
Evimin karşısındaki hastanenin bahçesinde, sokaktaki kedi köpek yesin diye yiyecek bir şeyler bırakıyor yaşlıca bir amca. On kem söz söyleniyorsa, arasına bir güzel söz sıkıştırmaya çalışıyor bir başkası. ‘Durumu olmayan ortaöğretim öğrencilere ücretsiz matematik dersi verilir’ yazılı bir ilan gördüm sitenin duvarında. Felaket bölgesinde bulunanlardan öğreniyoruz, yeterince para toplanmış, pratik ihtiyaçlara yönelelim diyorlar. Yeterince para nereden bulunur? Yeterince insandan… Medyanın, sosyal medyanın, popüler mecraların baskın kötücül dili hepimizi zaman zaman karamsarlığa sürüklüyor. Sanıyoruz ki herkes birbirinden nefret ediyor, herkes birbirinin ayağına basmak için fırsat kolluyor, herkes birbirinin açığını arıyor, herkes içinde biriken karanlığı, ezikliği, öfkeyi yüzüne vuracak birilerini arıyor. O kadar da değil… Kendini gerçek hayatın içinde tutabilenler, içindeki güzelliğin kuruyup gitmesine izin vermeyenler, iyiliği mütemadiyen hayatın kıyısında köşesinde aramaya devam ediyor. Aslında aramıyorlar, onlar içlerindeki iyiliği başka insanlarla, canlılarla, hayatla paylaşıyorlar. Birkaçını yukarıya sıraladığım gibi nice güzel örneği çevrenizde sizler de görebilirsiniz. İyilik asla kaybolup gitmiyor yeryüzünden. Sadece bazılarımız iyiliğe doğru değil, kötülüğe, çirkinliğe, kabalığa, hadsizliğe doğru bakmayı tercih ediyoruz. İçimdeki olmamışlığın acısını, hiç kimseyi oldurmayarak, dünyada olmuş hiç kimse bırakmayarak hayattan çıkarmaya çalışıyoruz. Sanıyoruz ki kötülük hep başkalarının tutuşturduğu bir yangın ve biz aslında onu söndürmeye çalışıyoruz. Nasıl peki? O yangına sürekli odun atarak mı? Hangi yangını söndürmüş, yangını körükleyenler? Her an, her aldığımız nefeste, her karşılaştığımız durumda çok temel bir tercih yapıyoruz. Ya insanı, hayatı, iyiliği, güzelliği, doğruluğu, adaleti, hikmeti seçiyoruz ya bunları ortadan kaldıran, hayatın dışında tutan, dengemizi, kaidemizi bozan diğer her şeyi… Kafamızın içinde ‘Ama bunu hak ettiler!’ gibi zehirli bir bahane dolaşıyor. Hiç kimse kötülüğü hak etmez oysa. Çünkü hiçbir insan hiçbir gerekçeyle başkalarını kötülüğe uğratmaya memur edilmemiştir. Yine çünkü her insan yaptığı her kötülüğü başkalarından çok kendine yapar. İyilik de böyledir ve yaptığı her iyilik önce yapanı güzelleştirir. Bizim hayatlarımızı gelip başkaları bozuyor zannıyla söylenip duruyoruz. İyi iyiliğinden vazgeçmedikçe hiçbir kötülük bozamaz oysa onu. Hepimiz az çok vazgeçiyoruz ki iyilikten, kötülük yol bulup bu kadar dönüştürebiliyor hayatımızı, sızabiliyor hayatlarımızın kılcal damarlarına.
‘Kime Anlatsam Kederimi’ isimli kitabında şöyle bir hikaye anlatıyor Anton Çehov: “Dağın birinde bir bilge kişi yaşarmış. Herkes tarafından sayılır sevilirmiş. Gençlerden biri, bilgenin bilgeliğini kabul etmeyip maskesini düşürmek istemiş ve bir plan kurmuş. Küçük bir kuşu avucunun arasına yerleştirmiş. ve bilgeye sormuş; ‘Söyle bilge, avuçlarımın arasındaki kuş ölü mü, diri mi?’ Bilge şöyle bakmış ve demiş ki, ‘Evlat! Ölü desem avuçlarını açıp kuşu uçuracaksın, diri desem sıkıp öldüreceksin. Ellerinde hayatı ve ölümü birlikte tutuyorsun, gel bu kararı bana verdirme, kendin ver!”
Elimizde her şeyi hakkıyla tartan bir teraziyle yaşadığımızı biliyor muyuz? Her işimiz, her sözümüz, her davranışımız, her halimiz o terazinin kefelerinden birine ekleniyor. O terazi, başkalarını tartalım diye değil, kendimizi tartalım diye.
Sürekli başkalarının dilini konuşmaktan kendi dilini unutan insanlar da var.
“Göz var ya göz” dedi meczup, “gördüğünden körleşiyor en çok!”


