Her Taş Bir Değildir
Üzerine bina edilen fıtrat değişken olmayınca, fıtratın üzerine bina edilen hükümlerin değişmesi de söz konusu olmayacaktır. Bu nedenle tüm ümmetler Allah’tan başka ilah olmadığına, kıyamete ve ahiret hayatına, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman etmeye çağrılmıştır.
İsmail Buzkan/KÜTAHYA
SORU1: Farzın fıkıhtaki tanımı “İslami anlayışta Allahın sözü sayılan kuran da Müslümanlara yapılmasının açık bir şekilde emredildiği kurallar ve ibadetler olarak kabul edilir. “Bu tanıma göre namazlarda kıldığımız 17rekat hangi ayetlere göre farz olmuştur. 17 rekatın kuranda ki delili nedir?
Hüseyin BÜLBÜL
CEVAP: Bu konu defalarca gündem edilip sorulan bir sorudur. Malum olduğu üzere İslam Hz. Adem(as)dan Hz. Muhammed (as) a kadar gönderilmiş olan dinin adıdır. Bu nedenle bu dinin sabiteleri iman, ibadet, ahlak ve bazı ümmetlere ceza olarak konulup bir sonraki peygamber ile kaldırılan istisnai hükümler olmakla birlikte genel hukuki kurallar hep aynıdır. Çünkü bunlar yine değişmeyen insanın fıtratı ve eşyanın tabiatı üzerine bina edilen hükümlerdir. Üzerine bina edilen fıtrat değişken olmayınca, fıtratın üzerine bina edilen hükümlerin değişmesi de söz konusu olmayacaktır. Bu nedenle tüm ümmetler Allah’tan başka ilah olmadığına, kıyamete ve ahiret hayatına, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman etmeye çağrılmıştır.
Yine Kur’anda ifade edildiği gibi Namaz, Oruç, Hac, Zekât, Sadaka, Kurban ve infak konusu da tüm ümmetlerde ortak olan ibadetlerdir. Yalan, iftira, zina, hırsızlık, mala ve cana tasallut, zulüm, içki-kumar-fal okları ile kısmet arama, insan aklını örten içecekler ve benzeri olumsuz davranışların yasaklanması da yine ortak hükümlerdir.
Bu konuyu anlamak için Kur’an’ın, bir hükmü beyan ederken ortaya koyduğu yönteminin bilinmesi gerekir. Çünkü mesaj sahibinin muradı verilen emrin anlaşılması ve istediği biçimde yerine getirilmesidir. Bu amaç bütün emirler ve emri verenler tarafından hedeflenen şeydir. Bu nedenle Allah Kur’an için “Düşünüp anlayasınız diye açık, anlaşılır, Arapça bir Kur’an olarak indirdik”(Yusuf 12/2) buyuruyor. Muradı ilahi bu olduğu içindir ki, bilinen bir şeyin yapılmasını veya terk edilmesini isterken sadece “şunu yapınız, bunu terk ediniz” gibi kısaca hatırlatılırken, toplumun bilmediği yeni bir hüküm için ise en ince ayrıntısına kadar verilerek bilgilendiriyor. Bunların Kur’an’da ki örneklerini şöyle sıralayabiliriz:
“Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte rükû edin.”(Bakara2/43)
(Namazı kılın, zekâtı verin” emri birlikte 16 defa, namaz emri ise 86 defa zikredilmektedir.)
“Zinaya yaklaşmayın, çünkü o açık bir hayâsızlıktır ve çirkin bir yoldur.”(İsra 17/32)Bu ayetlerde bilinen eylemlerin yapılması veya terk edilmesi istenirken malum olan eylemin ayrıntılarına hiç girilmemiştir. Abdest ayetinde ise:
“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin ayaklarınızı da topuklara kadar. Eğer cünüpseniz yıkanıp temizlenin. Şayet hasta veya yolculukta iseniz veya içinizden biri ayakyolundan gelmişse yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin. Allah size hiçbir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.”(Maide5/6)
Yukarıya dönerek ayetleri bu gözle incelediğimizde görülecektir ki namaz ve zekat için sadece isimleri anılarak “namazı kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin” denilmektedir. Namazın, zekâtın ve rükû’un ne olduğu, nasıl yapılacağı ile ilgili bir açıklama yapılmamıştır. Çünkü bu toplum İbrahim (a.s)’dan beri namazın ne olduğunu, nasıl kılındığını ve rüku’un da namazın bir rüknü olduğunu bilmektedirler.
Yine zekâtın, ataları Kusay’dan beri uygulanan, zenginden alınıp muhtaçlara verilen bir sadaka olduğunu bilmektedirler. Daha sonra sadakaların verileceği yeri sınırlandırıcı veya tespit ve tayin edici muradı ilahiye uygun olanı belirtmiştir.
“Zekâtlar /sadakalar; Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri Müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir. Allah bilendir, hâkimdir.” (Tevbe 9/60)
Zina konusuna gelince; yine bilinen bir eylem olması nedeniyle herhangi bir açıklamada bulunmadan sadece “zinaya yaklaşmayın” demekle yetinmiştir. Çünkü arap zinanın ne demek olduğunu biliyordu.
Abdest konusuna gelince; “Abdest alın veya temizlenin” buyurup geçmemiştir. Bu ifade ile neyin nasıl yapılmasını istediğini sınırlarını ve niteliklerini belirterek açıklamıştır. Bu yeni bir uygulama olduğundan muradı ilahinin bilinmesi için istediği şeyin bütün ayrıntılarını vermiştir.
İşte bu mantıktan hareketle namazın bütün yönleriyle o toplumda ve Ehli kitap olan komşu topluluklarda da bilinen ve yerine getirilen bir ibadet olduğu gerçeği anlaşılmaktadır. Mekke’de kentlerin anası olan yerde, Kâbe ve makamı İbrahim bulunuyordu. İbrahim ve İsmail (a.s) bu kentte yaşamış, Kâbe’yi inşa etmiş, namaz, zekât, hac ve umreyi bu mekânlarda ifa etmişlerdi. Bunların izleri de silinmemişti. Kureyş’in kış ve yaz seyahatlerinde gitmiş oldukları ülkelerde yaşayan Ehli Kitap olan topluluklar ile de devamlı temas halinde bulunuyorlardı. Bir yanda Roma diğer yanda Habeşistan ile Medine ve civarında ve Suriye’de de Yahudi ve Hıristiyan toplumlarıyla temas halinde idiler. Bu nedenle tüm Ortadoğu’da ki toplumların inançlarından da haberleri vardı. Bu yüzden ilahi dinin ibadet şekillerini yakinen biliyorlardı. Bunun içindir ki namaz ve zekât gibi bilinen ibadetlerin yapılmasını isterken sadece “namazı kılın, zekâtı verin” demek yeterli olmuştur.
Namazın, zekâtın ve orucun diğer ümmetlerde ki varlığını da şu ayetlerden öğreniyoruz:
“(İsa beşikte iken şöyle konuştu) Nerede olursam olayım, Rabbim beni mübarek kıldı ve sağ oldukça bana namazı kılmamı ve zekâtı vermemi emretti.”(Meryem19/31)
“Musa ve kardeşine Mısır’da toplumunuza evler hazırlayın. Evlerinizi namaz kılınacak yer yapın, namazı kılın ve müminleri müjdeleyin diye vah yettik.”(Yunus 10/87)
“Onlar dediler ki “Ey Şuayb! Babalarımızın taptıkları şeylerden yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Aslında sen yumuşak huylu ve aklı başında bir insansın.”(Hud 11/87)
“(Lokman oğluna şöyle vasiyet etti) Ey oğulcuğum! Namazı kıl, uygun olanı buyurup kötülükten vazgeçir. Başına gelene karşı sabırlı ol. Bunlar üzerinde durulmaya değer işlerdendir.”( Lokman31/17)
“İbrahim (a.s) şöyle yakarmıştı ) Rabbim! Beni ve soyumu namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz duamı kabul buyur.”(İbrahim 14/40)
Allah, peygamber gönderilen kimselerin asli görevlerini bildirirken şöyle buyuruyor: “(Biz o peygamberleri) emrimiz altında inananlara doğru yolu gösteren rehberler kıldık. Onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekâtı vermeyi vahyettik. Onlar, sadece bize kulluk eden kimselerdir.”( Enbiya 21/73)
“Ey Muhammed! Ailene namazı kılmalarını emret, kendinde onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz. Sonuç Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.”(Taha 20/132)
“Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” (Bakara 2/183)
Peygamberimiz Namaz emirle muhatap olunca şunu demiyor: “Ya Rabbi! Namaz ne demektir? Ben nasıl kılacağım, ne kadar kılacağım, ne zaman kılacağım? gibi bir soru sormamıştır. Eğer namazın ne demek olduğunu bilmeseydi, elbette durum farklı olacaktı. Namaz emri de abdest konusunda olduğu gibi bütün teferruatı ile açıklaması gerekecekti. Çünkü amaç söyleyen açısından muhatabına anlatmak; söylenen açısından da anlayıp gereğini yapmaktır.
Bu ayetlerin bize verdiği bilgiye dayanarak diyoruz ki, namaz ve zekât bütün ümmetlerde ortak bir ibadettir. İnsanlık tarihinde yok olmadan nesilden nesile intikal ederek ve her elçiyle yinelenerek Muhammed (a.s)’a kadar gelen bir ibadettir. Bu nedenle vakitleriyle, kılınış biçimiyle, kıratıyla, rükû ve secdesiyle ve de rekâtlarıyla bilinmesinden dolayıdır ki, yerine getirilmesi için sadece ilahi emir (Egımis salah ve atüz zekâh = Namazı kılın zekâtı verin şeklinde) yinelenmiş ve teferruatının açıklanmasına girilmemiştir.
Peygamberimizin bir ömür boyu yapmış olduğu namaz ibadetiyle (ne vakitleri ne de vakitlerdeki rekât sayıları ile) ilgili bir ikaz almamış olması da bunun meşruiyetinin kanıtıdır. Kendisinden bir önceki gelen İsa (a.s) da beş vakit namazla emrolunmuştur ki, ittika sahibi Rahiplerin de günde normal olarak beş vakit; nafilelerle birlikte yedi vakit kıldıkları nakledilmektedir. Bu durum, “Bir Rahibin Yirmi Dört Saati” isimli eserde aynen nakledilmektedir. Bunun bizde de aynı olması bir tesadüfün eseri olmasa gerek diyoruz. Beş vakit farzın yanın da gece kılınan teheccüd, gündüz kılınan kuşluk namazının bile aynı oluşunun hikmeti, hepsinin aynı kaynaktan beslendiğinin kanıtıdır. Bugüne kadar bozulmadan gelen rahibelerde ki tesettür anlayışının da İslam’ın teseddür anlayışı ile aynı olmasının hikmeti, vahyin tüm insanlığı kucaklayan kuşatıcılığının en açık tezahürüdür.
Mekke döneminin başlarında Peygamberimizi namaz kılarken gören amcası Ebu Talib Yeğenine, kimin dini üzerine olduğunu sorar. Peygamberimiz de, “Atam İbrahim’in dini üzerineyim” cevabını verince rahatlar ve herhangi bir aksülamelde bulunmaz.
Namazın Kıraati Müzzemmil 73/1-6, 20. ayetlerinde; kıyamı ve secdesi Nisa 4/102. ayetinde; Vakitleri İsra 17/78, Rum 30/17-18, Taha, 20/130, Kaaf 50/39-40. ayetleriyle belirtilmiş, Peygamberimiz de bu ayetlerin belirttiği şeyi uygulamaya koymuştur. Böylece bugün kıldığımız beş vakit, onun uygulamasıyla hayata geçirilmiştir. Özellikle akşam namazının 3, sabah namazının 2, öğle ikindi ve yatsı namazlarının 4 der rekât olduğunu bildiren bir ayet yoktur. Nisa 4/101-103. Ayetlerinde kısmen rekâttan bahsedilse de vakitler için ayrıntı yoktur. Burada iki ihtimal vardır. Birincisi rekâtların sayısı peygamberimizin içtihadına bırakılmış olma ihtimali ki buna dair bir işaret yoktur. İkinci ihtimal ise, baştan beri söylemeye çalıştığımız namaz bütün ayrıntıları ile biliniyordu. Onun için de malumu ilan cinsinden şu vakitte şu kadar rekât namaz kılacaksınız diye bir ayet gönderilmemiş olması.
Ancak bizim için bugün bunu tartışmanın bir anlamı yoktur. Peygamberimiz özellikle Medine döneminde on yıl devlet başkanı ve Müminlerin Medine mescidinde imam olarak bütün namazları kıldırmış; yaptığı bu uygulamalar, kitlelerce kabul edilip hayata geçirilmiştir. Bu sünnet, hiçbir kesintiye uğramadan 1435 yıldır kuşaktan kuşağa günümüze kadar gelmiştir. Aksini savunan herhangi bir mezhep de çıkmamıştır.
Bunların dışında kişi nafile olarak istediği yer ve zamanda dilediği kadar namaz kılabilir. Nitekim Peygamberimiz de her farzdan önce ve sonra Hane’i saadetlerinde nafile cinsinden namaz kılmış ve Müslümanları da evlerinde namaz kılmaya teşvik etmiştir. Ancak her işinde bir ölçü her uygulamasında bir denge olan Peygamberimiz yapılan ibadetler konusunda da “az, öz ve devamlı olanı“ öğütlemiştir. O’nun geceleri nasıl ve ne kadar ibadet ettiğini soranlara Hz. Ayşe validemiz (r.an) “Ramazan geceleri de dâhil Hz. Muhammed (as) on bir rek’atten fazla namaz kılmadı” buyurmuştur. ” (Buhari C.4 S.117) Bunların üçü vitir, sekizi de teravih olmak üzere onbir rekaattir.)
Peygamberimizin devlet başkanı olarak on yıl Medine mescidinde bu işi bil fiil uygulamış ve taşları yerine oturtmuştur. Bu süreçte vahiy inmeye devam etmesine rağmen, bu uygulamaların yanlışlığı ile ilgili bir uyarının gelmemiş olması yapılanın doğruluğunu gösteren bir hüccettir. Bize düşen buna tabi olmaktır. Bu uygulamaları görmezden gelerek el yordamıyla bir yerlere varılamayacağını, varılan noktanın da doğru bir nokta olup olmadığını onaylayan yeni bir vahiy gelmeyeceğine göre, var olana tabi olmak işin en doğrusu olarak görünmektedir. Emin olunan ise bu konudaki fiili sünnete uymaktır.
Medine’nin imamı, İmam Malik (r.a) kendisine getirilen rivayetlerle/ hadislerle ilgili doğru olanı tespit için Medine halkının uygulamalarına bakıyor. Eğer halk o konuda nakledilen rivayete uygun davranıyorsa kabul ediyor, farklı davranıyor ise kabul etmiyor ve şöyle diyor: ”Bu halk uzun süre Peygamberle birlikte yaşadı. Eğer ondan böyle duysalardı veya görselerdi, ona aykırı davranmazlardı.” Bugün de bu yöntem işletilebilir. Kitleler halinde yaşanarak intikal eden fiili sünnetlere aykırılık arz eden anlayışlar bu yöntemle çözümlenebilir.
SORU 2: Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçınınız ki kurtuluşa eresiniz. (Maide5/90) Kanaatimce bu ayete göre peygamberimiz (s )Mekke de bulunan bütün dikili taşları yıktırması ihtimaldir. Bugün Mina da şeytan taşlamak için dikilen taşlar peygamberimiz tarafından mı ya da peygamberimizin vefatından sonra mı dikilmiştir.
CEVAP: Bu ayette ifade edilen “dikili taşlar” sıradan bir taş değildir. Putlar için mecazen kullanılan bir tabirdir.” Ensab ve ezlam” bir biriyle ilgili olan iki şeyi anlatmaktadır. Ensab, müşriklerin Allah ile aralarında aracı olarak kabul ettikleri putlar anlamında kullanılırken, “Ezlam” da bu putların önüne konulmuş üzerinde evet ve hayır yazılı olan oklardır. Müşrikler kurbanlarını bu putların önünde keserler ve kanını ona sürerlerdi. Birde bu putların önünde onlara yapacakları işin olumlu veya olumsuz olacağını anlamak için fal okları koymuşlardı. Herhangi bir konuda iş yapacak olan kimse gelir bunlardan birini çeker, üzerinde evet yazıyorsa o işi yapar; hayır yazıyorsa yapmazdı. İşte ayette anlatılmak istenen dikili taşlar Kureyş’in muhtelif yerlere ve Kâbe’ye yerleştirmiş oldukları putlarıdır. Bu taşların hepsi hicretin sekizinci yılında Mekkenin fethinden sonra yerle bir edilerek ortadan kaldırılmıştır.
Bilindiği gibi hac mevsiminde Mina’da Şeytan taşlama mahallimde şeytanı temsilen dikilmiş olan taşlara gelince, bu olayın Hz.İbrahim(as)’dan beri bilinen bir tarihi geçmişi vardır. Bu konuyla ilgili iki rivayet nakledilir birincisi şöyledir:
“Hz. İbrahim, bir imtihan olarak Allah’ın emri ile oğlu Hz. İsmail’i kurban etmeye götürürken şeytan önlerine çıkar. Hz. İbrahim’in babalık şefkatini istismar etmeye kalkarak, bu işten vazgeçirmeye çalışır. Fakat ters yüz edilir. Bundan sonra Hz. İsmail’e musallat olur. Cenabı Hakkın emrini babasının yanlış anladığını, annesini gözü yaşlı olarak geride bıraktığını fısıldayarak emre boyun eğmemesini telkin eder. Şeytanın desiselerine hiç aldırış etmeyen Hz. İsmail, onu yanından kovmakla kalmaz, arkasından da yedi tane taş atar. İşte hacıların cemrelerde taş atmaları bu hadisenin hatırlanması ve yeniden yaşanmasıdır.”
İkinci rivayette İbni Abbas Kanalıyla gelmektedir:
“Hz. İbrahim hac ibadetini yapmaya geldiği zaman, Akabe Cemresi yanında şeytan ona göründü. Bunun üzerine onu yedi adet taşla taşladı, şeytan yere battı. Sonra Orta Cemre yanında şeytan ona tekrar göründü. Yedi taş da orada attı. Böylece şeytan tekrar yere battı. Bir müddet sonra Küçük Cemrenin yanında yine karşısına dikildi. Burada da yedi taş daha atınca artık şeytan iyice yere yığılıp kaldı.”
Devamla İbni Abbas, şöyle söyler:“Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak atanız İbrahim (as)’ın yolunu izliyorsunuz.”
Peygamber Efendimiz (a.s) da şöyle buyuruyor:“Beytullahın çevresinde dönmek (Tavaf), Safa ile Merve arasında gidip gelmek (say yapmak), şeytanı taşlamak(temsili olarak), hepsi Allah’ın şeairini (İslam’ın alâmet ve işaretlerini) ayakta tutmak içindir.”
Görüldüğü gibi bu taşlar perestiş için değil Rabbi ile insanın arasına girmeye çalışan nesneleri anlatan bir sembol olarak dikilmiştir. İnsan başta şeytan olmak üzere onun yolundan giden, ona çağıran her şeyi aşağılamak kendisinden uzaklaştırmak, meşru olmayan her isteği terk ederek ondan uzaklaşmak için verilen bir mücadeleyi göstermektedir. Hacılarımızın bu duygu ve düşünceler ile üç kez bu işi tekrarlaması, bilinçlerine bu duyguyu yerleştirmek içindir.
Buna şunları da ilave edebiliriz: Bu eylem, her asırda Allaha baş kaldırmanın cisimleştiği Firavunların, Karunların, Nemrutların ve Bel’amların taşlanmasıdır. İnsanın iç dünyasında ilahlaşarak peşinden sürükleyen istek ve arzuların taşlanmasıdır. İnsana ahretini ve akıbetini unutturan dünya perestliğin taşlanmasıdır. Varlığı ile insanı azdıran makamın, servetin, şöhretin ve şehvetin taşlanmasıdır. Kısaca kulluğumuza engel olan her şeyin taşlanması, Allah’a kulluğun kökleşmesi için yapılan bir eylemdir.
Bu semboller Kur’anda bir dinin şeairi= işaretleri olarak isimlendirilir. Kâbe Beytullah, Safa ve Merve, Arafat, Mina ve orada icra edilen şeytan taşlama eylemi, kurban, Kâbe etrafında dönme- tavaf, haram beldeye girişte giyilen İhram ve hacıların hep bir ağızdan okuduğu “Lebbeyk Allahümme lebbeyk..” ifadeleri, Namaz, Oruç, Bayramlar ve İslam’ı gösteren her bir işaret İslam’ın ve de Allah’ın Şeairi olarak kabul edilmektedir. İmanda bir sözdür inkârda, Biri insanı saadete erdirirken; diğeri ise insanı felakete götürür. Her söz aynı olmadığı gibi, her sembol de aynı değildir. O sembolün neyi ifade ettiği, neyin işareti olduğu önemlidir. Unutmayalım ki Kâbe de bir taş yapıdır. Fakat ilk günden beri temeli takva üzerine kurulmuş tevhidin sembolü olan bir yapı ve Beytullahtır. Allahın izniyle öylede kalacaktır.
Kur’anda Kâbe için şunlar zikredilmektedir:
“Doğrusu insanlar için ilk kurulan ev, Mekke’de, dünyalar için mübarek ve doğru yol gösteren Kâbe’dir.” (Ali İmran 3/96)
“Biz, Beyt’i (Kâbe’yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin (orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail’e: Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evimi temiz tutun, diye emretmiştik.” (Bakara 2/125)
“Allah, Beyt-i Haram (olan) Kâbe’yi insanlar için bir ayaklanma (kıyam evi) kıldı; Haram Ay’ı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah’ın gerçekten her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir.” (Maide 5/97
Safa Merve ve Arafat için de şunlar zikredilmektedir:
“Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın nişanelerindendir. Kim Kabe’yi hac eder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa, karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir.” (Bakara 2/158)
“(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin ve O’nu size gösterdiği şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz”
Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden siz de akın. Allah’tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir.
Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.” (Bakara 2/198-200)
Allah dinini, insanlar anlayıp yaşayabilsin diye imana, ibadete, ahlaka, muamelata ve hukuka dair koymuş olduğu emir, yasak, öğüt ve tavsiyeler ile köklü bir yaşam haline getirmiştir. Bir takım semboller ile de görünür kılmıştır. İnsanın, Kâbe’nin etrafında dönerken hissettiklerini bir başka mahalde hissetmesi mümkün değildir. Bu nedenle Cemreleri taşlarken attığı taşların da bir hedefi olması gerekir. Onun için o semboller, atılacak taşlara müşahhas hedef olması için dikilmiştir. İnsanlar öylesine kendilerini duygusal sele kaptırıyorlar ki, şeytanı o taşın şahsında cisimleştirerek elindeki taşları hırsla vurmaya çalışıyorlar. Bu da yetmiyor ayağındaki terliği çıkartıp fırlatıyor. Hayatımızdaki ve dünyamızdaki tüm şeytanları da aynı hırsla taşlayabilseydik ne güzel olurdu!..



