
Ezan duası sahih rivayet midir? Hakikati nedir?
SORU: Allah Teâlâ’nın Muhammed (AS) vaat ettiği bir makam var da ondan vazgeçmesi olasılığı mı var ki sözünü tut diyoruz?
CEVAP: Bu ve benzeri rivayetlerdeki en büyük sorun, bir doğruya eklenmiş olan yanlışların varlığıdır. Örneğin bu rivayetin baş tarafında anlatılan “vesile”’nin kelime anlamı: Sebep, yol, bahane, elverişli durum anlamlarına gelmektedir.
Örneğin: Ayeti kerimede, Allah’ın rızasını kazanmada tutulacak yol ve yapılacak amel olarak, “Allah yolunda cihad” örnek verilmiştir.
“Ey inananlar, Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile / yol arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide 5/35)
Müşriklerin Allah’tan başka edinmiş oldukları ilahları ve onların nelere kadir olabileceği ile ilgili bir konu tartışılırken vesile, yine sebep yol anlamlarında kullanılmaktadır:
“Onların yalvardıkları da, Rabbine daha yakın olmak için vesile / yol, sebep ararlar. Ve O’nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkulacak bir azaptır.” (İsra 17/57) ayetlerinde vesilenin ne olduğu açıkça gösterilmektedir.
Ancak, vesileye başka bir anlam yükleyerek bunu peygamberimize verilmiş bir imtiyaz olarak nitelemek doğru bir anlayış değildir. Peygamberimizi de dualarımızda bir vesile kabul ederek:” Allah’ım Peygamberimizin yüzü hürmetine bizim şu duamızı kabul et” diye dua etmek doğru bir anlayış ve davranış değildir. Çünkü Peygamberimiz de bir kuldur ve Allah’ı etkileyecek konumda değildir. Allah’ın hükmü karşısında Peygamberimizin de yapacağı bir şey yoktur:
“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf 46/9)
Peygamberimiz, Tebük seferine katılmamak için mazeret beyan edenlere izin vermişti. Bunların bağışlanması için gösterdiği tavra Allah Teâlâ şöyle cevap veriyor:
“Onlar için Allah’dan ister mağfiret dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir. Bu, onların Allah’ı ve Resulünü inkâr etmelerinden dolayı böyledir. Allah, böylesine baştan çıkmış fasıklar güruhuna hidayet etmez.” (Tevbe 9/80)
Ayrıca Kur’anda yer alan Peygamber dualarının hiç birisinde, “ Ya Rabbi! Şu duamı şu kimsenin yüzü suyu hürmetine kabul et “ diye bir ifade kullanmadan, doğrudan Allah’ın güzel isimlerinden biriyle Allah’a yönelerek, isteyecekleri şeyi doğrudan Allah’tan istemişlerdir. Bu konuda,
Havarilerinin isteği üzerine İsa (as) şöyle dua etmiştir:
“Meryem oğlu İsa: “Ey Allah’ım! Ey Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen’den bir delil olarak gökten bir sofra indir, bizi rızıklandır, Sen rızık verenlerin en hayırlısısın” dedi. (Maide 5/114) “Muhakkak ki sizin için İbrahim’de ve O’nun la beraber olanlarda güzel bir örnek vardır.” buyrulan İbrahim (as) ve kavmindeki örneklik ise şöyle verilmektedir:
“Ey Rabbimiz! Bizi o küfredenler için bir fitne kılma. Bizleri bağışla. Ey Rabbimiz! Aziz ve hakîm olan ancak sensin.” (Mümtehine 60/5
Kur’an’ın tamamında gösterilen örnekler hep böyledir. Hiç birisinde “şu zatın hürmetine bize şunu ver “ sözü eklenmemiştir.
Övülen Makam “makam-ı Mahmut” ile ilgili olarak da Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir.” (İsra 17/79)
Bu ayetin beyanıyla Peygamberimizin bu makama ulaşabilmesi için bizzat kendisinin hayatta iken fazladan olarak gece kalkıp namaz kılması istenmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, genel olarak şu yasayı koymuştur: “Gerçekten insan için kendi çalıştığından / amelinden başkası yoktur.” (Necm 53/39) Peygamberde, diğer kullarda kendi gayretinin ve amelinin karşılığını alacaktır. Bunun içinde Allah Teâlâ Peygamberimizin gece namazı kılmasını istiyor.
“Ey Muhammed! Senin bu makama ulaşman için tüm müminlerin dua etmesi gerekir” diye bir gerekçe eklemiyor.
Ayrıca rivayetin sonuna eklenen , “ Kıyamet günü o kimseye şefaatim vacip olur” cümlesi, rivayetin adresini göstermektedir. Peygamberimizin özellikle kıyamet günü hiç kimseye şefaatin olmayacağı ile ilgili okuduğu ayetlere rağmen böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Bir surenin içinde açıkça dört yerde Bakara 2/48, 123, 254, 255 kıyamet günü şefaatin olmayacağını; Zümer 39/43-44. Ayetlerinde de Şefaatin tümüyle Allaha ait olduğunu ümmete ilan eden Peygamberimizin, “buna rağmen ben o gün şu kimselere şefaat edeceğim” demesi mümkün değildir. Çünkü Din gününün sahibi olan Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Ve öyle bir günden korunun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da yapılmaz.”(Bakara 2/48)
Ayrıca Bakara suresinin 255. Ayetiyle de, o gün niçin şefaat olmayacağının gerekçeli kararı açıklanmaktadır. Onun için diyoruz ki, bu bilgileri veren bir peygamberin, “buna rağmen ben şefaat edeceğim” demesi mümkün değildir. Bu nedenle Allahtan başka herhangi bir kimsenin ahirette şefaat edeceğini söylemek, bu ayetler ile bağdaşmaz. Melekleri, putları ve bir takım kimseleri veli ve şefaatçi edinenleri Kur’an, ilk günden itibaren “müşrikler” olarak nitelemiştir.
Ancak Müminlerden birbirleri için dua etmeleri istendiği gibi, Peygamberimiz için de salât ve selam edilmesi istenmektedir:
“Muhakkak ki Allah ve melekleri, Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler; siz de O’nun üzerine salâvat getiriniz ve onun için selamet dileyiniz.”(Ahzab 33/56) ayetine ittiba ederek ona salât ve selam okumayı bir görev bilirler. Bu cümleden olarak da isra 17 / 79. Ayetinde bahsedilen makama ulaşabilmesi için bir temennide bulunabilirler. Bunun hiçbir sakıncası yoktur. Bu aynen şu ayette istenen gibi bir temennidir:
“Onlardan sonra gelenler derler ki:”Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz! Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr 59/10)
“Allah’ın vadi” konusuna gelince, “Allah elbette vadinden dönmez” demenin bir mahzuru yoktur. Bunu bize Ali İmran 3/194. Ayeti bildirmektedir. Dua ederken bu ifadeyi kullanmak bize şöyle öğretiliyor:
“Ey Rabbimiz! Bize peygamberlerin vasıtası ile vaad ettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Muhakkak sen, vadinden/ verdiğin sözden dönmezsin.” (Ali İmran/194, ayrıca bu ifade 3/9,13/31,39/20 de de tekrar edilmektedir.)
Böyle bir hatırlatma dua edenin, dua ettiğine bakışını da göstermesi açısından önemlidir. O’nu sözünden dönmeyen ve güven veren biri ilah olarak gördüğünü ifade eder. Kur’anda bire bir geçen bir ifade olması nedeniyle böyle bir beyanın bir mahzuru yoktur.


