GenelMektuplara Cevap

Kab bin Eşref olayını nasıl değerlendi­riyorsunuz?

Soru : Dünya’da meydana gelen “terör” diye de nitelendirilen ve büyük infiale sebep olan olayla­rı düşündüğümüzde, devlet olamayan, savaş da açamayan, fakat Filistin’de olduğu gibi zulme / soykırıma muhatap olan başka da karşı koyma çaresi olmadı­ğı için “intihar saldırısı” eylemlerinde bulunanların hükmü nedir? Kab bin Eşref olayını nasıl değerlendi­riyorsunuz?

Cevap: İnsanların dilinde terör nedir? Önce onu tanımlamamız gerekir diye düşünüyoruz. Terör nedir onu bilelim ki, ne terör ne değil ayırma şansımız ol­sun. Arapçası “tedhiş”, Fransızcası ise terör olarak bilinen bu kelimenin Türkçesi ise korku salma, kor­kuya düşürme, şaşırtma, korkutma ve yıldırma anlamlarına gelmektedir.

Bir olayın terör veya meşru müdafaa oluşunun, tanımlayan insanlara göre değiştiğini görüyoruz. Bunun gibi olaylara konulan tanımların netlik ve ke­sinlik ifade etmediğini görüyoruz. Olay baktığımız yere göre anlam kazanıyor. Bu nedenle sizin terör dediğinize başkası meşru müdafaa diyebiliyor.

Bir de olayın nasıl algılandığı olayı yapanın kimli­ğiyle alakalandırılarak anlam kazanıyor. Güçlü ise­niz her yaptığınız size yakışıyor ve topluma meşru müdafaa veya kurtarma harekatı olur iken zayıf olan­lar kendini savunmayı aklından geçirse bile, terörist eylem olarak topluma takdim ediliyor.

Bir gazeteci Amerika’nın dışişlerinden sorumlu bir yetkilisine şöyle bir soru yöneltir: “Anlayamıyorum, siz Vietnam’a giriyorsunuz kurtarıcı oluyorsunuz, Rusya İskandinav ülkelerine giri­yor işgalci oluyor. Aslında ikinizin yaptığı iş de aynı olduğu halde bu farklı hüküm nasıl oluyor?” ABD yetkilisi cevap veriyor “Gayet basit biz ne yaparsak doğru, başkaları ne yaparsa yanlıştır.”

Hal böyle olunca ABD ne derse doğru kabul edi­len bir dünyada sizin dediğinizin ne önemi olacak?

İşin bu kısmını önemseyenlere bırakarak şunu demek istiyoruz, terör korku salmaksa yaşadığımız dünyaya korku salan, bastıran, sindiren kimdir? İn­sanları yurtlarından yuvalarından çıkartan, evini te­pesine yıkan, dünyayı başına dar getiren kimdir? Bunlara bakalım da bu ismi gerçekten hak edenlere verelim diyoruz.

İsrail, İngiliz desteğinde Ortadoğu’ya getirildiğin­de yaptığı farklı mıydı? Hala farklı bir şey mi yapıyor? Filistin halkını yurdundan yuvasından çıkartarak, karşı koyanları öldürerek ne yapıyorlardı dersiniz? ABD’nin sicili çok mu temiz? Dün kıtasında ki yerli halka, bugün bütün dünyaya yaptıkları farklı mı gö­rünüyor?

Güç meselesi efendim! Gücünüz varsa bütün kusurlarınız örtülür. Yaptığınıza da uygun bir kılıf ha­zırlanır. Sizin yorulmanıza da gerek kalmaz. Bu işi sempatizanlarınız halleder. Bir de bu işin mağdur edilenleri vardır. İşin boyutlarına bir de onlar açısından bakmak gerekir diyoruz.

Evi yıkılan canı malı heder edilen insanlar noktasından olay nasıl görü­nüyor acaba? Hoca damdan düşmüş, imdadına ko­şup gelenler soruyorlar nasıl oldu, ağrıyan acıyan yerin var mı diye? Hocanın cevabı “Bana damdan düşeni getirin benim halimi ancak o anlar” oluyor. Biz de bunu başına gelenlerden soralım, onların gö­züyle görmeye çalışalım.

Allah insanları yargılarken onların bulunduğu ruh halini, bulunduğu ortamı, akli kabiliyetini, gücü­nü de hesaba katarak değerlendirmeye tabi tutuyor. Hiç kimseye aklının ermediğini, gücünün yetme­diğini yüklemiyor. (2/286) Darda kalanlara, koyduğu yasaklardan, haddi aşmadan ve başkasının hakkına tecavüz etmeden yeme ve içmelerine izin veriyor. Zorlanan kimseleri de dilleriyle söylediklerinden sorumlu tutmuyor.

Hz. Ömer döneminde adamın biri kölelerinden şikayet ederek devesini çaldıklarını ve bunların ce­zalandırılmalarını istiyor. Hz. Ömer olayı araştırıyor ve görüyor ki adam kölelelerini aç bırakıyor. Yeterin­ce yiyecek bulamayan bu insanların da deveyi bu sebeple kestiklerini görünce Hz. Ömer adamı şöyle tehdit ediyor;

“Eğer bu adamlar bir daha hırsızlık yapacak olur­sa senin elini keseceğim. Onları hırsız eden sensin” diyor. Rüzgar ekenlerin fırtına biçmeleri, beklenen sonuç değil midir?

Terörün kaynağını kurutmak için yapılacak iş ye­ni bir terör değildir. Kan akıtmak, can almak kan da­vası gibi hep tırmanır ve yeni canların telef olmasını doğurur. Büyüklüğe yakışan sağ duyuyla hareket et­mektir. İnsanlar kendini göz göre göre ölümün kuca­ğına atıyorsa bunun bir sebebi olmalı. Kimse sebep­siz yere canına kıymaz. Büyüklük dünyanın neresin­de olursa olsun insanlara insanca davranmak, onur ve gururlarını korumak, barışın ortamını hazırlamak, güçlünün zayıfı ezmesine mani olmaktır. Siz bunu yapın o insanların sizin yokluğunuzda da yanınızda olduklarını göreceksiniz. Kıtlıkta verilen lokma unutulmadığı gibi zayıfa uzatılan el de unutulmayacak­tır.

İslam’la terörün yanyana gelmesi mümkün değil­dir. İslam insanları korkutmak, sindirmek, üzerlerine dehşet saçmanın adı değildir. İslam insanlığa barı­şı, kardeşliği, sulh ve sükunu, dünya ve ahiret sa­adetini, huzur ve güveni getirmenin adıdır.

Müslümanı Allah’ın Resulü şöyle tanımlıyor: “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir”. İslam’ı din edinen kimseye müslüman denir. Müslümanların tarihine baktığımızda bu güveni görmemiz mümkündür. Resulullah İslam’ın ilk günlerinde aceleci davrananlara şöyle buyuruyor: “Sizler acele ediyorsunuz. Bu ülkede öyle bir za­man gelecek ki yalnız başına bir kadın devesine bi­necek Yemen’den Hadramut’a kadar gidecek de Al­lah’tan başka kimseden korkmayacak”.

İslam emniyet, müslüman emin olmaktır. Ancak saldırıya uğrarsa misliyle muamele etme hakkını ve­rirken bile Allah uyarıyor ve “sakın bir kavme olan ki­niniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” buyurarak gör­düğünüz zarar kadar zarar vermenize müsaade edi­yor. Bağışlar ve geçerseniz bu daha güzeldir buyuruyor. Peygamber (a.s) savaşta bile ölçüyü korumayı emrediyor. Savaşa katılmayan kadın, ihtiyar, çocuk ve ken­dini ibadete vermiş kimselere dokunmamayı, ağaç­ları ve ekinleri korumayı, gereksiz yere hayvanları kesmemeyi öğütlüyor. Ancak zulüm ve haksızlık var­sa “İnsanlara zulmedenlere ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır. İşte can yakıcı azap bunlaradır.”(42/42)

“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın ama sınırı aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.

Onları yetiştiğiniz yerde öldürün, sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öl­dürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram’ın yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşma­yın. Eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İnkar edenlerin cezası budur.

Eğer vazgeçerlerse Allah elbette bağışlar ve af­feder.

Fitne kalmayıp din yalnız Allah için oluncaya ka­dar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, zalimler­den başkasına düşmanlık etmeyin.”(2/190-193)

Olayın stratejisini bu ayetlerin çizdiğini görüyo­ruz. Toprakları ellerinden alınan ve her gün zulmün haksızlığın bin bir çeşidine tabi tutulan, taşlarla kolla­rı kırılan insanlardan, yapanlara gül atmalarını mı bekliyordunuz? İnsanın doğasına aykırı olurdu.

Olayda saldırıya uğrayan, yurtlarından sürülen Filistin halkıdır. Dünyanın jandarmalığını yapan dev­letleri arkasına alarak, bir avuç insanı ezdikçe ez­meye çalışan, işkencede, katliamda, haksızlık ve terör estirmede aklınıza gelmeyen yöntemleri deneyen İsraile karşı ellerinden geleni yapmanın ötesinde bir şey beklenmesi mümkün değildir.

Olaylar normal bir ortamda değil savaş ortamın­da cereyan ediyor. Kırkbeşli yıllardan bu yana Filistin’de hayat normale dönmedi ki insanlardan normal davranış beklemeye hakkınız olsun. Bunun acısını olayları yaşayanlardan daha iyi bilen olamaz. Kimse yaşamak yerine ölümü tercih etmez. Onu tercih et­tiren bir sebep vardır. İşte o sebep konunun meş­ruiyetini tayin edecek şeydir.

Allah “sizinle savaşanlarla siz de savaşın” buyu­ruyor. Savaşmak ise elde ki imkanlarla yapılır. El­lerinde ki imkan bu ise onları kınamaya kimsenin hakkı olamaz, Karşı taraf bombasını uçakla atacak imkana sahip olduğu için yüzlercesini bir kalkışta in­sanların üzerine yağdırıyor. Bunu eleştiren yok. Ama bedelini önce kendi canıyla ödeme pahasına düş­manına zarar verdirmek yolunu seçenlere lanetler yağdırmanın doğru olmadığına inanıyoruz.

Hz. Ömer savaşan askerlerin tırnaklarını uzat­malarına müsaade ediyor. Savaşta tüm silahlar elden gittikten sonra insanın tırnaklarını kullanarak kendini savunabilir düşüncesiyle. Filistinlilerin de yaptığını dişiyle, tırnağıyla ve de en son canıyla yaptığı bir savunma olarak görüyoruz.

Kab bin Eşref olayına gelince Medeni bir sure olan Bakara 191. ayetinde “Fitne katilden beterdir” ifadesi yer almaktadır. Kab bin Eşref’in yaptığı iş bununla ilgilidir. Peygamber (a.s) Medine’ye yeni gelmiş, Medine’de bir genel kabul ve sessizlik hakimken İslam’a karşı bu sessizliği bozarak Yahudiler ve müşrikleri isyana teşvik için gayret sarf ediyor. Peygamberi ve İslam’ı küçük düşürücü şiir­ler okuyarak toplumu İslam aleyhinde tavır almaya çağırıyordu. Bu nedenle “Fitne katilden beterdir” hükmü gereğince itlafına karar verilmiştir.

Ancak bu dönemde İslam devlet olmuş, cihada da izin verilmiştir. Artık İslam Medine’de devlet ol­muş statüsünü değiştirmiştir. Devlet içte ve dışta onurunu ve sınırını korumak zorundadır. Mekke’de ise böyle bir uygulama olmamıştır. Bunu tesadüf olarak görmüyoruz, işin stratejisi olarak görüyoruz. Takdir edersiniz ki bir dünya görüşü hayata hakim olmadan onun toplumsal yasaları uygulanamaz. Buna dikkat edilmez ise ortalık mezbahaneye döner. Kimsenin mal ve can emniyeti kalmaz. Bu nedenle, tarihi olayları doğru malumat ile yerli yerin­ce koymalıyız. Aksi halde doğru ile yanlış birbirine karışır ve sonuç yanlış olur.

Allah Hakk’a ittiba eden tüm mazlumların yar ve yardımcısıdır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir