GenelYazarlardanYazılar

Ezan Duasının Gerekçesi Doğru mu?

Son yıllarda beş vakitte okunan ezanların ardından okunan bir dua dikkatleri çekmektedir. Duanın gerekçesini İsra suresinin 79. Ayetinde Muhammed (a.s.)’ın bahsedilen övülen yere makama gönderileceğinin ifade edilmesi bir takım yorumlara neden olmuştur. Yapılan yorumlar şöyle: “Makamı Mahmut” övülen yer,  övülen makam; ahirette insanlardan birine verilecek en yüksek makam olarak telakki edildiği gibi; hiçbir nebiye resule verilmeyen şefaat makamının Hz. Muhammed’e verileceği gibi yorumlar da yapılmıştır. Ayetin nüzul tarihini ve bulunduğu bağlamı düşündüğümüzde önümüze şöyle bir durum çıkmaktadır:

Müminler ve Resulullah Mekke’de istenmeyen insanlar olarak ilan edilmişlerdi. Bu nedenle Müminlerin büyük çoğunluğu ikinci akabe biatından sonra Medine’ye hicret etmeye başlamışlardı. Mekke’de İman edenlerden çok az mümin kalmıştı. Resul ise ikinci akabe biatında Medineli müminlere hicret etmeye söz vermişti. Ancak, Allah izin vermeden nebiler bulundukları yeri terk edemedikleri için Allah’tan hicret için izin bekliyordu. İşte böyle bir ortamda gelen bu ayetleri doğru okumamız gerekmektedir. Yani bu ayetler hicrete hazırlık ayetleri olarak değerlendirilmelidir. Bu ayetleri, Nebinin hicret edeceği yer ile ilgili olarak genel bir durum değerlendirmesi olarak düşündüğümüzde; Medine hem müminlerin hem de Resulün (a.s.) sevildiği, sayıldığı, övülüp, takdir edildiği bir yerdir. Mekke ise Nebinin öldürülmesine karar alacak ve uygulamaya koyacak kadar istenmediği, tahammül edilmediği canına kastedecek kadar düşmanlık gördüğü bir yerdir. İşte İsra 79. Ayette bahsedilen “övülen makam/ “Makamı Mahmut”; övüldüğün sevildiğin, takdir edildiğin Medine’ye Rabbin seni ulaştıracaktır” demektedir. Mekke’de canına kastedilirken Medineli Müminler ise; resulullahın uğruna canlarını siper ediyor, mallarını ve canlarını Resulün yoluna koyuyorlardı. Gerek akabe görüşmelerinde verilen sözler gerekse karşılama anında söylenen sözler bunu göstermektedir:

“Ay doğdu üzerimize, safa tepelerinden. Şükür gerekti bizlere Allaha davetinden…” diye sevinçle karşılandığı bir makama, bir yere, bir beldeye kavuşacağının bilgisi veriliyordu. Böylece övüldüğü, sevildiği, kadrinin ve kıymetinin bilindiği bir yere rabbi tarafından sağ ve salim olarak ulaştırılacağının ön bilgisi verilmiş oluyordu. Ayetleri, bulunduğu bağlamda peş peşe okuduğumuzda bu mesajı anlamamız mümkün olmaktadır. Bu ifadelerin hemen bir sonrasında ise; hicrete iznin verildiğini ve resulün Medine’ye gelmesi ile islamın hayata hâkim olacağından: “Hak geldi batıl zail oldu. Batılın hakkı da yok olmaktır” demesi istenmektedir. Şimdi, bu anlayışı ayetlerden okuyalım:

“Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama /bir yere göndereceği umulur.” ( ‘Rabbinin seni böyle bir yere göndereceğini um, bekle. / ya da umulur ki, rabbin seni böyle bir yere gönderir… ) (İsra 17/79)

Böyle bir yolculuğa çıkarken de Rabbine:

“Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden de dürüstlükle / selametle çıkar. Bana tarafından bir güç ile yardım et.” (vec allî min ledünke sultanen nasira); tarafindan bana bir güç ile yardım et /kuvvet- devlet- ver./ tarafından bana güç ver yardım et anlamlarına gelmektedir.) (İsra 17/80)

Sağlık ve selametle yeni mekânına / övgüyle karşılanacağın yere varınca:

“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl ise, yıkılmaya mahkûmdur.” (İsra 17/81)

Allah doğrusunu bilir kaydıyla bu ayetlerin bize vermek istediği mesajın böyle olduğunu düşünüyoruz. Bunun ahirette bir makamla veya şefaat hakkıyla bir ilgisinin olmadığı gözükmektedir.  Şefaat anlayışı zaten bizzat Kur’an tarafından reddedilmiştir. Bakara 2/48, 123, 254, 255 kıyamet günü şefaatin olmayacağını bildirdiği gibi; Zümer 39/43-44. Ayetlerinde de Şefaatin tümüyle Allaha ait olduğunu ümmete ilan etmiştir. Buna rağmen resulün-Nebinin; “ben o gün şu kimselere şefaat edeceğim” demesi mümkün olabilir mi? Böyle bir şeyi demiş olması bu ayetleri okuyan biri için imkânsızdır. Bu nedenle ayetleri böyle bir anlam zeminine oturtmak doğru değildir diye düşünüyoruz. Çünkü vakıa ile örtüşmemektedir.

Ezan duası olarak okunan duanın metni ve manası ise şöyle ifade edilmektedir:

“Allahümme Rabbe hazihi’d-da’veti’t-tamme. Vesselatil kâimeh. Ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîah. Ve beashü makamen mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tühlifü’l-mîâd.”

“Ey bu eksiksiz davetin ve kılınan namazın sahibi olan Allahım! Muhammed’e vesîle’yi, fazîleti ve yüksek dereceyi ver. O’nu, vaat ettiğin yüksek Makam-ı Mahmûd üzere dirilt. Şüphesiz sen vadinden dönmezsin.

Bu ve benzeri rivayetlerin yorumlarındaki en büyük sorun, bir doğruya eklenmiş yanlışların olmasıdır.  Örneğin bu rivayetin baş tarafında anlatılan “vesile”’nin kelime anlamı: Sebep, yol, bahane, elverişli durum anlamlarına gelmektedir.

Örneğin: Ayeti kerimede, Allah’ın rızasını kazanmada tutulacak yol ve yapılacak amel olarak vesile, (Maide 5/35). Ayetinde “Allah yolunda cihad” olarak ifade edilmiştir.

“Ey inananlar, Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile / yol arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide 5/35)

Burada vesile Allah Teala’nın rızasını kazanacak işleri yapmak örneğin, cihat etmek gibi.

Müşriklerin Allah’tan başka edinmiş oldukları ilahları ve onların nelere kadir olabileceği ile ilgili bir konu tartışılırken vesile, yine sebep yol anlamlarında kullanılmaktadır:

“Onların yalvardıkları ilahları da, Allaha daha yakın olmak için vesile / yol, sebep ararlar. Ve O’nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı korkulacak bir azaptır.” (İsra 17/57) ayetlerinde vesilenin ne olduğu açıkça gösterilmektedir.  Yine vesile, Allahın rızasını kazanacak meşru bir yol iş anlamında kullanılmıştır.

Ancak, vesileye başka bir anlam yükleyerek bunun Resulullah’a verilmiş bir imtiyaz olarak nitelemek doğru bir anlayış değildir. Allahın elçisini dualarımızın kabulü için bir vesile kabul ederek:” Allah’ım Muhammed (as.)’ın yüzü hürmetine bizim şu duamızı kabul et” diye dua etmek doğru bir anlayış ve davranış değildir. Çünkü Peygamberimiz de bir kuldur ve Allah’ın hükmünü değiştirecek konumda değildir. Allah’ın hükmü karşısında Peygamberimizin de yapacağı bir şey yoktur:

“De ki: Ben gönderilen elçilerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf 46/9)

Allah resulünün her istediğini kabul edecek diye bir durum da söz konusu değildir. Bunun Kur’an da birçok örnekleri vardır:

Resulullah, Tebük seferine katılmamak için mazeret beyan edenlere izin vermişti. Bunların bağışlanması için gösterdiği tavra Allah Teâlâ şöyle cevap veriyor:

“Onlar için Allah’dan ister mağfiret dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir. Bu, onların Allah’ı ve Resulünü inkâr etmelerinden dolayı böyledir. Allah, böylesine baştan çıkmış fasıklar güruhuna hidayet etmez.” (Tövbe 9/80)

Resulullah amcası Ebu Talibin Müslüman olması için çok gayret sarf ediyor fakat muvaffak olamıyor üzülüyordu. Rabbi ona şöyle uyarıda bulunmuştu:

“Ey Muhammed! Sen sevdiğini /istediğini doğru yola eriştiremezsin, ancak Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.” (Kasas 28/56)

Ayrıca Kur’an da yer alan Nebilerin dualarının hiç birisinde, “ Ya Rabbi! Şu duamı şu kimsenin yüzü suyu hürmetine kabul et “ diye bir ifadeye rastlamak mümkün değildir. Nebilerin ve resullerin dualarına baktığımızda, doğrudan Allah’ın güzel isimlerinden biriyle Allah’a yönelerek,  isteyecekleri şeyi doğrudan Allah’tan istemişlerdir. Rabbimizin dua konusundaki tavsiyesi:

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (Araf 7/55)

Havarilerinin isteği üzerine İsa (as) şöyle dua etmişti:

“Meryem oğlu İsa: “Ey Allah’ım!  Ey Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve Sen’den bir delil olarak gökten bir sofra indir, bizi rızıklandır, Sen rızık verenlerin en hayırlısısın” dedi. (Maide 5/114)

“Muhakkak ki sizin için İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda güzel bir örnek vardır.” buyrulan İbrahim (as) ve kavmindeki örneklik ise şöyle verilmektedir:

“Ey Rabbimiz! Bizi o küfredenler için bir fitne kılma.  Bizleri bağışla. Ey Rabbimiz!  Aziz ve hakîm olan ancak sensin.” (Mümtehine 60/5

“Orada Zekeriya, Rabbine dua etti: Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.” (Ali İmran 3/38)

Kur’an’ın tamamında gösterilen örnekler hep böyledir. Hiç birisinde “şu zatın hürmetine bize şunu ver “ sözü eklenmemiştir.

Övülen Makam “makam-ı Mahmut”  ile ilgili olarak da Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övüleceğin, sevileceğin bir yere ulaştırır.” (İsra 17/79)

Bu ayetin beyanıyla Muhammed (as) bu nimete ulaşabilmesi için bizzat kendisinin hayatta iken fazladan olarak gece kalkıp namaz kılması istenmektedir. Çünkü Allah Teâlâ,  genel olarak şu yasayı koymuştur:

“Gerçekten insan için kendi çalıştığından / amelinden başka bir şey yoktur.” “Onun çalışması, ilerde kesinlikle gözler önüne serilecektir.” (Necm 53/39-40)

Nebiler de, diğer kullar gibi kendi gayretinin ve amelinin karşılığını alacaktır. Bunun içinde Allah Teâlâ Muhammed (as)’ın gece namaza kalkarak gelecekle ilgili isteklerinin yerine getirilmesi, geçmişle ilgili ihmal ve hatalarının bağışlanması için rabbine dua ve istiğfar etmesi istenmektedir.  Belki bizim buradan çıkaracağımız ders; Allah Teâlâ’nın Elçisine tavsiye ettiğini bizim de aynı formatla nafile olarak gece kalkıp namaz kılarak; rabbimizden günümüz ve geleceğimiz için dua ve niyazda bulunmayı ahlak edinmeye çalışmalıyız.  Rızasına muvafık bir hayat yaşamaya çalışalım ki; “Ey mutmain olmuş nefis! Rabbin senden, sen de rabbinden razı olarak gir kullarımın arasına gir cennetime” buyurduğu kullarından olalım inşaallah.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir