini vermek isteyen bir durumda olduklarını bildirmektedir. Bu müjde geride kalanların yüreklerine su serpip acılarını unutturacak kadar büyük bir haberdir. Allah Teâlâ şehit yakınlarını böylece teskin etmektedir. Bu demek değildir ki şehit olanlar ölmedi öte âlemde yaşıyor ve her savaşa iştirak ediyorlar. Allah müminlere yardım etmek isterse elbette dilediği biçimde yardım eder. Bunun örneklerini K.Kerimde verdiğini görüyoruz. Dilerse çakıl taşlarını harekete geçirir, dilerse ebabil kuşlarını, dilerse rüzgarı, denizi toprağı…. Dilediği her şeyi dilediği gibi yardıma gönderir. Yeter ki O yardım etmek istesin göğün ve yerin orduları Allah’ındır. Yasin suresinde Allah yolunda linç edilen bir kulun ardından rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Kendisinden sonra (onları yok etmek için ) kavminin üzerine gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecekte değildik.” “Sadece korkunç bir ses; (onlar için yetti)… Bir anda sönüp gittiler.”(Yasin 36/28-29)

Unutmayalım ki yerin göğün orduları Allah’ın emrindedir. (Fetih 48/4) O dilediği ordusunu istediğinin yardımına yetiştirir. Şehitleri kullanmaya İhtiyacı yoktur. Bu konuda Kur’anî bir delil de yoktur. Halkın arasında dolaşan bu hikâyeler sadece kendi vehimleridir. Allah indinde bir değer ifade etmezler. Kitaptan nasibini alan müminler de bu tür olaylara itibar etmezler. İnsanların bu tür işleri niçin yaptıklarına gelince; elbette bunlar sebepsiz yere yapılmıyor. Bir taşla birkaç kuşu vurmak gibi birçok amacı bir arada gerçekleştirmiş oluyorlar. Böyle bir yardımın olduğunu söylemek, bu işi yapanı da yapılan işi de insanlar nezdinde meşru bir zemine oturtuyor. Taraftarlarına cesaret kazandırıp moral destek sağlıyor. Bunları gördüğünü söyleyen kimse de pastadan aslan payını alıyor. Çünkü gaybi yardımları görmek öyle sıradan bir kula nasip olacak bir şey değildir?! O da bununla kıvanıyor. Geçmiş yılları hatırlayın meşhur vaizlerin cami kürsülerinden yeminli ifadelerle : “Peygamber aramızda “ diyerek halkın sigortalarını zorlamasının sebebi de yapmış oldukları işleri ve üzerinde bulundukları durumun meşruiyetini Peygambere onaylatmış oluyorlardı. Önceki hizipler, kendilerini peygambere onaylatmak için binlerce hadis! üreterek yapıyorlardı. Sonrakiler de bu yöntemi kullanarak durumlarına meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar. Bu “ümmetin” meşhur olmuş cemaatleri varlıklarının meşruiyetini, geçmişlerin rüyaları ve kendilerinden menkul şeyhlerinin kerametleri ile yaptıklarını meşrulaştırmış oluyorlar! Şimdi aklıselim sahibi olanların şöyle düşünmesi gerekmez mi? Bunca keramet kehanet ve tasarruf sahibi velilerimiz gavslarımız, kutuplarımız ve dünyayı parmağında idare eden “kutbul aktaplarımız” Gazze’deki mezalim için ne tasarrufta bulundular acaba!? Mangalda kül bırakmayan ermişlerimiz yapılanları görmüyor, söylenenleri işitmiyor, acılarını anlamıyor “sümmün/sağır, bükmün /kör, ümyün /dilsiz” mi oldular? (bakara 2/171)

Sofuların, şeyhlerin, kutupların dili mi tutuldu? Niçin bu insanlar bol keseden attıkları ile sorgulamıyorlar? Siz sormasanız da Allah üç maymunu oynayan hepimizden bunun hesabını soracaktır!!!

Şehitler konusuna gelince, İnsan neye inanıyor, malını canını kimin için ortaya koyuyorsa yaşadığı sürece onun şahidi; bu uğurda ölünce de uğrunda öldüğünün şehidi olur. Bundan daha tabii bir şey olmaz. İnsan ne için ve kim için ölüyor veya öldürülüyor ise onun şehidi olur demek durumu açıklamak için yeterli olacaktır. Hayatında İslam olmayan, gayesi Allahın dinini i’lâ ve ihya emek olmayan kişi, kurum, cemaat, toplum ve devlet için ham hayaller kurmanın sonu, sahibi için hüsran olur!

Bütün gayesi Allah için yaşamak Allah için ölmek olan tüm muvahhid ve mücahid kullara salât ve selam olsun diyoruz…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir