
Kur’an’ı Kur’an’dan Anlamak
Kur’an’a göre insanın dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi kâinatın Yaratıcısını tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir. Bu dünyanın çok kısa süreli fakat büyük bir imtihan salonu olduğu bilinciyle, nihayetinde bir gün sınavın mutlaka biteceği ve sonuçlarıyla yüzleşileceği hesap edilmelidir. O halde sınav kurallarına uygun bir biçimde Allah’a karşı kulluk görevimiz vardır. Bu vesileyle; şirkten uzak, verdiği ya da vereceği nimetlere karşı şükür ve hamt etmenin bir ifadesi olarak “sadece” O’na her fırsatta salat ve Salihatla geçen bir kulluk yapmalıdır.
İşte; Müslümanlar olarak hepimizin hayal ettiği, bizleri ebedi saadete eriştirecek olan kapıyı açacak şifrelere sahip tek kılavuz anahtar Kur’an’dır. Yani Allah’ın sevgili kullarına vadettiği ebedi saadetin şifrelerini (İslam-i Nizam) verdiği ve bunları öğreten Resulden sonra gelenlere de; “okuyun, öğrenin, yaşayın ve ahiret için hayal ettiğiniz saadete erişin” amacıyla bizlere gönderdiği bir Kur’an’a sahip bulunuyoruz. Peki, son Nebi Muhammed (a.s) dan sonra bu “Yaşam Rehberimizin” aşağıda mealen açıklaması yer alan; (3/103-104.) ve (43/43-44) ayetlerinde ki uyarılarını okuyup acaba bunlara gerçekten uyabiliyor muyuz? Yoksa Kur’an’ı hayatta olanlara değil de ölülerimize tahsis ederek ömrümüzü Kur’an dışı kaynaklarla avunarak heba mı ediyoruz. Bu konularda ki ilgili ayetler çerçevesinde bir durum değerlendirmesi yapmanın uygun ve gerekli olduğunu düşünüyorum.
Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir zamanlar, birbirinize düşmandınız da O’nun kalplerinizi kaynaştırması sayesinde kardeş oldunuz. Ve yine ateş çukurunun tam kıyısında bulunuyorken, sizi ona düşmekten O korudu. İşte Allah ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız. Sizi, hayra çağıran, ma’rûfu yapıp telkin eden, munkeri engelleyen bir topluluk olun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (3 Âli İmrân 103-104)
Öyleyse sen, sana vahyedilene sarılmaya bak. Kuşkusuz sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Kuşkusuz o sana ve halkına bir öğüttür. Ondan sorulacaksınız. (43 Zuhrûf 43-44)
Kur’an’ı okudum veya okuyorum diyebilmek ya da sevap kazanmak amacıyla; orijinal metninden veya Türkçe çevirilerini yüzünden okuyup geçenlerin çoğunlukta olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Okumaktan kastın bu olduğunu düşünen Müslümanların yeterli Kur’an bilgisine sahip olduklarına bugüne kadar rastlamadım diyebilirim. Oysa okunan bir kitap ki sıradan bir kitap değil, bahis konusu olan Kerim olan Kur’an’dır. Layıkıyla okunduğunda bu Kitab’ın içeriğinde yaşantımızda bize dokunacak ve izlerini taşıyacak olan mutlaka bir şeyler bırakmış olması gerekir. İşte bu manada üzerinde tefekkür edilerek okunan bir kitap ancak okunmuş kitap manasını taşır. Yukarıda ki; “Âli İmrân ve Zuhrûf” Surelerine ait ayetlerin yüzünden değil de tefekkürle okunması halinde kendimizi aynada görmek için dönüp baktığımızda Müslümanlar olarak şunları görebiliriz:
Yüce Rabbim bize “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin” şeklinde uyarıda bulunuyor. Yani; Benim sizin için gönderdiğim yasalarıma hep birlikte (sürekli olan bir istişare halinde birbirinizden kopmadan) sahip çıkın diyor. “Ma’rûfu yapan ve munkere engel olan bir topluluk olun”. Sizin için bir öğüt olan bu doğru yol üzerinde yürürseniz kurtuluşa erersiniz, diyerek bizi uyarmaktadır. Çünkü yaptıklarınızla ilgili olarak ahirette çekileceğiniz hesap ta, zamanınızı daha çok Kur’an’ın dışında ki kaynaklara harcayarak itibar ettiğiniz hiçbir kitaptan değil sadece “O’ndan” yani Kur’an’dan sorulacaksınız.
Görüldüğü gibi Allah; “Hep birlikte” ifadesiyle genelde olduğu gibi hitaplarında öncelikle bireyleri muhatap alıyor. Kendisi ile inanan kulları arasına bir veli ya da “Ruhban sınıfı” manasına gelen din adamları sınıfını muhatap almıyor. Aksine birçok ayetlerinde de bu sınıfın gerçekleri nasıl saptırdıkları hakkında dikkatimizi çekerek bizleri uyarıyor. Buna rağmen İslam dünyası denilen coğrafyada yaşayan Müslümanlar din adamları sınıfına çok büyük bir teveccüh göstermekte ve mensuplarını “Nebi” mertebesinde olmasa da ondan sonra yeryüzünde ‘Din’i” temsil eden bir otorite olarak görmekte ve itibar etmektedirler.
Sırası gelmişken konu başlığımızı da yakından ilgilendirmesi nedeniyle “Din adamları” hakkında ki düşüncelerimizin yanlış anlaşılmaması için bu konuya yine Kur’an’dan örnek ayetlerle açıklık getirmemiz isabetli olacaktır:
Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir değere değiştirenler var ya; işte onlara ahirette bir pay yoktur. Allah, onlarla Kıyamet Günü konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlardan bir kısım kimseler de Kitap’ta olmadığı halde, Kitap’tan sanasınız diye Kitap’ı dillerini eğip bükerek okurlar. Oysa o Kitap’tan değildir. “Bu Allah katındandır.” diyorlar, oysa o, Allah’tan değildir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar. (3. Âli İmrân 77-78)
Ayetlerden de anlaşılacağı gibi; Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir değere değiştirenler “Dini geçim kaynağı yapan” Din adamları sınıfıdır. İncil, Kur’an gibi Kitapların yazılıp çoğaltılmasından sonra bu sınıf önce Hıristiyanlık terminolojisine din adamlığını meslek olarak icra eden ruhban sınıfı kavramı ile girmiştir. Fakat daha sonra diğer dinler için de kullanılmıştır. Dini kendi yorumuyla tekeli altına alan ruhban sınıfı, tarih boyunca, kendi din anlayışını ve mezhebini başkalarına dayatmaya çalışmıştır. Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfı ile İslam’daki din adamları sınıfının yolları, yöntemleri her ne kadar farklı olsa da, dini saltanat ve sömürü aracı yapma hedefleri aynıdır.
3/78. Ayette “Onlardan bir kısım kimseler” ifadesiyle Allah (c.c)’ın Müslümanlara uyarıda bulunmasının nedeni de budur. Nitekim İslam’da Emeviler zamanında Muaviye ile başlayan saltanat döneminde ilmi kariyere sahip olan “Din Adamları” sınıflandırılarak saltanata bağlı meslek erbabı maaşlı memurlar haline getirilmiştir. Kur’an’da yer almayan hatta muhtelif ayetlerle tenkit edilen bu sınıf meslek edindiği tebliğ görevine bir sakınca görmeden hali hazırda devam etmektedir. Bir Mü’min inancında sadece Allah (c.c)’e kulluk eder ve böylece gerçek anlamda özgürleşir. Bu özgür iradesiyle de sadece Allah (c.c)’in Dini İslamı tebliğ eder ve karşılığını da O’ndan bekler. Şayet bu görevi geçim kaynağı olarak meslek edinip maaş karşılığında icra ediyorsa; o zaman Allah (c.c)’in gönderdiği Dinin değil hizmet ettiği makamın kendisine dikte ettiği dinin tebliğini yapmak zorunda kalır ve karşılığını da ondan alır. Kur’an’da, insanlar arasından tebliğ görevi için seçilmiş olan hiçbir Nebi/Resul’ün bu hizmet karşılığında yaşamı için gerekli olan geçimini sağladığı ile ilgili bir tane bile ayet yoktur. Bununla ilgili Kur’an’da isimleri geçen 25 adet Nebi’den bazılarının, görev karşılığı bir ücret talep etmediklerini ve almadıklarını beyan eden ayetlerden birkaç tane örnek verebiliriz:
De ki: “Yaptığım çağrı için; sizden, Rabbinizin yolunu seçmenizi istemekten başka bir ücret istemiyorum.” (25 Furkan 57)
De ki: “Sizden bir karşılık beklemiyorum. Sizden bir beklentim yok. Benim ücretim, yalnızca Allah’a aittir. Ve O, Her Şeye Tanık’tır.” (34 Sebe 47)
Ayrıca; (10/72 ve 36/20-21) Ayetlerine de bakılabilir. Nebilerin geçimlerini sağlayacak meslekleri olduğunu bildiren Kur’an’ı destekler mahiyette tarihi bilgiler de yardımcı kaynaklarda yer almaktadır.
Yukarıda ki paragraflarda da ifade etmeye çalıştığımız gibi; Tebliğ görevini yerine getirmek gayesiyle Allah rızası için ömrünün uzun yıllarını ilme adamış ve Kur’an’ı layıkıyla özümsemiş ve başkalarına da örnek gösterilebilecek bir Mü’mine saygının ötesinde bir sözümüz olabilir mi? Elbette olamaz. Bizim derdimiz Kur’an’ın da şiddetle reddettiği, beşeri sistemlerin zulme dayalı kendi iktidarlarını ayakta tutabilmek için yaratıp aracı kıldıkları (kullandıkları) “Din adamları sınıfı” diye bir sınıfın olmadığını Müslümanlara anlatmaktır. Çünkü bu sınıfın varlığını tanıdıkları ve itibar ettikleri zaman Dinimiz İslam’ı onların tekeline teslim etmiş oluyorlar. Bununla birlikte tebliğ görevini de onlara has kılarak, her Müslümanın bu görevin varisi oldukları gerçeğini atlayıp Kur’an’ı da onlardan veya yazılı kaynaklarından öğrenmeyi tercih ediyorlar.
Durum böyle olunca da ömürlerini okullarda, medreselerde, kütüphanelerde İslam-i İlimle geçirmiş ve hala geçirmekte olan bu sınıfın mensupları artık Allah’ın mülkiyetinde bulunan Kur’an’ı adeta kendi mülkiyetlerine alıyorlar. Çünkü onu en iyi anlayan, bilen kendisini her konuda tek otorite görme özgüveniyle muhataplarıyla istişare edip bir sorunu çözmeyi kendisine zul sayarak görüşmeye dahi tenezzül etmiyorlar. Böylece bizlere “Ayrılığa düşmeyin” diye uyarıda bulunan Allah’ın bu emrine hilaf en “Dini temsile mazhar olmuş âlimler(!)” hepimizin en hayati ortak değeri olan “Kurân” ile ilgili ayrılığa düşmektedirler. Aslında onlarda her Mü’min gibi asli görevleri olan “Din’inin adamı” olmaları gerekirken nefsi ihtirasları nedeniyle, kendilerine “Din adamı” olmayı uygun gördükleri için özel ilişkiler haricinde hiçbir konuda bir araya gelememektedirler. Oysa kibir ve nefsani özellikler taşıyan bu düşünce tarzından arınıp, anlaşılmasında ciddi fıtri sorunlar yaşadığımız Kur’an’a hizmette mevcut birikimleriyle ortak dayanışma içerisinde olmaları kendileri içinde çok daha hayırlı olabilirdi.
Burada esas sebep olunan en büyük felaket ise üstlendikleri memuriyet görevindeki rol gereği vahyin Allah’ın kelamı olduğunu göz ardı etmeleridir. Yazdıkları eserlerde yer alan ayetlerin çevirilerinde orijinal anlamlarının dışına taşan mealler yapmaktan çekinmemektedirler. Oysa böyle bir yetki tebliğle görevlendirilmiş olan Resullere dahi verilmemiştir. Zira, 69 Hâkka suresinin aşağıda yer alan ayetlerinde bu husus vurgulanmaktadır.
Eğer Bizim adımıza bazı sözler uydurmuş olsaydı; Elbette onun bütün gücünü alırdık. Sonra kesinlikle can damarını koparırdık. Hiçbiriniz buna engel olamazdınız. (69 Hâkka 44,45.46,47)
Yazımızın başında yer verdiğimiz (3/103.) de ifade edildiği gibi Ayetin hüküm niteliğindeki tavsiyelerine uyarak Kur’an’ı en doğru şekilde anlamak ve ömür boyu “Yaşam Rehberi” edinmek zorunluluğumuz vardır. Ama buna rağmen bu konuda sayıları dört yüze doğru yaklaşan muhtelif çeviri/meallerin incelendiğinde neredeyse tamamında yanlış sapmalara/meallendirmelere rastlanmaktadır. Meallerde karşılaştırmalı yapılan bir okuma ve incelemede gerekli hassasiyetin gösterilmediği ve aynı ayetlerdeki hataların çoğunlukla diğerlerinde de yer aldığına şahit olmaktayız.
Görünen o ki hatasız bir tercüme yapmak için iyi bir Kur’an dili öğrenmek yeterli olmuyor. Allah’ın kelamı söz konusu olunca buna karşı çok daha saygılı, öz verili, sabırlı ve kesinlikle dayanışmayı gerektiren istişare müessesesini işletmek gerekiyor.
Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûl’ünün iki eli arasında öne geçmeyin*. Allah’a karşı takva** sahibi olun. Kuşkusuz Allah, Her Şeyi Duyan’dır, Her Şeyi Bilen’dir. (49 Hucurât 1)
* Yani “Kendi görüş ve düşüncenizi vahyin önüne geçirmeyin. Kendi düşüncenizi vahiymiş gibi öne sürmeyin. Allah’ın vahyini kendinize malzeme yapmayın” anlamına gelmektedir.
** Takva; kötülükten Vahiy ile korunmak, Allah’ın buyruklarına samimiyetle uymak demektir.
Yine yukarıda ki ayetten de çıkarmamız gereken ders; Allah (c.c) gönderdiği Ayetlerinin öyle hafife alınacak herhangi bir beşer sözü olmadığını vurguluyor. “Ey iman edenler!” ifadesiyle de hükmü kıyamete kadar sürecek olan evrensel Kitab’ının hiçbir ayetini kendinize malzeme yapmayın diye bizzat bizleri önemine binaen takva sahibi olmamız için uyarıyor. Biz de bu uyarıdan gerekli mesajı alıp hayatımıza taşıyamadığımız için öncelikle dünya da esfel-i safilin (sefillerin en sefili) bir hayata maruz kalmaktayız. Ahirette de şüphesiz hesabı verilemeyecek bir sorgulamayla başbaşa kalacak olmamız kaçınılmazdır.
İşte toplum nezdinde Din’de yetkili otorite kabul edilen, dolayısıyla ağızlarından her çıkan söze ayet gibi itibar edilen “Din adamlarının” Müslüman dünyasına “Allah’ın ayetlerini anlam kayması yaparak” tesis ettikleri “İslam inancı” anlayışı bu hale gelmiştir. Bunun neticesinde İslam coğrafyasında yaşayan bir buçuk milyar nüfusa sahip Müslümanların bu gün içine düştükleri durumlar yaşanır hale gelmiştir. Uzun yıllardır maruz kaldıkları saldırılarda artık şehit sayısının dahi hesabı mümkün olmayan katliam ve soykırımlar bunun en belirgin göstergesidir. İslam’a uygun olmayan tavırları ve tutumları nedeniyle Allah’ın yardımı yerine, O’nun lanetine uğramaktadırlar. Küffar karşısında ki düştükleri yerlerde sürünen zelil, perişan hallerinden hala gereken dersi çıkaramayan Müslümanlar adaleti de yine yerleşmek için gitmeye çalıştıkları aynı küffarın çaldıkları kapılarında aramaktadırlar.
Peki, kendilerinin Müslim yani “Allah’ın indirdiği dine içtenlikle inanıp, buyruklarına kayıtsız-şartsız teslim olan kişi” olduklarını serbest iradeleriyle beyan eden, milyonlarla ifade edilecek bu insanlar adaleti neden çaldıkları yanlış kapılarda aramaktadırlar. Bu soruya aşağıda ki ayetleri tefekkür ederek cevap bulmaya çalışalım inşallah:
Biz, onlara nice açık ayetler verdik. Kim, Allah’ın nimeti kendisine geldikten sonra onu değiştirirse; artık kuşkusuz Allah, Azabı Çok Şiddetli Olan’dır. Kâfirlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar, iman edenlerle alay ederler. Oysa takvâ sahibi olan kimseler, Kıyamet Günü’nde onlardan üstün durumdadırlar. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir. İnsanlar bir tek ümmetti. Allah; onlara, haber verici ve uyarıcı nebiler gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında Hakk ile hükmetmeleri için onlarla beraber Kitap indirdi. (2 Bakara 211,212,213)
Evet, Ayetleri incelediğimiz zaman dünyada istenirse milyarlarca insana ulaşabilecek miktarda bir adı da Mushâf-ı Şerif olan Kur’an’ın maalesef yeryüzünün hiçbir yerinde yaşam içerisinde yerini alamamış olduğuna şahit oluyoruz. Çünkü Kur’an’ın yaşam alanına girdiği her yerde nizama “Ahlak, Adalet, Hidayet, Salihat ve Hikmet” hâkim olur. Bu kavramların bulunmadığı yerlerde ise Ahlak ve adalet sadece kendi ülke sınırları içerisinde kalmak kaydıyla katı yaptırımlar uygulanan yasal yöntemlerle sağlanabilmektedir. Fakat bunun yanında çağdaş ve modern dünya ülkeleri diye tanımlanan bu Emperyal Küresel güçler kendi seküler yaşam sınırları dışında kalan coğrafyada yaşayan toplumlara, güçlünün haklı olduğu orman kanunlarını uygulamaktadırlar. Bilindiği gibi orman yasası kurallarına göre; bir canlı kendi ailesi ve yavrularını doyurmak onlara güvenlik sağlamak için güçlü olanlar kendisinden daha zayıf/güçsüz olan canlıların kanlarıyla beslenirler. Bu emperyal güçlerin inanç sisteminde; Kur’an’i yaşam tarzı diye bir değerleri bulunmadığı için bu orman yasalarını dış dünyada kendilerine bir hak telakki ederek ve övünç duyarak acımasızca uygulamaktadırlar. Yukarıda ki ayetlerde; Kendilerine yapılan ikazları görmezden gelen ve ayetlerin manaları üzerinde oynayanlara Allahın azabının şiddetli olacağını görmüştük. Onlarla beraber bunun farkında olduğu halde suskun kalarak bu cürüme destek olan Müslümanlar ise başlarına gelen bu musibetler ile azabın dünya ile ilgili kısmını bütün bir toplum olarak yaşamaktadırlar.
Allah tek bir ümmet olduklarını bildirdiği insanlara, haber verici ve uyarıcı olarak nebi/resuller le beraber Kitap gönderdiğini bildiriyor. Bununla birlikte Müslümanların anlaşmazlığa düştükleri konularda Kitaba başvurarak aralarında Hâk ile hükmetmelerini emrediyor. Çünkü son ilahi Kitap olan Kur’an’ı; Resul sıfatıyla tebliğ eden Nebi Muhammed’den sonra da gerekli olan tebliğ görevi sona ermemiştir. Bilakis bu görevin sorumluluğu varis olarak Müslümanlara kalmıştır. İşte bu emir bugün daha çok Kur’an’ın doğru anlaşılması üzerinde ilim yapmış, ilminde derinlik kazanmış liyakat sahibi Mü’min’lere düşmektedir.
Bu yazıyla ele aldığımız ve örneklerle anlatmaya çalıştığımız konumuzu toparlayacak olursak: Bizleri ebedi saadete eriştirecek olan Yüce Kitabımız Kur’an’ı, sahibi olan Allah (c.c) ‘ın rızasına uygun bir şekilde “Emri bil maruf, nehyi anil münker. (3/104)” bir bütün olarak hayata hâkim kılındığı zaman bambaşka bir Dünya’ya gözümüzü açmış olacağız.
Bu yenidünyada; Hak olacak, haksızlık olmayacak. Bugün faiz olarak algıladığımız toplumu sömüren riba olmayacak. Zekât müessesi işletilerek fakirlik, yoksulluk ortadan kalkacaktır. Hırsızlık, dolandırıcılık, rüşvet ve cinayet sona erecek topluma huzur ve güven tesis edilecektir. Savunma ve güvenlik giderleri azalarak ekonomiye pozitif katkı sağlayacaktır. Çalışmanın önemli bir ibadet olduğu bilinci aşılanarak üretim artırılıp tavan yaparken, israfın günah olduğu bilinci ile de tüketim giderleri azaltılarak gayri safi milli gelirin zirveye çıkması sağlanacaktır. Bu pozitif gelişmeler toplumun yaşam refahını artıracak ve bugünün aksine Müslüman ülkeler yabancılara yaşanacak olan cazibe merkezleri haline gelecektir. Kısacası Müslümanların Kur’an’a tabii olmaları sayesinde ahiret için arzu ettikleri saadet, dünya da iken başlamış olacaktır.
Yani Müslümanların bugünkü zelil ve perişan hallerinden tek bir kurtuluş reçetesi vardır. O da Kur’an’ı başından sonuna kadar; Allah’ın bizden ne istediğini, neleri tavsiye ettiğini, neleri yasakladığını O’nun sözlerini değiştirmeden bağlı kalarak ve O’nun istediği şekilde anlamak, öğrenmek ve yaşamak zorunluluğumuz vardır. Bunu nasıl gerçekleştireceğimizi yine Kur’an’dan yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz ve daha fazlasıyla Kur’an’da mevcut olan birçok ayette bize ışık tutulmaktadır. Yeter ki sabırla, samimiyetle ve azimle tali meseleleri bir tarafa bırakarak ehil kadrolarla oluşturulacak bir şura çalışması başlatmak, buna Allah’ın da yardımı eklenice başarı kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşecektir.
Bu vesileyle sözün kısası “Kur’an’ı bize yine Kur’an’ın kendisi” öğretecektir, İnşallah. Bir başka konuda buluşmak üzere sizleri, Âlemlerin Rabb-i olan Allah (c.c.)’e emanet ediyorum.
İlmin Sahibi Yüce Allah’a Hamdolsun.


