GenelYazarlardanYazılar

Gölgede Kalan Yanımız

Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanoğlu, dünyaya geldiği günden itibaren yeryüzü serüveni başlamış oluyor. İlk gıdasını annesinden aldığı gibi ilk adımını da annesinin kolları arasında atmaya başlar. Artık her geçen günün bir öncesinden farklı olacağı bir maraton başlamış demektir. İlk adım, ilk yürüyüş, ilk kelime derken öğrenmeye ve öğrendiği şeyleri yapmaya başlar. Aile ortamında ilk tahsilini yapar. Ailenin dili, dini, kültürü ne ise onunla bir dünya oluşturur ve o tertemiz dimağında bir dünya şekillenir. Bu durumla alakalı olarak Resulullah (a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Onu Yahudi veya Nasara yapan anne ve babasıdır.” Bu ifade gayet açık olarak gösteriyor ki çocuğa, ilk konuşmayı öğreten mensubu olduğu ailesi, neye nasıl inanacağını da öğretiyor demektir. Normal şartlarda düşünüldüğü zaman böyledir. Fakat hayat bize şunu da gösteriyor ki, her çocuğun aile ortamı aynı değildir. Kiminde aile fertleri anne baba, büyük anne büyük baba, büyüklü küçüklü kardeşler mükemmel bir ortamda yetişme imkânı bulurken; kimi anne ve babadan ibaret bir ortamda, kimi de anne var baba yok, baba var anne yok, bazısın da ise her ikisi de olmayan bir ortamda yetişmek durumunda kalıyor. Ya bir yakınının yanında, ya da yetim hanede hayatın acımasız yüzüyle cebelleşerek hayatın soğuk kollarında yaşam mücadelesi vermeye mahkûm oluyor. Anne baba şefkatinden mahrum, aile eğitimini almamış bir yanı hep eksik olarak!.. Kimi özel gayretiyle kendini yetiştirmiş, kimi iyi bir eğitim alma imkânı bulup açığını kapatmış, Kimi için de hayatın bu yanı gölgede kalmıştır. Çünkü her mevsimin meyvesi farklı olduğu gibi, insan için de her yaşın kendine özgü öğrenilmesi gereken bilgileri vardır. Zamanında öğrenilmemiş ise geriye dönüp gölgede kalan bu yanımızı ikmal etmemiz kolay olmuyor. İyi bir rehberlik güçlü bir azim gerektiriyor.

Tüm halkı Müslüman olan ülkelerin üzerinden bir dünya savaşı geçti. Bu sade bir istila savaşı değil, aynı zamanda bir ideoloji savaşıydı. Girdiği ülkenin geçmişi ile bağlarını koparmak için diliyle, diniyle, kültürüyle, gelenek ve görenekleri ile bağlarını koparmak için ne gerekiyorsa yapıldı. Toplumun hafızası silindi. Bir nesil sekteye uğratıldı. Babalarımız: “biz seferberlik çocuğuyuz her şeyden mahrum kaldık derlerdi.” Arkadan gelenler de: “ biz cumhuriyet çocuğuyuz” diyorlar!.. Onlar da farklı bir mahrumiyetin kurbanı olduklarını söylüyorlar. Tevhidi tedrisat kanunu ile tek tip bir eğitime geçilmiş, harf devrimi yapılmış, sekiler bir öğretim bu insanların dinini ibadet edecek boyutta bile öğrenmelerine fırsat verilmemiştir. Ailede büyük baba nine varsa onların eski bildiklerinden torunlarına el altında ne öğrete bildilerse onunla iktifa edilmiştir. Köylerde cenaze kaldıracak hoca bulunamaz hale gelmiştir. Bu ülkede çok partili, döneme geçildikten sonra 1951 de ilk resmi İmam Hatip Okullu açılmasına uzun mücadeleler sonucunda izin alınabilmişti. Her gelen iktidarın farklı şekilde baskıladığı bu okullar, yetmişli yıllardan sonra sayıları belli miktarda artırıldı. Fakat değişim hemen bir anda olmuyordu. Öyle bir uygulamadan geçmişti ki bu topraklar üzerinden; 60 lı 70 li yıllarda namaz kılan devlet memuru parmakla sayılacak kadar azdı. Koca ülkede ancak birkaç ilde İmam Hatip Okulu vardı. Diğer okullarda ise, din dersi verecek işin ehli öğretmen yoktu. Din dersleri işin ehli olmayan herhangi bir dersin öğretmenleri tarafından veriliyordu. Bu dönemde yetişen gençler temel dini bilgilerden yoksun olarak yetişiyorlardı. Bu durum böyle devam ederken kimse bu durumdan şikâyetçi değildi! Şikâyetçi olmak için fırsatta verilmiyordu. Gençler açısında ise dinin hayatta olmayışının eksikliği hissedilmiyordu. Bu insanlar dinin varlığını görmemiş, yaşamamışlardı ki, olmadığının farkında olsunlar. Bu gün bunların evlatları olan gençlere mikrofon uzatıp sokak röportajı yapıyorlar. Çocukluk çağında öğrenilmesi gereken bilgileri soruyorlar on kişide birinin bile doğru cevap veremediğini görüyoruz. Bu durum hem gençler için hem de yaşı 50 nin üzerinde olan insanlar için değişmiyor. Hal bu ki 1980 ihtilalından sonra din dersi ve ahlak bilgisi adı altında tüm orta dereceli okullarda “Din Dersi Ve Ahlak Bilgisi” derslerini almak mecburi hale getirilmişti. Dikkat edin bu çocuklar en az 10 yıl din dersi adı altında ders aldılar!.. İlk kuşak 50’nin üzerinde babaları babaları, 40 ın altında olanlar da bebeleri!.. Sonuca bakınca bu dersin insanlar üzerinde nasıl bir etkisinin olduğunu en yakınınızdan başlayarak test etmeniz mümkündür. Abdestin, namazın, guslün farzlarını bilmekten, en kısa bir ayet veya dua okumaktan aciz olduğunu göreceksiniz! Tahsil hayatında on yıl din dersi okumuş bir insan böyle olabilir mi? Ne okuduğunu ve nasıl okuduğunu varın siz düşünün.

İşin bir yönü böyle iken; 70 li yıllardan itibaren A.B.D. nin halkı Müslüman olan ülkelerde Komünizmin yayılmacılığını önlemek için yeşil kuşak projesi adıyla bir hareket başlatılmıştı. Bunun sonucu olarak sağcı İslamcı partilerin kurulması ile gündeme giren siyasal İslam olayı; kısa zamanda sağ cenahta siyasilerin sloganik konuşmaları ile heyecanlanan bir kitle oluştu. Kitabî anlamdaki İslam’ın, ne olduğu konusunu fazla bilmemekle beraber samimi duygularla bu partilerin faaliyetlerine bütün güçleriyle destek oldular. Onlara yön veren söz ustalarının coşturan konuşmaları ile heyecanlı günler yaşadılar. Artık dillerinde İslam söylemi, gönüllerinde İslam devleti vardı. 1970 li yıllardan sonra ülkede büyük bir değişim yaşandı. “İslami” söylemlerle birlikte bu konuda telif ve tercüme eserler gençlerin elinden düşmüyordu. Karşı düşünce de bundan geri kalır yanı yoktu ama Müslümanlar daha şanslı idi. Çünkü halkın çoğunluğu hamasi duygularla da olsa İslam’dan yana tavır koyuyorlardı. Her toplantıda “İslam” konuşuluyordu. Fakat bu insanların gerçek İslam’ın ne olduğu konusunda kitabi bir bilgileri yoktu. Bu nedenle siyasiler tarafından çok kolay manipüle ediliyorlardı. Bunun yanında buldukları kitabı ve Türkçe tercümesiyle Kur’an’ı okuma şansını yakalayan gençliğin bilinç seviyesi, önlerinde liderlik yapan siyasilerin seviyesinden daha ileri bir duruma gelmişti. Gençler okuyorlar ve imkânları nispetinde uygulamakta istiyorlardı. Bu durum takipçilerini şu seviyeye ulaştırmıştı: gençler kendilerine siyasette“önderlik” eden liderlerinden iki tur ileride fakat konumları itibariyle iki adım gerilerinde gözüküyorlardı. Bu durum öndekileri zorluyordu. Öyle bir hale geldiler ki, takipçilerinin isteklerini karşılamaya yürekleri yetmiyordu. Sistemin sahipleri de bu durumun farkında idiler. Yeşil kuşak projesi kendilerine tanınan sınırı aşmıştı. Bu nedenle 12 Eylül 1980 darbesi ile bunların imdadına yetişmiş oldular. Devrimin demir eldiveni çok canlar yaktı. Nice gencin hayatına, sağlığnın bozulmasına, aklını psikolojisini bozarak hayatının karartılmasına sebep oldu. 12 Eylül hareketi ile siyasete ve topluma yeniden bir ince ayar verdikten sonra, eski aktörler yeniden toplumun önüne çıkıp halkı yönlendirme işine başladılar. Ancak bu defa eskisinden daha demokratik, daha soft söylemlerle yapıyorlardı bunu. Artık şartlar değişmiş, sistem istediği zaman demir yumruğunu göstereceğini hatırlatmıştı. 28 Şubat’çıların deyimi ile; bu durum “1000 yıl sürecek” diyerek kararlılıklarını ortaya koymuşlardı.

Artık daha da demokratikleşmenin, İslamî söylemlerden kurtulmanın zamanı gelmiş görünüyordu. Öyle de oldu. En sağda duran parti bölünerek yeni misyonlarını yerine getirmek için göreve başladı. Bu gençler, geçmişteki uygulamalardan gerekli tecrübeyi kazanmışlar, devletin nimetinden istifade etmenin ne menem bir şey olduğunu da gömüşlerdi. Bu nedenle siyasetin tadına varmış olanlar, vakit kaybetmeden genç partinin kanatları altında yerini almayı ihmal etmediler. Hep birlikte yola devam kararıyla işe koyulular.

İşin bizi ilgilendiren boyutu ise, temiz duygularla İslam’a hizmet etmek için kendilerini ortaya koyan gençlerimiz, büyüklerinden bekledikleri desteği göremedikleri için sukutu hayale uğradılar. Siyasilere daha yakın duranlar onların gerçek yüzlerini gördüklerden; duygu ve düşünceleri hasbi olanlar bu kulvarı terk ettiler. Derdi dünya olanlar ise, istediklerine ulaşmak için yola devam diyerek birlikteliklerini sürdürdüler.

Burada bilinmesi gereken önemli bir durum var. Bu hareketin başından sonuna kadar doğup geliştiği ortam siyasi bir ortam olduğu için; söylemlerindeki İslam sadece söylemden ibaretti. Diğer bir ifade ile seçmenin nabzına göre serum vermek idi. İşin kitabî boyutu ise yine gölgede kalıyordu. Gerçek İslam nedir? Bu yaptıklarımız Allah’ın kitabındaki İslam ile bağdaşır mı? Niyetimiz hakka uymak ise bunu sorgulamak zorundayız diyeni olmadı. Yaptıklarının meşruiyet fetvasını yine kendi müftülerinden ya da vicdanlarından(!) aldılar. Bütün bunları anlatırken sözü getirmek istediğimiz yer şurasıdır:

Toplum olarak kitabi bir bilgiye ihtiyacımız var. Dinimizi temelden ana kaynağından yani Kur’andan ve onu hayata uygulayan resulün sünnetinden öğrenmeye ihtiyacımız var. Kulaktan dolma şişirilmiş bilgilerle, hurafelerle, sahih olmayan gelenekle doğru bir yaşam kurulamaz, kurulamadı da!.. Niçin derseniz temelinde olması gereken kurallara uyulmadan meydana getirilecek yapının o dine, kitaba göre ne ifade edeceği başından belli değil mi? Her sohbette İslami konuların en uç noktalardan bahsedilirken; Tevhidi düşüncenin ne olduğu konusunu ne yeterince biliyoruz, ne bahsediyoruz, ne de hayatımızda uyguluyoruz. İstisnalar kaideyi bozmaz ama çoğumuzun birden fazla ilahı var. Nasıl mı diyorsunuz? Bakın tevbe /31. Ayetine, Furkan /43. Ve zümer /3 cü Ayetlerine gerçeği göreceksiniz. İtikatta bunlar gibi onlarcası varken, ameli konulardaki eksiklerimiz de bundan farklı değildir. Büyük bir “mücahidiz” (!) ama namazın şartlarından, abdestin farzlarından, namazda okunacak dua ve ayetleri doğru okumaktan, ibadetlerimizi bozan anlayış ve davranışlardan haberdar değiliz. En olmazsa olmaz halimizin bilgilerinden haberdar olmamak, yapacağımız ibadetlerin Allah indinde kabul olmamasını doğuracağı için yapmış olduğumuz ibadetlerin mürüvvetini göremeyeceğiz demektir. Bu nedenle bilinmesi önemlidir. Abdest namaz için şart koşulmuştur.(Maide 5/6) Abdesti bozan durumlar ise abdesti emreden ayette belirtilmiştir. Namaz ise, günde beş defa yerine getirilmesi istenen bir ibadettir.(Hud 11/114) Abdesti olmayanın namazı da olmayacağından, yapmış olduğu ibadet kendisine gönül huzuru vermeyecek, rabbine yaklaştırmayacak ve halini düzeltmeyecektir. Allah Teâlâ resulüne şöyle buyruluyor:

“(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut 29/45)

Şimdi bu ilkelere bakarak kendimizi yargılayacak olursak; yaptıklarımızda bir eksikliğin olduğunu görürüz. Allah Teâlâ’nın sözlerinde bir yanlışlık olmayacağına göre yanlışı kendimizde aramak zorundayız. Namaz, kılan kimseleri kötülükten ve aşırı duygu ve davranışlardan korumuyorsa, ya kılınan namazda ya da kılanda bir eksiklik var demektir. Bu halimizle hem kendimize hem de mensubu olduğumuz dine en büyük kötülüğü yapıyoruz demektir. Kendi halini düzeltmeyenin başkasına doğruluktan dürüstlükten bahsetmesi çok gülünç olmaz mı? İşte İslam dünyası bu gün bu ayıbı yaşıyor!..

Bu nedenle önce tevhidi bir imanın ve düşüncenin ne olduğunu yeni baştan öğrenmeye; sonra da ibadetlerimizi kusursuz yapmak için bilgilerimizi yenilemeye ihtiyacımız vardır. Namazda okuduğu ayeti doğru okuyamayan insanın namazı olmayacağından, namaz onu düzeltmeyecek. Hiçbir aşırılık ve kötülükten de alı koymayacaktır. Böyle bir durumda olan insanlarımız bu eksiğini gidermek için “ilmihal” bilgilerine dönerek birinci elden eksiklerini ikmal etmeye ihtiyaçları vardır. Zamanın kısırlığı bize bu ayıbı yaşatmış olsa da farkına varanlar için düzeltme imkânı her zaman vardır. İslam konusunda en uç noktalarda at koşturan mücahitlerimize bu konu hafif kalıyor olsa da, işin temeline inmeden sağlam bir yapı oluşturulması mümkün değildir. Doğru kaynaktan beslenmeyen doğru fikre, doğru fikre sahip olmayan da doğru anlayış ve davranışa sahip olamaz. Bu öyle bir denklem ki, düşüncesi doğru değilse, ondan çıkacak olan davranışlar da doğru olmayacaktır. İslam’da düşünce ve davranış birbirinden ayrılmayan ikilidir. Birincisi “iman” ikincisi “amel” dediğimiz davranışlarımızın bütünüdür. Bunlar bir insanda birlikte olduğu zaman insana anlam kazandırır, hayata anlam kazandırır, işlerimize kıymet kazandırır. Bunların tümü ise Kur’an’a uygunluğu ile anlam kazanır. Kur’an ise, bütün bir hayatı düzenlemek için gönderilmiş bir kitaptır. Onun bir yanını gölgede bırakırsanız; o da sizi karanlıkta bırakır. Dünyevi kaygılarla Allah’ın dinine bir gözüyle bakanlara, Merhum Seyit kutup biraz acı verici ama yerinde bir tespit yapıyor:

“İslam açık büfe değildir. Sadece İstediğini seçip alma hakkına sahip değilsin. Ya İslam’ın tümünü alın, yada onu terk edin.” (seyid Kutup)

Aksi halde kabul etmiş olduğunuz dinin kurallarına uygun olmayan davranışlarda bulunmanız; sizi şahsiyet erozyonuna uğratacağı için; İnsanlar yanında itibarınız, Allah indinde de ittikanız olmayacaktır. Vesselam!..

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir