
Medyadaki Haberlerin Güvenilirliği!
Eminim bu konuyla ilgili birçok haber okumuşunuzdur. Kimine gülüp geçtiniz, kimini sorup geçtiniz, kimini de durup geçemediniz. Olay sizi de yakından ilgilendirdiği için üzerinde düşünmeniz gerekti. İnsanız, hatamız, kusurumuz, ihmallerimiz, nisyanlarımız ve isyanlarımız sonucunda bizlerden de bir takım yanlış davranışlar sadır olabilir. Bizde meşhur bir söz vardır; “Hatasız kul olmaz” hatası olmayan ancak Allah Teâlâ’dır. Fakat öyle haberler duyuyorsunuz ki, insan olanın yapa bileceğine ihtimal veremiyorsunuz. Böyle bir durumda insanlık devreleriniz şase yapıyor. İnanmakta, anlamakta zorlanıyorsunuz. Gerçek mi yoksa işin içinde başka hesaplar mı var anlamaya çalışıyoruz! Böyle bir durumda ne yapmamız gerektiği ile ilgili rabbimizin inananlara bir tavsiyesinin olduğunu biliyoruz. En doğrusu O’na kulak vermek:
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”
“Hem bilin ki, içinizde Allah’ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” “Bu, Allah’tan bir lütuf ve nimettir. Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Hucurat 49/6-8)
Ayetlerin mesajından anladığımız kadarıyla bu olay Resulüllah hayatta iken müminleri ilgilendiren bir haber getirilmiş; fakat haberin doğruluğu araştırıldığında işin aslı ortaya çıkıyor ki, olayın aslı anlatıldığı gibi değil. Durum aydınlatılmış oluyor. Hata tamamen haberi getirenin kuruntusu olduğu görülüyor. Bunun üzerine bu ayetler gelmiş, bundan sonra nasıl davranılması gerektiği konusu açıklanmıştır.
Biz burada ilkesel olarak doğru bir bilginin sahibi olmamız için ne yapmamız gerektiğinin üzerinde durmak istiyoruz. Aksi halde bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluruz ki, bu durumda rabbimizin uyarmış olduğu yanlışın içinde buluruz kendimizi.
Şimdi birinci konu bize haberi ulaştıran kimdir. Her sözüne itibar edebileceğimiz biri mi? Yoksa ayette bahsedilen fasıklardan biri mi? Öncelikle“Fasık” kimdir bunu tanımlayalım.
Fasıg fesaga kökünden türetilmiş bir kelimedir. “Fesega fulanün= falan kimse şeriatın haram dairesinin dışına çıktı. Bu kullanım Arapların taze hurma kabuğundan çıktı : “fesagar rutabu” sözcüğünden gelmektedir. Fasık sözcüğü de buradan türetilmiştir. Fasık da meşru olan sınırın dışına çıkan insan anlamında kullanılmıştır.
“Fısk” sözcüğü “küfür” sözcüğünden daha genel anlamlıdır. Günahın azına da çoğuna da fısk denir. Fakat daha çok, çok olan günahla ilgili kullanımı yaygınlık kazanmıştır.
“Fasık” sözcüğü ise daha çok şeraitin hükümlerini gözetme sorumluluğunu üzerine almış ve onun otoritesini kabul etmiş sonra da şeraitin hükümlerinin tümünü, yâda bir bölümünü uygulamayı ihmal etmiş, yapmamış yahut yerine getirmeyi bırakmış olan kimseyle ilgili kullanılır. Eğe temelde kâfir olan bir kimseye fasık denirse, bu onun, aklın, kendisini zorunlu tuttuğu, yâda fıtratı, kendisini mecbur ettiği şeye ait hükümleri (gözetmeyi) ihmal etmesi, yapmaması yâda yerine getirmeden bırakmasından dolayıdır. Yüce Allah Kehf suresinde şöyle buyurur:
“Hani biz meleklere: Âdem’e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı.”Fesega an emri rabbihi”. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!” (Kehf 18/50)
Görüldüğü gibi iblis daha önce rabbine itaat eden biri iken Allah Teâlâ’nın Âdeme secde edin emrini yerine getirmeyerek Allaha itaat sınırının dışına çıkarak” fasık” olmuştur ki bu tür bir fısk küfürdür.
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler de var, ama pek çoğu yoldan çıkmışlardır “fasıklardır.” (Ali İmran 3/110)
“Öyle ya; iman eden kimse, fâsık olan gibi olur mu?= “ Efe men kâne mü’minen ke men kâne fasıgan” Onlar eşit olamazlar.” (Secde 32/18)”
Bu ayetlerede yüce Allah, “Fasık lığın” karşıtı olarak “imanı” zikretmiştir. Dolayısı ile “Fasık” sözcüğü “kâfir” sözcüğünden daha genel/geniş anlamlıdır. “Zalim” sözcüğü de “kâfir” sözcüğünden daha genel /geniş anlamlıdır. (Müfredat “fe.se.ga” maddesi s.1141)
Bu ifadeleri Rabbimiz Maide suresinin 44,45, 47. Ayetlerinde: “Allahın indirdiği hükümler ile hükmetmeyenler” için; Kâfirun, zâlimun, fâsigun, şeklinde zikretmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere fasık sözcüğü kâfir sözcüğünden daha kapsamlı, zalim sözcüğü de kâfir sözcüğünden daha kapsamlıdır. Fâsıklık ve zâlimlik küfre kadar uzanmaktadır. Sadece kelimenin ilk anlamından hareketle her fasık, her zalim kâfir olmayabilir ama her kâfir fasık ve zalimdir.
Hukukta fasık: Müslüman olduğu bilinen bir kimse iken, bir farzı açıkça terk eden/ yapmayan (Ör.namazı kılmayan), bir haramı da açıktan yapabilen (ör. İçki İçen)kimsedir diye tanımlamışlardır. İslam’la hiç tanışmayan laik, demokrat, sosyalist, ateist, deist ve “ehli kitap”… olan kimselerin vereceği bilgilerin ne derece güvenir olabileceğini varın siz düşünün!..
Şimdi bunların getirmiş olduğu haberlerle bir konuda fikir sahibi olacaksak; doğruluğundan emin olmayan bilgi ile sahip olunan fikrin, kıymeti ne olabilir!? İçinde bulunduğumuz hayatın nasıl bir gerçeklik üzerine bina edilmiş olduğuna, işlerin kimlerin elinde şekillendiğine bakarsanız mideniz bulanacaktır.
Bu gün dünyadaki haber kaynakları tamamen bunların elindedir. Bunlar dediğimiz ayetlerde izah edilen fasık zalim ve kâfirlerin elindedir. Yerel unsurlar da dünya ile ilgili haberleri onlardan alıyor; Aldıkları gibi de satıyorlar. Ayrıca yerel unsurlara gelince; onların konumu da küresel anlayıştan farklı değildir. Aynı zihniyete ve aynı anlayışa sahip insanlar. Ulus devletler de kendi iç siyasetleri gereği ısmarlama olaylar, ısmarlama haberler yaparak hedeflerine ulaşmak istediklerini bu güne kadar çok gördük, hala da görmeye devam ediyoruz. En yakın örneği Fadime Şahin Müslüm Gündüz olayı!..
Bir T.V. programında Alev Alatlı anlatmıştı: The Washington Post ‘un başyazarı başka bir gazeteye transfer edildiği için gazeteden ayrılmadan önce arkadaşlarına bir veda yemeği veriyor. Yemekte yaptığı veda konuşmasında söyle söylüyor: “Arkadaşlar! Bizler pahalı “fahişeleriz.” Bizler düşündüklerimizi değil, bizden istenilenleri yazdığımız için para alıyoruz. Düşündüklerimizi yazdığımız gün, kendimizi kapının önüne konulmuş olarak buluruz!..”diyor.
Bir başka itiraf: geçmiş yıllarda Hac farizasını yerine getirmek için hacca giden bir vatandaşımız tavaf ederken ( 1971-1979 yıllarında Uganda devletinin devlet başkanlığını yapmış olan) Idi Amin Dada Oumee görüyor. (d.17 mayıs 1925, ö.16 agustos 2003) Yanındaki arkadaşına şu adam Idi Amin değimli diye soruyor? Emin olmak için gidip kendisine sormaya karar veriyorlar. Yanına varıyorlar ve soruyorlar: Siz Idi Amin misiniz? Evet cevabı alınca bizimkiler :Sen ne biçim Müslümansın? Adam eti yiyor, insan kanı içiyor muşun? Hem de hacca gelmişin! Aldıkları cevap: Siz Türkler de Kıbrıs’ta Rumları diri diri toprağa gömmediniz mi demiş? Bizimkiler neye uğradığını şaşırıp, nasıl olur biz asla böyle bir şey yapmadık derler. Bunun üzerine Idi Amin de, bende böyle bir şey yapmadım. Ancak dünyaya haberleri sunan küresel emperyalizm, ne isterse onu sunuyor. Bizimle ilgili haberler önce İsrail’e gider sonra oradan Amerika’ya gider. Orada şekillendikten sonra dünyaya dağılır. Sizinle ilgili haberler de önce İngiltereye sonra Amerika’ya gider. Orada şekillenir, sonra dünyaya dağılır. Ben değil insan eti yemek, kan içmek; bana sunulan kuşların etini bile yemedim. Ama ülkemden sömürgecilerin piyonu olan Hintlileri kovup Müslüman halkı onların yerine geçirerek kalkınmalarını sağladım. Bölgedeki fakir halkların kalkınması için elimden gelen gayreti gösterdim. Bu durum emperyalistlerin işine gelmediği için hakkımda bu yalanları çıkartarak insanları benden uzaklaştırmaya, beni yalnızlaştırmaya ve nihayet beni ülkemden uzaklaştırmaya muvaffak oldular. İşte Küresel ve yerel haberlerin doğruluk derecesini bu açıdan bakarak değerlendirmeniz gerekir” diyerek bizim hacı amcalarımıza iyi bir ders veriyor.
Bizzat şahit olduğumuz olaylarla ilgili görmüş olduğumuz olaylar da bundan farklı değildir. Allah ve ahret inancı olmayan insanlar dünyada kazanmak için her yola başvurmayı bir ahlak haline getirmişlerdir. Yüz yıldır içinde yaşadıkları rejim onları kendine benzetmiştir. Kazanmak, haklı çıkmak, güçlü olmak… için her yol meşrudur anlayışı onlar için gayet tabiidir.
Küresel güçlerin, ulus devletlerin, kurumların ve nihayet şahısların (ki, bunların hepsinde ana unsur insandır.) çıkarları için söylemeyecekleri yalan, yapmayacakları oyun, başvurmayacakları hile yoktur. Ve kendi anlayışlarına göre de bunların hepsi meşrudur. Gündeme koyacakları bir algı operasyonu ile ‘suyu tersine akıtmak’ onlar için büyük bir zaferdir! Şimdi söyler misiniz bu “muzafferlerden”(!) hangisine inanalım? Hangi Fasık’ın haberine itibar edelim? Bahsini ettiğimiz “fasık” bunların eline su dökemez!…
Gündelik haberler için söylenilen bu gerçekler, tarihi okumalarımız için de aynen geçerlidir. Her dönemin devlet ve siyasetinin hem dostları yandaşları, hem de muhalifleri, karşıtları ve düşmanları olagelmiştir. Döneme göre kim güçlü ise o taraf baskın gelmiştir. “Tarihi hep galipler yazar” sözü hatırlanmalıdır.Olaylara kendi penceresinden bakmış. Kendi çıkarlarını korumak için istifade edeceği şekilde yazmış, paylaşmış ve topluma sunmuştur. Milletlerin tarihinde de iktidarların tarihinde de bu böyledir. Bu nedenle tarihi her iki taraftan da okuyarak övgü ve yergileri %50 ihtimalle almak daha uygun olacaktır.
Haklı olarak şu soru gelecektir; peki o zaman ne yapacağız? Yapacağımız şey rabbimiz tarafından öneriliyor. İyice araştırmadan soruşturmadan, emin olmadan fikir sahibi olmayacağız. Gözümüzle görüp kulağımızla duymadığımız konularda daha çok dikkatli olacağız. Aksine bir bilginin sahibi oluncaya kadar hüsnü zan edeceğiz. Hele bu konu bir mümin ile ilgili ise, kendimize kıyaslayarak hüsnü zanda bulunacağız. Allah Resulünün hayatında vuku bulmuş bir iftira olayı var. Bu örnekte bizler için ders alacağımız birçok nota var. Olayı rabbimizin ayetlerinden okuyalım:
“Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnü zanda bulunup da: «Bu, apaçık bir iftiradır» demeleri gerekmez miydi?” (Nur 24/12)
“Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.”
“Eğer dünyada ve ahirette Allah’ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi.”
“Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur.” (Nur 24/13-15)
Suçlanan kimsenin mümin olduğunu yakinen biliyorsak ayette bahsedildiği gibi hakkında hüsnü zanda bulunmamızın doğru olacağı öğütlenmektedir. Çünkü aksi ispatlanıncaya kadar kişinin masumiyeti esastır. Olay şahıs bazında değil de ulus devletler veya küresel ölçekli hadiselerle alakalı ise; konuyla alakalı temel ilkeler çerçevesinde hareket etmenin daha uygun olacağını düşünüyoruz. Sözün özü rabbimiz şöyle buyuruyor:
“And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.” (Araf 7/179)
Gözünü, kulağını ve gönlünü hakikate açan; hakkın sesine kulak veren ve sıratı müstakim üzere olanlara selam olsun diyoruz…


