
Konjonktürel Şartlarda “İbrahim Anlaşması”nın Sonuçları
Siyonist/Terör devleti İsrail, yine eski Kıble Mescidi’nde namaz kılan Müslümanlara saldırdı… Şam kapısı ve Şeyh el-Cerrah mahallesinde zulmün her çeşidini yapmaya devam ediyor, terör devleti… Bir taraftan siyonist devletin (sözde) mahkemelerinden alınan kararlarla, Filistinlileri, yıllarca yaşadığı evlerinden şiddet kullanarak çıkarıyorlar… Diğer taraftan da söz konusu evleri yıkarak yeni yerleşimcilere/gaspçılara veriyorlar… Ve tüm bunlar yapılırken, sivillere/evlerini korumaya çalışan Filistinlilere, askerler ateş açmakla kalmıyorlar, aynı zamanda siyonist yerleşimciler/gaspçılar da askerlerin silahlarının gölgesinde saldırmayı ihmal etmiyorlar… Konuyla ilgili Youtube’a düşen bir video da, bir Filistinli kadının evini işgal etmeye/çalmaya gelen bir siyoniste, Filistinli kadının, ‘burası benim evim, ne yapıyorsun’, ikazına karşı gaspçı, şöyle cevap veriyor: “Eğer ben çalmazsam başkası çalacak her halükarda sen eve dönemeyeceksin; zaten buraya geri dönmek için gelmedim;… Tüm bu yaşanan zulme karşı, Filistinliler direniyor, duyarlı “Müslümanlar” buna tepki gösteriyor; kınamalara, konjonktüre göre işgale verilen kısa aralıklara rağmen bu durum uzun süredir yaşanmaya devam etmektedir… Ta başından beri; Müslümanlar, güçlerini/ organizasyonlarını kaybetmelerinden bu yana fasit döngü devam etmektedir, ne yazık ki!
Malum, değişen dünya dengelerinin bir sonucu olarak siyonist yahudiler, İngilizlerin desteğiyle “Teo-politik” hedeflerini sahaya yansıtmaya başladılar… Önce Siyonist terör örgütlerinin yıldırmalarıyla, sonra da -yüksek bedellerle- toprak satın alarak bölge insanını o topraklardan uzaklaşmışlardır. Sonrasında, İngiliz hâkimiyetindeki bu coğrafyada hızla güçlendiler… Ve bu süreçle ilgili İngilizlerle anlaşmışlar, ortak çıkarları için bir terör devleti kurmak için mutabakat sağlamışlardı… 1948’de Siyonistlerin hamiliği İngilizlerden ABD geçmişti.. Küresel sistemin kurucu devleti değişmişti sadece… Bu dönemde BM, güya çatışmayı önlemek için Filistin topraklarını siyonist İsrail ile Filistinliler arasında güya paylaştırmıştı (Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa…). Oysa buradaki asıl amaç, Osmanlı sonrası sahipsiz kalan Filistin topraklarını Siyonizmin emrine vermekti… Aynı zamanda Siyonist İsrail merkezli bölge dengesiyle kendilerinin vesayetinde sözde devletleri de (güya) meşrulaştırmak istiyorlardı… Ve 1948’den bu yana, dönemsel şartlara/güç dengelerine paralel olarak Siyonist İsrail, topraklarını -işgal yoluyla- sürekli büyüttü… Öyle ki bu durumu net olarak anlayabilmek için 1948-1967’ye kadar haritadaki değişime bakmak yetecektir… Hiç şüphesiz Siyonist İsrail haritasının son şekli, Siyonistlerin hedeflerinin ilk aşamasını yansıtmaktaydı… Terörist yöntemler kullanarak ve her zaman olduğu gibi küresel güçlerin desteğini alan Siyonist İsrail, -belirli dönemlerde duraklamak zorunda kalsa da- her zaman bu işgal ve zulüm politikasıyla hedefine doğru adım adım ilerlemiştir. Ve İsrail bu süreçte, istisnasız küresel güçlerin (İngiltere ve ABD başta olmak üzere) desteğini hep arkasına almıştır… Küresel güç odaklarının kurguladığı uluslararası sistemin kurumlarının İsrail’i engellemesi diye bir seçenek söz konusu bile olmamıştır. Bu çerçevede, İsrail güçleri BM binası bombaladığında dahi bir yaptırıma maruz kalmamıştır… Yine bu süreçte, Filistinlilerin güya hamiliğini yapan Suudi Arabistan liderliğindeki körfez ülkeleri ve Mısır’ın pozisyonları ise bellidir. İran devrimiyle birlikte İmam Humeyni bölgedeki tüm dengeleri altüst etse de bu da uzun sürmemiş, değişen dünya ve bölge şartlarında Filistin, (ılımlı) Laik-demokrat Türkiye’nin hamiliğine tevdi edilmiştir. Ancak, ABD’nin GBOP(Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi) çerçevesindeki bölge politikaları aynı kalmakla birlikte, 2009-11 arasındaki strateji değişimiyle Türkiye’nin de ABD ile karşı karşıya gelmesiyle yeni bir durum ortaya çıkmıştır…
ABD, “Ilımlı İslam” olarak tanımladığı sapkın ideolojinin Suudi Arabistan versiyonu ile bölgeyi dizayn etmeye yöneldi… İstenilen başarıyı elde edemese de Trump döneminde Siyonist İsrail’in önünü tamamen açmış ve Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ile başlayan ve ABD tehdidiyle daha da genişleyen sözde “İbrahim Anlaşması”nı imzalattırmıştı… Hz. İbrahim’in (aleyhisselam) mübarek ismini israiliyatlarla istismar eden bir isimle anılmaya başlatılan bu anlaşma ile (sözde) “Ortadoğu coğrafyasında daha fazla kan akıtılmasının önü alınacaktı”… Oysa aklı başında herkes çok net olarak bilir ki, “İsrail kendisine vadedildiğine inandığı topraklarda hükümranlığını tesis edene kadar, kimse ile barış görüşmesi yapmaz!”… Kendilerini İslam ile tavsif etmelerine karşın İslam çerçevesinde hareket etmeyen insanlar, kendilerine gelinceye ve bir güç oluncaya kadar bir sonuç alınmayacaktır. Zira Batı referanslı bu güçlere bakıldığında görülecektir ki, karşılarında bir güç/“ilkesel ve ahlaki” bir duruşa sahip bir güç olduğunda zulümlerini sahaya yansıtamamışlardır. Aksi takdirde zulmün her türlüsünü ortaya koymaktan geri durmamışlardır. Özellikle modern dönemde zulümlerinin üstünü örtmeyi, hatta yaptıklarını özgürlük ve demokrasi gibi kavramlarla etiketlemişlerdir.
Burada, gelişmelerin şu boyutunun da altını çizmek gerekir: Değişen şartlar ve yeni denge arayışı sürecinin ikinci döneminde, terör devleti İsrail’in zulüm ve işgallerini tek başına okumak yanlış olacaktır. Zira daha önce müttefiki olan ABD’nin strateji değişimiyle birlikte Türkiye’nin güney sınırında oluşturulmaya çalıştığı “terör koridoru”nu da bu çerçevede okumak lazımdır. Ve buradaki PKK/PYD-ABD ilişkisiyle birlikte, küresel güçlerle Siyonizmin büyük projesi ile İsrail’in hamlelerini ilişkilendirmek zorunludur.
Bu arada, ABD’de başkan değişimiyle birlikte küreselciler ile ulusalcılar arasındaki güç ve strateji savaşının yansımaları bölgedeki gelişmeleri de etkileyebilecek niteliktedir… Bölgemizde oluşum sürecine giren yeni dengeler, bir taraftan çok kutuplu bir dünya dengesine doğru yol alınmasının açtığı alanda ilerlemektedir. Diğer taraftan da Türkiye’nin bölgedeki ağırlığının artmasıyla birlikte tarihsel ve stratejik derinliğiyle Türkiye’nin attığı adımlar yeni ittifakları zorlamaktadır. Nitekim, Doğu Akdeniz’deki güç dengelerinin değişime girmesiyle, henüz netleşmese de birtakım değişimler yaşanmaktadır. Doğu Akdeniz ve Libya’da ortaya çıkan yeni konjonktür, Kafkaslardaki jeopolitik değişimlerle birlikte yeni ABD yönetiminin bölge politikasında yeni ayarlar yapma zorunluluğu, Türkiye ile Mısır ilişkilerinin yeniden tanzimine alan açmaktadır. Bundan da önce Türkiye’yi hedefe oturtan BAE ve Suudi Arabistan’ın Türkiye’ye yaklaşımının yumuşama eğilimine girmesi manidardır. Hiç şüphe yoktu ki bu trend/eğilimler, söz konusu ülkelerin arka planındaki güçlerden aldıkları işaretle gündeme gelmektedir…
Nitekim, değişen dünya ve bölge şartlarında, yeni bir dengeye doğru yol alınırken yaşanılanlar küresel ve bölgesel gelişmeleri etkilemektedir. Dolayısıyla, İsrail ve ABD’nin terörle kol kola politikaları ve İsrail’in kullandığı devlet terörünü de dönemsel olarak etkileyecektir… Lakin yeni denge arayışının dinamikleri ve bölgesel gerçeklikleri bazı değişimlerin kapısını aralasa da unutmamak gerekir ki ‘içimizden birileri’nin yıllardır “Müslüman ülkeler” olarak tanımladıkları devletler, kuruluşlarından bu yana vesayeti altındaki küresel güçlerin kontrolündedirler… Ve gelinen aşamada, artık güvenlik ve gelecek kaygısını güçlü bir şekilde yaşadıkları böyle bir dönemde tutarlı bir duruşa sahip olamayacakları da çok açıktır…
Öyleyse, son planda, Filistin’de yaşanan zulüme çözüm olarak sunulan, hamasi söylemler ve duygusal çıkış arayışlarının bir sonuç üretmesi beklenilmemelidir… Batı ve Batı’nın vesayeti veya ortaklığındaki devletlerde, “hak ve adalet” adına bir şeyler ummak yerine, kendilerini İslam ile tanımlayanlar, bir an önce, caydırıcı bir güç olmak üzere reel-politik adımlar atmaları gerekmektedir. Zira söz konusu güç odakları “güç”ten başka hiçbir şeyden anlamadılar ve bundan sonra da anlamayacaklardır… İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) toplantısında Türkiye’nin önerdiği üç öneriden biri de bahse konu “güç”ü gerekli kılmaktadır… İdeolojik düzlemi farklı/sapkın olsa da bu önerilerden özellikle biri, reel-politik olarak alışılagelmiş önerilerden farklıdır… Üç öneriden birincisi, İsrail’in kınanmasıdır. İkincisi İsrail yargısının aldığı kararların geçersizliğinin altının çizilmesidir… Üçüncüsü, bizce en önemlisi ise Filistin’in korunmasını sağlayacak bir mekanizmanın kurulmasıdır. Ki mevcut şartlarda/güç dengelerinde bu pek mümkün gözükmese de yeni denge arayışı sürecinde böyle bir “güç”ün ortaya çıkması mümkündür…
Ezcümle, yeni denge arayışı sürecinde bölgesel bir güç olarak etkisi giderek artan yeni Türkiye’nin, kendi güvenliği ve geleceği adına attığı adımlar ve oluşturduğu strateji dikkatle takip edilmelidir. Ve bu süreç, çok uzun olmayan bir zamanda, Dağlık Karabağ’da olduğu gibi Filistin’in güvenliğine de fiili desteği gündeme getirecektir… Daha doğru bir ifadeyle ABD-İsrail’in özellikle Teo-politik hesapları ve stratejileri ile kendi gelecek hesapları ve stratejisi çoğu zaman karşı karşıya gelen Türkiye, böyle bir hamleye mecbur kalacaktır…
Katliamcı/Soykırımcı Zihniyet’in “Soykırım” İthamları…
Olayları, süreçleri, dışarı ve içerideki gelişmeleri bizlere yansıtıldığı gibi kabul etmek doğru değildir… Olayların, süreçlerin arka planını anlamaya, anlamlandırmaya/okumaya çalışmak gerekmektedir. Bir taraftan, ağızlarını doldurarak, ‘bir münafık size bir haber getirdiğinde onu araştırın’ düsturusunu tekrar ederken öte taraftan olan şahitliğini, -çeşitli gerekçelerle- doğru yapmayanların isabetli okumalar yapmalarını beklememeliyiz… Temel düşüncelerde belirli bir netliğe ulaşmış insanlarla birlikte dosdoğru yol üzere olmak için çaba göstermek durumundayız. Aksi takdirde “dine karşı din” esaslı plan ve projelerin hedefi haline geliriz… Küfür ve şirk güçlerinin stratejik hedeflerinin tetikçisi olduğumuzun bile farkına varamayız…
ABD Başkanı Biden’ın 24 Nisan’daki, -her zamankinden farklı- açıklaması ve buna Türkiye’nin tepkisi konuşuldu; konuşulmaya da devam edeceğe benziyor… Konuyla ilgili olarak Cumhur ittifakının tam karşısında konumlanan ve kritik gelişmeler sonrası, bir şekilde, bu konumunu tahkim etmeye çalışan “Muhalefet” de Biden’ın açıklamasına Erdoğan’ın kontrollü tepkisini “korkakça” olarak nitelemektedir. Konuyu tüm boyutlarıyla okuma kapasitesi bir yana, değişen dünya ve bölge şartlarıyla birlikte ABD-Türkiye ilişkilerini doğru okuyamayanların bir kesimi de hamasi söylemlerle kendilerini ifade etmeye çalışmaktadırlar… NATO’dan çıkılsın, İncirlik ve diğer üsler kapatılsın, Kürecik’deki radar sökülsün vb. … Tüm bunlara karşı Recep Tayyip Erdoğan kabinesinin, bahse konu açıklamaya karşı klasik tepkisi değişik kurumlar/başkanlıklar tarafından dikkatli bir uslupla dile getirilmektedir… Bu arada Recep Tayyip Erdoğan ile Biden arasındaki telefon görüşmesinden sonra gündeme düşen Haziran içindeki NATO Liderler Zirvesi’nde neler olabileceğiyle ilgili senaryolar da gündeme getirilmektedir…
Değişen şartlarda/yeni denge arayışı sürecinde öncellikle Türkiye-ABD/ NATO ilişkileri, dolayısıyla Türkiye-AB ilişkileri kritik bir sürece girmiş olduğu gerçekliğini unutmadan son gelişmelerle ilgili yorumların yapılması gereğinin altını çizelim… Aynı zamanda, yaşanan süreçlerin Türkiye’nin, hareket kabiliyetini sınırladığı, “denge politikası” sınırlarını daralttığı da ortadadır… Bu çerçevede, Ukrayna-Türkiye, Rusya-Türkiye ilişkilerinde ortaya çıkan açmazlar ve Çin’in bölge denkleminde etkinlik sağlamak üzere attığı son adımların da doğru anlaşılması, doğru anlamlandırılması gerekmektedir… Tüm bu şartlarda, konumu ve misyonu değişmiş olan ve bunun doğal bir sonucu olarak tarihsel ve stratejik derinliğinin önünü açtığı Türkiye, geçmişte sahip çıkamadığı/bunu yapmakla aciz kaldığı bir çok konuda kırmızı çizgilerini ortaya koymaktadır. Ve bu kırmızıçizgileri savunma kararlılığını da göstermektedir… Bu süreçte, özellikle, sonuna kadar diplomasiyi kullanmak zorunda olduğunun bilincinde hareket etmektedir Türkiye… Peki, bu gerçeklik, konjonktürel/dönemsel dengeler açıkça ortadayken ve içinde bulunulan koşullar, (ılımlı) Laik-demokrat Türkiye Cumhuriyeti’ni ciddi sınavlarla karşı karşıya getirmişken, “sistem-içi” unsurların malum söylemlerinin sebebi ne olabilir? Özellikle ABD’nin “dost muhalefet” olarak nitelediği sistem içi unsurlar neyin peşindeler?…
Yeri geldiğinde ifade etmeye çalıştığım bir gerçekliğin altını çizmek isterim… Ki mevcut “muhalefet” klasik bir muhalefet portresi çizmemektedir. Yani, iktidarı eleştiren, kendi proje ve programlarıyla ortaya çıkan ve ilk seçimde iktidar alternatifi olduğunu seçmene hissettiren bir muhalefet yok ortada! Buna karşın, algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle kriz/buhran çıkararak, seçimle ya da başka yöntemlerle, ne olursa olsun, mevcut yönetimi devirmek peşinde olan bir ittifak var toplumun karşısında… “Dost muhalefet”in görünen misyonu Recep Tayyip Erdoğan ve yönetimini devirmek olduğu çok açık… Nitekim Militer Cumhuriyet döneminde yetişen ve o dönemin dilini konuşan gazetecilerden birisi, Youtube’da yer alan videoda aynen şöyle diyor; Nazi Almanyası’nın propaganda sorumlusu Gobel’in söylemeleriyle paralel ifadelerinde; Önce büyük bir yalan söyleyeceksin… Bu yalan aynı zamanda basit bir yalan olmalıdır… Ve bu büyük ve basit yalanı her fırsatta tekrarlamalıdır!.. Şöyle bir durup düşünün, bu algı yönetimi ve manipülasyon tekniğini, HDP ve CHP başta olmak üzere, zaman zaman da İYİ Parti’nin koroya eşlik ettiği bir muhalefet ittifakı yapıyor mu? Yapıyor… Diğer küçük muhalefet partileri de bunlara arka çıkıyor mu? Hem de aşkla ve şevkle… Hem de pandeminin ekonomi başta olmak üzere her alanda ciddi sıkıntılar oluşturduğu bir dönemde… Üstelik, ABD’nin, malum nedenlerle Türkiye’ye yönelik yaptırımları, dolar operasyonları ortadayken “dost muhalefet” bunları yapıyor ve ben iktidara adayım diyebiliyor…
Gelinen bu aşamada, küresel ve bölgesel çaptaki krizlerin yansımalarıyla karşı karşıyayız… Bir taraftan ABD hala büyük devlet olduğu zehabıyla “ben yaparım olur” mantığıyla hareket etmektedir. Diğer taraftan Rusya, etrafının NATO tarafından kuşatılmak istenildiği gerekçesiyle hamleler yaparken Çin’in bölgemizdeki denkleme dahil olma çabaları giderek somutlaşmaktadır. Çin-İran anlaşması, etkisiz kalsa da Rusya-İran anlaşması, bunlara karşı ABD ile İran’ın nükleer anlaşmayı yeniden oluşturma çabaları da gündemdedir… AB ise gelinen aşamada ne yapacağını şaşırmış durumda. Çok yakın bir zamanda ABD desteğiyle Türkiye’ye yaptırım uygulayacağı söylemlerini duyduğumuz AB, son zamanlarda, Almanya’nın öncülüğünde Türkiye’nin önemini dillendirmektedir. Fransa’nın olur olmaz Türkiye karşıtı söylemleriyse pek dikkate alınmamaktadır… İngiltere ise AB’den ayrılıp kendi politikasını netleştirmeye çalıştığı bu dönemde İskoçya’nın ayrılık talepleri ve İrlanda’nın AB’de devam kararının sıkıntılarıyla yüz yüze gelmektedir…
Böyle bir vasatla Türkiye-İran-Rusya arasındaki Soçi mutabakatlarının devamını beklemek zorlaşmıştır… Ayrıca köşeye sıkışan İran’ın, Çin ile yaptığı anlaşmayı da kullanarak ABD ile nükleer anlaşmaya yeniden dönme çabaları giderek somut sonuçlara doğru ilerlemektedir. Bu bağlamda, İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif’in, gizli konuşmasını içeren videonun ortaya çıkması ve buna Ayetullah Velayeti’nin açık tepkisi, maalesef, dikkate değer gözükmektedir. Bir süredir, İran içindeki farklı seslerin giderek güçlenmesi sürecinde, Süleymani’nin suikast sonucu öldürülmesiyle ortaya çıkan gerginliklerin seçim arefesinde ne gibi sonuçlar doğuracağı da kritik öneme sahiptir…
Katliamcı/Soykırımcı küresel güç odakları ve onların tetikçisi organizasyonlarla ilgili yazımızı, bir Alman gazetecinin, bir vesileyle, gerçeklerin bir kısmını kendi toplumuna haykıran ifadeleriyle bitirmek istiyoruz… Alman gazeteci; ‘İnanıyorum ki biz Batılılar dünyayı fikirlerimizle, değerlerimiz ve dinimizin mükemmelliği ile fethetmedik! Yalnızca başkalarından daha acımasızca zor kullandık;…’
- ‘Haçlı seferlerinde 4 milyon kişiyi öldürenler Müslümanlar değildi…’
- ‘Dünyayı sömürgüleştiren 30 milyon insanın ölümüne ve bir o kadarının sefaletine de sebep olan Müslümanlar değildi…’
- ‘I. ve II. Dünya Savaşı’nda 70 milyon insanın ölümüne sebep olan da Müslümanlar değildi..’
- ‘Altı milyon Yahudi’nin ölümüne sebep olanlar da Müslümanlar değildi…’
‘Aksine bütün bunlar Batı dünyasının zorbalıklarıydı…’


