
Allah’ın dininin üstünlüğüne inanan, bu dinin hükümlerine uymakla dünya ve ahiret saadetinin elde edilebileceğine gönülden bağlanan bir Müslüman, ister itikadıyla ilgili olsun, isterse ameliyle ilgili, bir mefhumun sahibi olacaksa, bu mefhumunu mutlaka Şer’i bir delile dayandırmak zorundadır. Müslüman’ın, şer’i delile dayandırılmamış herhangi bir görüşü veya mefhumu ne itikadında ne de davranışlarında esas alması düşünülemez. Dolayısı ile böyle şer’i delile dayanmayan bir mefhuma göre itikad edemez. Davranışta da bulunamaz. Kişinin hürriyeti açısından gerekli olan da budur. İsteyerek yapılan müspet-menfi her davranış gibi, kişi, düşünüp-taşınıp emin olduğu İtikadî tercihinden hesaba çekilecektir. İnsan, kendi seçimi sonucu benimsediği itikadının sonucuna da katlanmak zorundadır.
Konunun içerisinde daha geniş şekilde açıklanınca görüleceği gibi, İtikat emin olmayı gerektirmektedir. Emin olunan şeyler ise sadece Kur’an’ın sübut ve delalet yönlerinden kesin olan ayetleridir. Bunları Rabbimiz Kur’an’da biz kulları için açık-seçik bildirmiştir.
Kur’an’da hiç bir şekilde yer almamış, zamanla Yahudi veya Hıristiyan kültürlerinin etkisi ile İslam itikadına girmiş uydurma hikâyeler İslam itikadı imiş gibi görülmemelidir.
Biz, Müslümanım diyen kişinin itikadında sapmaya girmemesi, aykırı davranışlarda bulunmaması için öncelikle İTİKAD’ını sağlam esaslara dayandırarak çok iyi bir şekilde bilmesi gerektiğine inanmaktayız. İtikadın esasları nelerdir? Bu esasları kim belirler? Biz bu esaslardan ne şekilde sorumluyuz? Bütün bunların bilinmesi ve buna göre inanılarak, amel edilmesinde hayati önem görmekteyiz. İşe itikadın tanımı ile girmek konunun aydınlanmasına yardımcı olacaktır.
İtikad nedir?
İtikad: AKADE kökünden türetilmiş ve “İMAN” kelimesiyle çoğu kez eş anlamlı kullanılmıştır. Bu ikisi arasındaki farkı, ‘itikat’ teriminin kök-anlamı (a-ka-de) ile ‘iman’ teriminin kök-anlamı (e-m-n) arasındaki farkı açıklayarak gösterebiliriz. İlkinde bir inancın üzerine oturduğu ‘kaideler’ (esaslar) öne çıkarken, ikincisinde ‘tasdik’ anlamında inanma eylemi vardır.
İtikat, inancın ilkelerinden oluşur. İman ise, genel manada ‘inanmak’ eyleminin karşılığıdır. “İtikadım var” ve “imanım var” gibi cümleler de eş anlamlı olarak da kullanılır. İtikadın özel anlamında, açık hükümlere şeksiz inanma anlamı vardır. İman ise, yalın anlamıyla kullanıldığında, her hangi bir şeyin doğru olduğuna dair taşınan inanç anlamına gelir. İman daha geneldir. İtikad, iman edilmesi gereken hususların/konuların somutlaşmış, akdedilip düğümlenmiş, karara bağlanmış olanlarıdır. İslam’ın genel bir teslimiyet, Müslüman’ın yapması gereken ‘İslam’ın şartları’ gibi bazı ibadetlerin biraz daha özel, daha somut ve belirgin olması gibi
“Düğüm atmışçasına bağlanmak, bir şeye gönülden inanmak, gönülden benimsemek” anlamına gelen ve sözlük anlamı bu şekilde olan itikad dini bir terim olarak:
- Allah’ın inanılmasını istediği şeylere bağlanıp kalma,
- Allah tarafından inanılması ve teslim olunması istenen şeylere bilerek inanma,
- İnanılması istenen esasları aklen ve kalben tasdik etme anlamında kullanılmıştır.
Ancak bu tanımlar İslam itikadı için geçerlilik taşımaktadır. Hâlbuki İslam dışında da inançlar vardır. O halde bütün bu inançları içine alacak mahiyette bir tanım yapmak gerekir:
İTİKAD; Kişinin Allah, insan, hayat ve kâinat hakkındaki anlayışlarını kapsayan, olaylara bakış tarzını belirleyen düşüncesine denir. Bu tanıma göre, İslam’ın iman esasları bir müminin itikadını oluşturduğu gibi, Arksizmin ve Kapitalizmin esasları da kendilerine inananların itikadını oluşturur.
İslam’da İtikad: Allah ile akıl sahibi kulu arasında Allah’ın inanılmasını istediği hususlarda, inanılmasını istediği şekilde yapılan akitleşmedir. Bu akdin konusu, kesin olarak Allah’a teslimiyettir. Bu teslimiyeti ancak hür irade ve akıl sahibi kişiler göstereceği için, akitlerine sadakat gösterenler karşılıklarını mutlaka göreceklerdir. Aynı zamanda bu teslimiyet yalnızca itikada, inanca ait olan teslimiyettir.
İslam’da itikad esasları
İslam inancına göre, kaynağı vahye dayalı ilahi dinlerde akide esasları ilk peygamber Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed (as)’a kadar hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Kur’an’ı Kerim’in genel muhtevasından anlaşıldığına göre bütün peygamberlerin tebliğ ettiği itikadın temelini TEVHİD inancı oluşturmaktadır. Bu inanç hiçbir peygambere farklı gönderilmemiş iken, zaman içerisinde tevhid inancından sapanlar olmuş, insanların müdahaleleri ile ilahi dinin akidesinde tahrifat meydana getirilmiştir. Bu tahrifat sadece Yahudi ve Hıristiyanlara mahsus kalmamış Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği saf, arı ve duru İslam da bu tahrifattan hem de fazlasıyla nasibini almıştır.
Gerçekten, Allah’ın Kur’an’da itikad esaslarını belirlediği İslam’ın aşırı dindarlık gayretleri neticesinde ne hallere gelmiş olduğu hepimizin malumu değil mi? Konumuz “İtikaddan sapmalar” olmadığı için detaya inmeye gerek yok. Ancak, biraz önce bütün peygamberlerde itikadın özünün aynı olduğunu söylemiştik. Bu sözlerimize Kur’an tanıklık ediyor şöyle ki:
Kur’an’ı Kerim’de, Hz. Muhammed’e indirilen vahyin Hz. Muhammed’ten önce gelen peygamberlere gönderilen vahyin aynısı olduğu (Nisa 4/163) ve Hz. Muhammed’e gönderilen kitabın önceki kitapları tasdik ettiği (Fatır 35/ 31) ifade edilmektedir.
Kur’an’da İslam itikadının üç ana konusunu teşkil eden Allah, Peygamber ve Ahiret inancının geçmiş İlahi dinlerde de aynen mevcut olduğu belirtilir. Vahyin ve peygamberliğin bulunduğu yerde, meleklerin ve kitapların bulunacağı da muhakkaktır (Nahl 16/ 2, Ali İmran 3/ 3-4, İsra 17/ 55, Hadid 57/ 25)
Kur’an’da belirtilen itikad esaslarını kısaca maddeler halinde sıralamak da mümkündür ve İman esasları sayılırken: Allah, Melek, Kitap, Peygamber veya elçi kabul edildiği zaman din adına hiç eksik kalmadan kabul edilmiş demektir.
Allah Yaratan, dini belirleyen ve bütün ilkelerini koyandır.
Melek Allah’ın mesajını seçilen elçiye getiren kimse;
Kitap Allah’ın insanlığa gönderdiği mesaj.
Peygamber kendisine İlahî mesajın verildiği kimse;
Bu mesajın tüm ayetleri tek tek Allah’tan olması yönüyle inancın konusudur ve böyle inanmak zorundadır insan. İçinde varlığından bahsedilenin varlığına, yokluğundan bahsedilenin de yokluğuna inanırız. Bu nedenle sayılmayanlar yok demek değildir veya bu konu sayılanlardan ibaret demek değildir. Konularına göre tasnif edilip bir usul ortaya konulurken o konu ile ilgili birkaç örnek verilerek konunun anlaşılması sağlanır. Burada zikredilmeyen yok şeklinde anlaşılmaz. Kur’an ne diyorsa odur.
(Bakara 2/ 136) “Deyiniz ki, «Biz, Allah’a iman ettik ve bize ne indirildiyse İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına ne indirildiyse, Musa’ya ve İsa’ya ne indirildiyse ve bütün Peygamberlere Rablerinden ne verildiyse hepsine iman ettik. Biz onların arasında fark gözetmeyiz ve biz ancak O’na boyun eğen Müslümanlarız.” ayetinde olduğu gibi.
İtikadda usül nasıl olmalıdır?
İtikadi konular kişinin “İnsan, hayat ve kainat hakkındaki genel düşünüşünün” sonucu olan konular olduğundan bunlara ilişkin bilgiler kesin olmalıdır. Yine İtikadî konular kişiler hakkında inanmış-inanmamış; mümin-kafir gibi sıfatlandırmaları gerekli kılacağından yine kesinlik ifade edecek kadar kuvvetli bilgiler olmalıdır: İtikadî konularda zanna yer bulunmamaktadır. Bunu bize Kur’an bildirmektedir. Nitekim Yunus suresinin 36. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “onların çoğu zandan başka bir şeye uymuyorlar. Zan ise hakikatten-Haktan bir şey ifade etmez. Muhakkak ki Allah, onların ne yaptıklarını bilir.”
Kısacası Zan, şüphe anlamına geldiğinden itikad da kesinlikle yeri olmamalıdır. İster az olsun ister çok olsun Zan-Şüphe itikad için tehlikelidir. İtikadî konularda “kendisinde şüphe bulunmayan Kur’an” yetkili kılınmıştır. (Bakara 2/ 2)
Bu bakımdan İslam akidesinin temeli Kur’an’a dayanmakla oluşur. Çünkü Kur’an en sağlam, mütevatir nakildir. İtikad ile ilgili konuların tamamı Kur’an içinde sonuçlandırılmıştır. Bu yönüyle hiç bir delil Kur’an ayetleri kadar Müslüman’ı bağlayıcı olmamalıdır. İtikadî yönden önünden ve arkasından söz söylenemeyecek konuların tamamı Kur’an’da belirlenmiştir.
İslam itikadı son derece berrak, açık, net ve sadedir. İtikad bu sadelikte ele alınmalıdır. Kur’an’ın biçimlendirdiği ve inanılmasını istediği akide üzerindeki tarihi-kelamı tartışmalar akide zannedilmemelidir. Tamamının Allah’tan olduğunda şüphesiz bulunmayan Kur’an’ın ayetleri Sübutu katidir (Haberin ve naklin sabit oluşu yönünden). Delalet ettikleri mana itibariyle iki halde bulunur. (Delalet: Delil kelimesinden gelmektedir. Delil bir şeyi ispata yarayan şey veya kendisiyle bir şeyin varlığı veya yokluğu, kime ait olduğu kendisiyle belirlenen şeydir. Yol gösteren kimse için de delil kelimesi kullanılır. İslâmî literatürde ayet ve hadis lafızlarının ifade ettiği mana için kullanılır ki, bu mana ile verilmek istenen mesaja ulaşılır. Bu da iki halde bulunur: Delaleti kat’î, manası açık ve ne kastettiği açıkça bilinen demektir. Namazı kılın zekâtı verin gibi. Delaleti Zannî, Anlatmak istediği şey açıkça anlaşılmayan demektir. “Kadınlara dokunmuşsanız” ifadesindeki dokunmadan kastın ne olduğunun açık olmaması gibi.)
1. Delaleti kat’i (Muhkem) olanlar:
Bu haldeki Kur’an ayetleri, kendisinden ifade ettiğinin dışında bir anlam çıkartmanın mümkün olmadığı Kur’an ayetleridir (Ali İmran 3/ 7)
Diğer bir ifadeyle, manası ilk bakışta kolaylıkla anlaşılan bir başka açıklamaya ihtiyaç göstermeyen ve tek manası olan ayetlerdir. Kur’an’da, helal ve haramı bildiren ayetler ile namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetleri bildiren ayetler muhkeme örnek gösterilebilir.
Allah’ın varlığı ve birliğini, her şeye gücünün yeteceği, gönüllerden geçenleri yalnızca O’nun bileceği, rızkın sahibinin yalnızca Allah olduğu, yarattıklarını her zaman ve her yerde görüp-gözetleyenin O olduğu vb. konuların hepsi muhkem ayetler çerçevesinde düşünülecek ayetlerdir.
Hükmü: Kur’an ayetlerinden bir tanesini ve hatta bir kelimesini inkâr küfrü gerektirir. Kur’an ayetinin muhkem olanlarını veya ayetlerin taalluk ettiği manayı inkâr veya tahfif etme yani hafife alma da küfrü gerektirir.
Faizin haram olduğunu inkâr etmek, hırsızın elinin kesilmesinin çağ dışı bir uygulama olduğunu söylemek, namazın gereksizliğini savunmak, içkinin haram oluşu ile alay etmek gibi hususlar bu cümledendir.
- Delaleti zannî olanlar (Maksadı kesin olmayanlar):
İtikadî konularda delaleti zannî Kur’an ayetleri, bulundukları hal ile açıklanması yapılmadan itikadın konusu olmalıdır.
Kur’an’da bu tür ayetler genellikle gaybi konular içermektedir. İtikaddaki teslimiyet unsuru yeniden hatırlanırsa Allah, Kur’an’ın Bakara suresinin 3. ayetinde müminlerin vasıflarını anlatırken “onlar gayba iman ederler” buyurarak teslimiyet çerçevesini çizmiştir.
Gaybi konularda yorum yapılmamalıdır. Çünkü akıl gaybi konulara açıklık getirebilecek güçten yoksundur. Gaybi ancak gaybın sahibi bilir. Bizim gayb hakkındaki bilgimiz, gaybın sahibi Allah’ın bildirdiği kadar ile sınırlıdır.
Örneğin: öldükten sonra dirilmeyi, içimizden bizzat yaşayıp bize nakleden olmadığından öldükten sonra dirilmenin keyfiyeti hakkında teferruata dalıp, yorum yapmanın hiç gereği yoktur.
Ancak Allah’ın Kur’an’da bildirdikleri ile yetinmemiz gerekir. Cennetin, cehennemin, meleklerin, geçmiş peygamberlerin, Allah’ın, ahiret gününün mahiyeti gibi İtikadî konularda Kur’an’da ne miktar bilgi verilmiş ise o kadarıyla inanmamız gerekir. İtikadî bir konuya ait olan Kur’an ayetlerinin yine kendileri gibi kesin olan bir başka Kur’an ayeti ile açıklanması mümkün olabilir. Ancak burada şu hususa dikkat edilmesi gerekir. Kur’an ayetleri gibi kesin olan bir hususun zanni olan bir delil ile açıklanması mümkün değildir. Bu durum usul bakımından yanlıştır. Çünkü zan, kati olan bir delili açıklamaktan uzaktır. Bu açıklamaların ışığı altında şunu rahatlıkla söylemek mümkündür ki: Müslüman’ın İtikadî Konularda Kur’an dışında bir mezhebin sahibi olması, bir başkasının görüşünü kendisine delil alması düşünülemez.
Hadisler İtikadî konularda delil olur mu?
Gerek klasik kitaplarda ve gerekse günümüzde bazı kişiler tarafından hadislerin bazı kısımlarının İtikadî konularda delil teşkil edeceği konusunda bilgiler verilmektedir. Hadisle ilgili tarihi bilgiler, hadislerin İtikadî konulara delil olup-olmayacağı konusunda gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır.
1-Hz. Peygamber hayatta iken Kur’an ayetleri dışında kendisinin ağzından çıkan sözlerin hiçbir tanesinin yazılmasına izin vermemiştir. Bu husus tarihi bir gerçektir. Hadis usulcülerinin ittifakla bildirdiklerine göre, peygamberin hayatından Allah’ın vahiylerini yazan “VAHİY KÂTİPLERİNİN” yanı sıra, “HADİS KÂTİPLERİNİN” bulunduğu gibi hiçbir haberi bilmiyoruz. Peygamber, çevresinde hadis yazıcıları oluşturmamıştır. Hz. Peygamberin sözleri diye bize kadar nakledilen hadislerin peygamberin ölümünden çok sonraları H. 100. yıllarında Ez-Zühri tarafından tedvin edilmeye başlanıldığı kaynaklarda yazılıdır. Bu kadar uzun süre içerisinde, metin olarak bir sözün hiçbir değişikliğe uğramadan nakledilmesi mümkün değildir. Yine hadis usulcülerinin ittifakla bildirdiklerine göre, hadis lafızları Hz. Peygambere ait olmayıp, sadece Hz. Peygambere ait manaların hadis ravileri tarafından lafızlandırılmış şeklidir. Hatta Arap edebiyatının dilcileri Arap şiirini, dil kuralları için delil olarak gösterirlerken hadis lafızlarını örnek olarak almamışlardır. Bu sebepledir ki hem sübut yönünden (yani peygamberden olup olmadığından) hem de delaleti yönünden zannilik-şüphe arz eden bu tür haberlerin İtikadî konumda delil gösterilmesi, böyle bir itikad sahibinin itikadını tehlikeye sokar. Nitekim Kur’an’ın Yunus suresi 36. ayeti öyle bir akideye imkân vermemektedir.
2-Kur’an’ın da tanıklık ederek bildirdiğine göre Allah tarafından korumaya alınan sadece Kur’an’dır. Kur’an dışında hiçbir söz söyleyeni kim olursa olsun mahfuz değildir. Korunmaya alınmamıştır. Bu şekilde Allah’ın korumasına alınmamış haberlerin itikada delil gösterilmesi tehlikelidir.
3-Yüce Allah’ın hakkında herhangi bir bilgi vermediği konularda Allah’tan başkasını yetkili görmek böyle inanmak, bu şekildeki itikad sahibini çeşitli açılardan tehlikeli konuma düşürür.
a-Farkına varılmadan yüce Allah’a aczi yet izafe edilmiş olur. Sanki Allah’ın noksan bıraktığı hususu bir başkası tamamlıyor gibi bir izlenim ortaya çıkar ki böyle bir durum Allah inancıyla bağdaşmaz.
b-Allah’ın uluhiyeti bir başkasıyla paylaştırılmış olur ki Allah böyle bir Allahlığa rıza göstermez. Nitekim Hz. Peygamberin hayatında kendisine sorulan özellikle gaybi konularla ilgili sorulara kendi yetkisiyle cevap verdiğini göremiyoruz. Rabbinden vahiy bekliyor. Ona göre cevap veriyor.
,4-Aslında Hz. Peygamberden mütevatir olarak nakledilen hadis var mıdır? Mütevatirin tanımındaki farklılıklar ve mütevatir hadis sayısındaki farklılıklar bile böyle bir hadisin itikada delil teşkil edemeyeceğini göstermektedir. Bu tür hadisler varsa müstakil bir İtikadî konuyu içermekte olmayıp, olsa olsa Kur’an’da mevcut İtikadî bir konuyu tekrar cinsinden olabilir. Önemine binaen burada hatırlatılması gereken bir husus vardır ki oda Hz. Peygamberden bize tevatür yoluyla gelen haberlerin tamamına yakını yaşantıya-amele yöneliktir. Nitekim namazın kılınış şekli ve rekâtları, orucun tutulması, hac ibadetinin yapılması vb. ameli konular peygamberden bize tevatüren gelmiştir.
İtikad Konusunu Özetlersek:
- İtikad: Allah ile akıl sahibi kulu arasında, Allah’ın inanılmasını istediği hususlarda, inanılmasını istediği şekilde yapılan akitleşmedir.
- İtikadın konusu, tarafları, riayet etmenin veya bozmanın sonuçları vardır.
- İtikadın konusu, iman ve inanılması istenenlere gereğince teslim olmaktır.
- Tarafları Allah ile kulu iken; itikadı bozmanın sonucu küfür, riayet etmenin sonucu ise teslimiyettir.
- Bu teslimiyetin temelini Tevhid inancı oluşturur. Buna göre;
a-Allah vardır; varlığı kendisinden olup hiçbir şeye muhtaç değildir. Ezelidir, ebedidir.
b-Allah, birdir. Yegâne ibadet edilecek ma’bud odur. Hiçbir şeye benzemez. Her türlü eksiklikten münezzehtir.
c-Kâinat, yaratılmıştır. Tek yaratıcı ve yegâne hüküm sahibi Allah’tır.
d-Gönüllerden geçeni yalnızca Allah bilir. Gaybın anahtarları O’nun elindedir. Yarattıklarının rızkına O kefil olmuştur.
e-Allah, diridir, bilendir, işitendir, görendir. Her şeye gücü yeter. Kelam sahibidir.
f-Peygamberlik müessesesi haktır. Hz. Muhammed (as) son Peygamberdir.
g-Melekler, Allah’ın emirlerine boyun eğen varlıklardır.
h-Allah, Peygamberlerine kitaplar göndermiştir. Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an bu kitaplardandır.
ı-Ahiret, Hesap, Cennet ve Cehennem haktır.
6-İ’tikada konu olan hususlar, zaman, mekân, fert ve toplumlara göre farklılık göstermez. İ’tikadi konular bütünlük arz eder, bölünme kabul etmez. İtikadî esasların bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamak olmaz.
7-Akide, amelden öncedir ve onu belirler. Bütün dinler/ideolojiler, itikad ve amelden oluşur (teori ve pratik).
8-İtikatta kesinlik söz konusudur. İtikad şüphe/zan kabul etmez (En’am 6/ 148). Akidedeki en küçük zan bile, akdi bozar.
9-İslam’da üzerinde şüphe bulunmayan kaynak Kur’an’dır (Bakara 2/ 2). Bu yüzden, İtikadı Kur’an belirler. İtikad ile ilgili konuların tamamı Kur’an içinde sonuçlandırılmıştır.
10-Kur’an, Allah katından gelen kesin bilgidir (el-ilm). Ayetlerinin hepsi sübutu kati’dir. Kaynağı ve itikada esas oluşturması yönünden, diğer bilgi türleri Kur’an ile kıyaslanamaz. Hepsinde değişen oranda zan vardır. Zanni olan şeyler itikatta delil olamaz.
11-Kur’an ayetleri iki halde bulunur: Muhkem ve müteşabih. (Al-i İmran 3/ 7) ayetlerin Müteşabih olanları konusunda herhangi bir açıklamaya girmeden, bulundukları hal üzere iman edilir. Doğrusunu Allah bilir demekle yetinilmelidir. Bunlar gaybi konularla alakalı olduğundan gaybi en iyi bilen ancak Allah’tır.
12-Muhkem olanlar açık ve ne kastettiği bellidir. Gerek itikatla ilgili olsun, gerekse ameli konuda olsun kastedilenden başka bir şey anlaşılmaz.
a-Allah’ın var ve bir oluşu, Ahiret hayatının varlığı, meleklerin varlığı ve benzeri konuları bildiren ayetler gibi. Namazın farziyetini, orucun farziyetini, içkinin, faizin, zinanın haramlığını bildiren ayetler gibi.
13-İtikad, sübut ve delaleti kati olan ayetlerle belirlenir. Delaletinde zannilik bulunan ayetler ameli konularla ilgilidir. (5/Maide 6) İtikat (İman)nın zanna tahammülü yoktur.
14-Hadisler, “Peygamberin (as) söylediği söylenen sözlerdir. Allah tarafından koruma altına alınmamıştır. İtikadı belirleyen Allah olduğuna göre; İtikada ilişkin bir konunun Kur’an’da belirtilmemesi Allah’a aczi yet izafe etmek anlamına gelir. Bu nedenle İtikad da Kur’an’dan başka delil kabul edilemez


