
Düşünmek; Anlamak İçin Atılan İlk Adımdır
“Düşünüyorum o halde varım” demiş Descartes.
Düşünmek bir şeyi anlayabilmek için Allah Teâlâ’nın insana bahşetmiş olduğu en büyük bir nimettir. Bu nimetten istifade ederek Kur’an da geçen bazı ifadelerin doğru anlaşılması konusunda “Allah’ın izni ve Allah’ın dilemesi” ifadelerinin yerine göre ne anlama geldiği üzerinde düşünmek ve düşündüklerimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Ayetlerin ifade ettikleri anlamları sahih bir şekilde kavramak / anlamak için onları, Kur’an’ın bir bütün olarak ortaya koyduğu genel anlayışın çerçevesinde değerlendirmemiz gerekmektedir. Böyle yapılmazsa, söylenen şeyle, esas söylenmek istenen şey arasında farklılık ve çelişki doğuracak sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Örneğin:
“Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz”(Yunus 10/100) denilirken; bir diğer ayette de:
“Dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” (Kehf 18/29) denilmektedir. Görüldüğü gibi Kur’an’ın bütünlüğü dikkate alınmadan, bu ayetler yalnız başına değerlendirilirse gerçekten de ortaya çelişkili bir sonuç varmış gibi gözükmektedir. Hal bu ki Allah’ın kitabı için böyle bir şey mümkün değildir.
“Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.” (Nisa 4/82)
Kur’an’da hiçbir çelişkinin olmadığına iman ettiğimize göre çelişki, ayetlerde değil bizim o ayetleri Kur’an’ın genel anlamı dışında değerlendirmemizin sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur.
Kur’an, açıkça ortaya koymaktadır ki: Allah, insanı dilediğini seçme iradesine / hakkına sahip olarak yaratmıştır. (Kehf 18/29) Bu temel esası dikkate almadan hidayetle ilgili ayetleri doğru kavramak mümkün değildir. Kur’an’ın bu temel gerçeğinden hareketle bazı tespitlerde bulunarak söz konusu ayetlerin gerçekte neyi ifade ettiklerini izah etmeye çalışalım.
Kur’ an, insanlar hidayete erip, doğru yolu bulsunlar diye Allah tarafından gönderilen bir kitaptır.(Hud 11/2) Kur’an’ın esas amacı budur. Bu da Allah’ın insanlar arasında bir ayrım yapmadan, hepsinin, doğru yolu bulmasını istediği anlamına gelmektedir. Allah kendi iradesini devreye sokmadan, seçmeyi tamamen kullarına verdiği(Cüz’î) iradeye bırakmıştır. Gerçek bu olunca da Allah Teala’nın kullarının irade sahasına müdahil olarak; birtakım insanlara hidayeti, birtakım insanlara da küfrü uygun görmesi söz konusu olamaz. Zira Allah kuşkusuz adalet sahibidir.
Allah, küfrü ve hidayeti seçme işini insanların seçimine bırakmayıp da kendisi takdir etmiş olsaydı, o zaman kitap ve elçi göndermesine gerek kalmazdı. İnsanların kalplerine tek-tek imanı ya da küfrü yerleştirerek onları istediği şekle sokardı. Nitekim bunu açıkça ifade etmektedir:
“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları, hep mümin olsunlar diye zorlayacak mısın?” (Yunus 10/99)
Hâlbuki bu işi insanların kararına bırakan Allah, insanların karar vermeleri gereken şeyleri açıklayarak, onları yapacakları tercihten sorumlu tutacağını bildirmiştir. İyiyi ve kötüyü, imanı ve küfrü birbirinden kesin olarak ayırıp açıklamıştır ki, insanlar neye karar verdiklerini bilerek versinler. Allah, bütün insanları iman etmeye ve hidayete çağırmakta, onların akletmeleri ve doğru yolu bulmaları için her şeyi örnekleyerek açıklamıştır. Ayrıca, İnsanların kendi içinden elçiler göndererek, canlı örnekler ile doğru yolu göstermiştir.
Kur’an, dünyanın imtihan dünyası olduğunu, Allah’ın kullarını sınadığını, dileyenin hidayeti, dileyenin de inkârı tercih edebileceğini açıkça belirtmiştir. Bu gerçeğe rağmen bazı Müslümanların: “inananı ve inanmayanı, mümini ve kâfiri, hidayete ereni ve azıtıp sapıtanı Allah belirlemektedir; Allah seçici / belirleyici olarak dilediğini hidayete, dilediğini de sapıklığa yöneltmektedir” şeklinde düşünmeleri doğru bir düşünce değildir. Böyle bir inanç Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Şayet bu düşünce doğru olsaydı o zaman inananın ve inanmayanın, hidayeti veya sapıklığı seçenin bu seçiminden dolayı, hiçbir suçu ve sorumluluğunun olmaması gerekirdi. Zira insanın kendi seçmediği ve yapmadığı bir şeyden, sorumlu tutulması düşünülemez.
Düşünebiliyor musunuz? Allah, kullarından bir kısmına iman etme imkânı vermeyecek, onları hidayete erdirmeyecek; onları inkârcı yaparak sapıklığa itecek; ondan sonra da inanmıyorlar diye, cezalandıracak. Bu çok büyük bir çelişki olmaz mı? Böyle bir çelişkiyi Allah’a yakıştırmak nasıl doğru olabilir? Hangi akıl sahibi bunu kabul edebilir. Şayet bu konuda kulların eylemlerini ve kanaatlerini seçici / belirleyici olan Allah ise; o zaman ne diye insanları kendi istekleri ile yapmadıklarından dolayı mahkûm etsin?
İnsanın yaptığından sorumlu olması için herhangi bir zorlayıcı unsur olmadan kendi isteğiyle yapmış olması gerekir. Bunun hikmetini anlamak için ayetler üzerinde durumu değerlendirerek esas söylenmek istenen şeyi anlamaya çalışalım:
“Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklar içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola koyar.”(Enam 6/39).
Bu ayette geçen “ Allah dilediği kimseyi şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola koyar” ifadesi kullanıldığı yere göre şu iki anlama gelmektedir:
Birincisi; Allah’ın sonsuz kudretin sahibi olması nedeniyle; “O istediği her şeyi yapar, Mutlak kuvvet ve kudret sahibidir ve yarattıklarına mahkûm değildir” anlamında. Ancak bu anlam kulun iradesinin sahasına girmeyen konularda mutlak dilemek ve yaratmak O’na mahsustur. Kulun sorumluluk alanına giren konularda ise; Allah Teâlâ’nın kulun iradesine müdahalesi söz konusu değildir. Çünkü O bu konuda kullarına dilediklerini yapma sözü vermiştir. Bu nedenle O, vadinden asla dönmez.
İkincisi ise, birçok ayette bahsedildiği gibi: “Hidayeti isteyeni hidayette kılar, sapıklığı isteyeni de sapıklıkta bırakır. Kimseyi kendi istek ve seçiminin aksini yaptırmak için zorlamaz, seçimine mani olmaz “ anlamında kullanılmaktadır. Bu durumun, sadece kulun iradesinin sahasına giren davranışlarla ilgili olduğunu unutmayalım.
Allah’ın izni konusuna gelince Türkçede anladığımız gibi bir şeyi yapmak için verilen yetki anlamında olmayıp bir şeyi yapıp yapmama kabiliyeti, özelliği vermesi anlamındadır. Kul bu özelliklerini dilediği istikamette kullanacaktır.
“Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanmaz ve (Allah) pisliği (huzursuzluğu, azabı), akıllarını kullanmayanların üzerine kor.”(Yunus 10/100)
Bu ayette ve Kur’an’da geçen “Allah’ın izni” ifadesi, Allah’ın yarattığı eşya için verdiği tabiat, özellik ve onun tabi olduğu kanuniyet anlamında kullanılmaktadır. Örneğin: “İnsana inanması için izin vermesi” İnsanı yaratırken inanacak veya inkâr edecek özellikte yaratmış olması manasındadır. “İnsanın benliğine, tabiatına fücuru ve takvayı ilham ettik” ayetinde bahsedildiği gibi. Eğer insana inanma özelliğini vermeseydi inanamaz; inkâr etme özelliğini vermese idi inkâr edemezdi. “Dileseydik hepinizi bir ümmet yapardık.” Yani melekler gibi tek bir özellikte yaratırdık ayetleriyle vurgulanan şey budur. “İzin vermeseydik, bu özellikte yaratmasaydık, dilediğini yapma özelliği vermeseydik” anlamlarına gelmektedir bu ifade.
“(Ey Muhammed), sen onların yola gelmelerini ne kadar istesen de Allah şaşırttığını yola getirmez ve onların yardımcıları da olmaz!”(Nahl 16/37)
Yine buradaki, “Allah şaşırttığını yola getirmez “ ifadesinin neyi kastettiğini doğru anlamak için bir önceki ayetle birlikte düşünülmesi gerekir:
“And olsun ki, her ümmete: «Allah’a kulluk edin, tagutlardan kaçının» diyen peygamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimini doğru yola eriştirdi, kimi de sapıklığı hak etti. Yeryüzünde gezin dolaşın da; peygamberleri yalanlayanların sonlarının nasıl olduğunu görün.” (Nahl 16/36)
Yine burada insana tanınmış olan kanuniyet hatırlatılmaktadır. Yolunu şaşıran kimse kendi iradesiyle gittiği yolu terk edip yine kendi iradesiyle doğru yola gelmeyi istemediği sürece, başkasının istemesi ile bu iş olmaz. Ancak bir insan kendisi isteyecek ki bu iş gerçekleşsin. “İşte böylesine burnunun doğrultusuna giden, yolundan memnun olan kimseyi de Allah müdahale ederek hidayete / doğru yola getirmez” demenin bir başka ifadeyle anlatılmasıdır.
Evet, Allah’ın “dilediğine hidayeti vermesi, dilediğini sapıtması“ deyimlerinin “hidayeti dileyeni hidayette, dalaleti dileyeni de dalalette bırakır “ şeklinde anlaşılmasının gerektiği şu ayetlerden de rahatlıkla anlaşılmaktadır.
“Bu sizin ellerinizin yapıp öne sürdüğünüzün karşılığıdır. Allah kullarına asla zulmedici değildir.”(Ali İmran 3/182)
Bu gün bir takım insanların sorumluluğu Allah’a yüklemek için söylediklerini, dünün müşrikleri de aynen söylemiş olduklarını görüyoruz:
“(Allah’a) ortak koşanlar diyecekler ki: Allah isteseydi ne biz ne de babalarımız ortak koşmazdık, hiçbir şeyi haram yapmazdık. Onlardan önce yalanlayanlar da öyle demişlerdi de nihayet azabımızı tatmışlardı. De ki: yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir bilgi (yazılı belge) var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz”(Enam 6/148).
“Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz…”(Enbiya 21/35)
“Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ındır. (Bunları yaratmıştır) ki kötülük edenleri, yaptıklarıyla cezalandırsın, güzel davrananları da güzellikle mükâfatlandırsın.”(Necm 53/31)
“Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır; onu deneriz. Bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini sağlamışızdır. Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”(İnsan 76/2-3)
Bu ve benzer ayetlerin verdiği mesajı doğru okuduğumuzda görüyoruz ki Allah kimseyi yapıp ettikleri konusunda asla zorlamıyor. İnsan her ne yaparsa kendi istek ve arzusuyla yapıyor. “Dinde zorlama yoktur”(Bakara 2/256) buyuran Allah, kullarına zorla bir şeyi yaptırır mı? O merhameti kendi üzerine farz kıldığını ilan etmiştir. (Enam 12)
Bu ayetler Kur’an çevirilerinde dikkate alınmadan çevrildiği için yanlış anlaşılmalara sebep olmaktadır. Özellikle bahsedilen olay insanın iradesi dâhilinde yapıp ettikleri ile alakalı ise çevirinin; “Allah hidayeti dileyeni hidayette kılar, dalaleti dileyeni de dalalette bırakır.” Yani hiçbir şekilde onun seçimine müdahil olmaz. Aksi halde kulun sorumlu tutulması abesle iştigal olur ki; Allah bundan beridir.
Konu, yaratmakla -yaşatmakla ilgili ise elbette Allah dilediğini yapar. Nitekim öyle de olmuş. Hiçbir insan bizatihi kendisi ile ilgili olmasına rağmen, anne ve babasını kendisi seçmemiştir. Cinsiyetini, doğacağı zamanı, memleketi, öleceği zamanı ve ila ahir bu tür yaratmakla ilgili konuların hiç birinde ne bir tercih nede bir istekte bulunma imkanı yoktur. Bu nedenle de kimseye bu konularda bir sorumluluktan bahsedilmemektedir. Ancak bir düşünceyi kabul veya reddetme, sevme veya nefret etme, yeme-içme, iyi veya kötü konuşma, inanma veya inkâr etme gibi konularda tüm yapıp ettiklerimizden sorumlu tutulacağımız ise kesindir. Yapıp yapmayacağımız işler konusunda Rabbimiz bu hikmetli öğütleri kısa cümlelerle şöyle özetliyor:
“Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara «öf» bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.”
“Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!» diyerek dua et.”
“Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki Allah, kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.”
“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.”
“Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra 17/23-28)
Bu ayetlerde insandan istenenlere dikkatle baktığımızda hepsinin insana verilen cüzi iradenin sınırları içinde yapıp ettiklerimizle alakalı şeyler olduğunu görüyoruz. Kısaca rabbimizin bizleri sorumlu tuttuğu davranışların tümü elimiz ve ayağımız arasında yapıp ettiklerimizle alakalıdır. Allah kimseye zulmetmez ancak her insan yaptıkları ile sadece kendisine zulmeder vesselam…


