
Müceddid, Yenileyici, Zamanın alimi gibi isimlendirmelerin muhatabı varmıdır?
Soru : Derginizi devamlı takip eden biri olarak aklımı kurcalayan bir soruyu sormak istiyorum. Bulunduğum cemaat içerisinde zamanın müceddidinin Süleyman Hilmi Tunahan olduğu, Hz. Ebubekir (r.a)’den bu yana 33 silsilenin son halkasının bu zad olduğu hep söylendi ve söylenmeye de devam ediyor. Aynı zamanda Nur cemaatinde bulunan kardeşlerimizce de zamanın aliminin (Bediüzzaman) Said Nursi olduğu söyleniyor. Şimdi sormak istiyorum gerçekten zamanın alimi, müceddidi, yenileyicisi vs. kavramlar sizce var mı, varsa kimdir? Yoksa bunlar tümüyle hurafe midir?
Cevap: Müceddid kelimesi yenileyen, yenileyici anlamına gelmektedir. Bu anlam içeriğinden hareketle Peygamberimiz’den sonra, ”her yüz yıl başında dini hakikatleri asrın ihtiyaçlarına göre yenileyen büyük bir alim ve peygamberin varisi olan bir kimsenin geleceği“ belli cemaatler tarafından kabul edilmiş ve bu şahısa da müceddid denilmiştir.
Bunun her yüz yılda bir geleni olduğu gibi! Bin yılda bir geleni de vardır. Bunun için de “Müceddid‘i Elf‘i Sani”, ikinci bin senenin müceddidi demek olan bu isim, İmam’ı Rabbani Ahmed’i Faruki‘ye taraftarlarınca verilmiştir.
Bu düşünce bilindiği gibi tasavvuf felsefesinin bir ürünü olarak müslümanların kültürüne katılmıştır. Sadece müceddid kelimesi ile kalınmamış, gavs, kutup, veli ve evliya, hatemül evliya, şeyh, şeyhi ekber, halife, mürid ve mübtedi gibi kelimelerin tasavvuf ekolünün yaldızlı kelimeleri olarak kültüre eklenmiştir.
Tasavvufta aracılar şöyle sıralanmaktadır: hakikati muhammediye, insanı kamil, kutbul irşad, ricalül gayb, kutup, gavs, revasi ve tarikat şeyhi bu insanlara yakıştırılan marifetler, keramet, keşif ve gayba muttali olma, Allah ve peygamberle görüşerek bilgiyi bizatihi kaynağından alma gibi iddialarla konumlarını güçlendirmeye ve meşrulaştırmaya da çalışmışlardır.
İslam’ın ilk yüzyılında Araplar arasında tasavvuf diye bir şeyin bulunmadığı, bunun ancak ikinci yüzyıldan itibaren İslami fetihlerin ardından başladığı bilinmektedir. İlk temsilcilerinin de Acemler olduğu bir gerçektir. İslam tarihinde tasavvufun ilk temsilcileri olan Kuşeyri, Hucviri, Cami, Attar, Kelabazi, Suhreverdi, Gazali, Bistami, Hallaç, Tusi, Tebrizi, Rumi, Muhasibi gibi kişilerin İran asıllı olduğu bilinen bir gerçektir.
İmam Cafer’i Sadık çağdaşı olan Ebu Haşim için şu ifadeyi kullanmaktadır “Gerçekten onun akidesi bozuktur. Tasavvuf adında bir mezhep uydurmuş ve çirkin akidesi için yol yapmıştır”. Ebu Haşim Şia’da tasavvufun mucidi olarak bilinir.
Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür, silsile takip ederek bu düşünceyi kimilerinin Ebubekir (r.a) kanalıyla, kimilerinin de Ömer, Ali ve Osman (r.a) kanalıyla Peygamberimiz’e isnat etmeye çalışmaları çirkin bir iftiradan başka bir şey değildir. Muhammed (a.s)’ın insanlığa takdim ettiği tevhid akidesiyle tasavvufun hiçbir benzerliği yoktur. Bunun için bazı örnekler üzerinde düşünmeniz yeterli olacaktır.
İslam akidenin temeli olarak Allah’tan başka ilah olmadığını, var ve bir olduğunu, eşi, dengi ve benzerinin olmadığını başta kelime i şahadet lafzı, İhlas suresi ve muhtelif ayetlerle Allah’ın birliğini ifade ederken tasavvuf ‘vahdeti vücut’ anlayışıyla bütün yaratılmışları Allah’ın birer görüntüsü olarak göstermeye çalışmıştır. “Halık mahluk, mahluk Halık’tır. Hayır o belki tek varlıktır“ anlayışını Muhyiddini Arabi Fususil Hikem’inde (s. 78-79) açıkça ifade etmiştir.
Tasavvufun bu anlayışının kaynağı, ilk çağ filozoflarının ortaya attığı “Tanrı ile kainat arasında bir birlik olduğu” tezini yeniden ele alan yunan filozofu Eflatun’un ve onun izinden giden Platinos’un görüşleridir. Buna sadece İslam’dan bazı anlayış ve davranışlar ilave edilerek görüntü değiştirilmiştir. Bununla birlikte Yahudilikten, Hıristiyanlıktan, Hint ve Yunan mistisizminden, Buda ve Şamanist anlayışlardan, Batınilik ve Hurufilik’ten de beslenmiştir
Bu manzarayı, ”Tasavvuf ve İslam“ kitabının yazarı olan Ercümend Özkan ”Batılın hak suretinde, kurdun kuzu kılığında görünmesi” olarak ifade etmiş, devamla şunları da ilave etmiştir ”Tasavvuf’un, hak kılığında gezen en büyük batıl olduğu kanısındayız. Ki, bu hali ile Allah’ın kullarını kolayca saptırabilmektedir. Şirk ehlinin İslam’dan öcünü tasavvufla aldığı kanaatindeyiz. Zira tasavvufun Tevhid’e verdiği zararı başka hiçbir küfür, hiçbir batıl vermemiştir” diyor ve İslam’dan ayrı bir din olduğunu söylüyor. Böylece belki tarihte ilk defa tasavvufu bu denli temelden bir reddedişi açıkça ifade etmiş oluyor.
Bir felsefenin veya bir düşüncenin, temel ilkelerini oluşturan anlayış ve zihniyet yapısı çok önemlidir. Bu zihniyetin beslendiği kaynakta çok önemlidir. Zira onunla vücut bulacak olan bu yaşam tarzı, onunla şekillenecektir. Bu nedenle Allah elçilerini ilk günden itibaren vahiyle beslemiş ve dini Allah’a has kılmalarını istemiştir. Hakk’a batılı bulaştırmalarını asla kabul etmemiş ve bunu yapacak olan elçisini bile dünyada iken “şah damarını koparmakla” tehdit etmiştir.
Tasavvuf ise vahyi satırlara nakşedilmiş olan zahir ilmi olarak görmüş ve ilkelerini şeyhlerin sadırlarına / kalplerine geldiğine inandıkları ilham, keşif, keramet, rüya ve şeyhlerin hevasına dayandırmışlardır. Hal böyle olunca her cemaatin veya her tarikatın kendisine göre bir müceddidi, kutup’u, gavs’ı, vs. olacaktır. Her grup kendi insanını veya “insanı kamilini“! ‘en büyük’ göstermeye çalışacaktır. İnsanların genlerinde kendini ve kendisine ait olanı başkalarına karşı üstün gösterme öne çıkarma anlayışı vardır.
Vahyin sınırlayıcılığından kurtulan insan neler yapmaz ve neler söylemez ki? Nefsinin ihtirasını tatmin için kendini ilahlaştırmaya kadar gitmektedir.
Firavun’un “Ben sizin en yüce Rabbinizim“ ifadesini çok yerinde ve haklı bulan mutasavvıfların çıkış noktası hevalarına tabi olmaları değil midir? Bunların en meşhurlarından olan İbni Arabi’nin tanrı anlayışına bakınız “Gerçek varlıkta O, gerçek yoklukta O, Yaratan da yaratılan da O’dur. Yüce hak ve çirkin batıl O’dur. Mümin O, kafir O’dur. Arşın altında secde eden melek O, cehennem de yanan şeytan O’dur. Göz yaşları dökerek tesbih eden abid O, günahlarıyla dillere destan olan kötü de O’dur.”(İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, s. 176)
“Firavun sadece kendini, Hıristiyanlar da İsa’yı Allah olarak gördüler halbuki, her şey Allah’tır” diyen anlayış işte budur. Bu insan devamla şöyle söylüyor “Kainatta Allah’tan başkasına tapmak mümkün değildir. Taşa, kuşa ağaca ve hatta şeytana da tapsanız Allah’a tapmış olursunuz. Çünkü kainatta Allah tan başka mevcut yoktur. Şeytan da Allah’ın öyle bir görüntüsüdür.”
Eğer bunlar hak ise Allah’tan başka ilahlara tapan insanları Allah’a çağırmak için gönderilen peygamberler niçin gönderildi acaba demeli değil miyiz? Kureyş’in müşrikleriyle uzun yıllar savaşan Muhammed (a.s) niçin gönderildi? Kur’an ile hidayete çağırmanın anlamı nedir? Hak da O, batıl da O ise biz neyi neyden ayırmaya çalışıyoruz diye düşünmeliyiz.
Vahyin değerlerini böylece halledip anlamsız kılan tasavvuf, sonra hevasından ürettiği kendi değerlerini öne çıkartarak insanları kendine çağırmaya başlıyor. İnsan merkezli düşüncelerin insanı çağırdığı yer kendi hevasıdır. Şeyh-mürit ilişkilerini anlatan tasavvuf kitaplarının hepsinde “Mürit kendisini şeyhinin huzurunda gassalin önünde ki ölü gibi görmelidir. Ölü nasıl kendini yıkayanın emrine tabi ise mürit de öylece şeyhine kendisini teslim etmelidir”. M. Z. Kotku, Müptedilere El Kitabı isimli eserinde “Bir mürit ilmi ezelide kendisine verilen mal, can, evlat ve ıyalin şeyhinin yüzü hürmetine kendisine verildiğini bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Aksi halde bunların hepsini kaybedebilir” diyebilmektedir. Bu telkini alan müritin şeyhinin emrine ram olmaktan başka şansı olabilir mi? Akletmek, söyleneni muhakeme ve mukayese etmek, sorgulamak, Allah’ın kitabına götürmek gibi bir şeyi yapılabilir mi? Yaparsa onun müritliği kalır mı?
İşte işlerin, hem şeyh hem de statikocular tarafından en kolay halledilme yolu böylece bulunmuş olmaktadır. İnsanı düşünce yönünden hadımlaştırmanın en etkili yöntemi budur. Ferit Aydın, “tarikatların her dönemde mevcut devletler tarafından kullanıldığını özellikle Nakşiliğin Türkiye şartlarında seçkin insanların tarikatı, Kadiriliğin de halkın tarikatı olduğunu ve şeyhler eliyle istenildiği gibi yönlendirildiğini” vurgulamaktadır.
Mensubu olduğunuzu ifade ettiğiniz Süleymancılığı, global sistemin ve yerel hükümetlerin “yürü ya kulum” dediği Nurculuğu da bu açıdan değerlendirdiğiniz de aynı sebeplerle karşılaşacaksınız. Küresel güçler, “demokratlara, gelenekçilere ve tarikatçılara destek, fundamantalistlere de köstek olun“ emrini tüm halkı müslüman olan ülkelerin görevlilerine duyurması da bundandır. Siyasiler yıllar yılı bu memlekette şeyh eli öperek, perde arkasında millet vekili pazarlıkları yaparak, ‘Nur kardeş’ rolleri oynayarak seçimler kazanıp iktidara taşınmadılar mı? Bu pazarda herkes istediğini alıyor ve halinden memnun. Ancak bu durumdan Allah da memnun mu! Orasını öğrendikleri gün işin geri dönüşü olmayacaktır.
Olayın iktidar vatandaş boyutu bu minval üzere giderken cemaatin susturulması ve bastırılması için de otoritesi asla tartışılamayacak bir şahsiyete, lidere, imama, alime ihtiyaç vardır. İşte bu noktada Kerameti kendinden menkul müceddidler devreye sokularak cemaatin içteki birliği dirliği ve sükuneti temin edilmektedir. Yaşayanlar hayatlarıyla ilgili problemleri ölülere havale ederek onların fetvalarıyla çözüm ürettikleri sürece kimseden bir itiraz gelmemektedir. Nasıl itiraz edilebilir ki, bunlar silsile yoluyla Allah ve peygamberle görüşerek, olaylara çözüm getirmektedirler!
Tasavvufta ki bu anlayış küresel güçler tarafından keşfedildiği içindir ki, kalabalıklaştırılmış ve dünya çapında yaygınlaştırılmış bir cemaatin hocefendisi yıllardır misafir edilmektedir. Bu misafirlik ev sahibinin isteklerinin gerçekleşmesine kadar da sürecek gibi gözüküyor.
Vakıanın bu minval üzere olduğu tespit edildikten sonra olayı İslam ve Kur’an noktasından değerlendirdiğimizde, tasavvufun ürünü olan bu anlayışların İslam’la hiçbir ilgisi yoktur. Allah, dünya ve ahirette işlerini başkasına havale etmemiştir. Mülkünde kimseye tasarruf yetkisi vermemiştir. Bütün yer ve gökte olanları görüp gözetmede asla aciz kalmamıştır. O çok yüce ve çok büyük olduğunu (2/255) ilan etmiştir. İnsanlardan hiç kimseyi vahye muhatap olan elçileri hariç gaybına muttali kılmamış. (28/65) İnsana gönüllerden geçeni bilme, Allah ile kul arasında aracılık etme gibi bir görev de vermemiştir. (39/43-44) Dininin ilkelerini eşyanın tabiatına ve insanın değişmeyen fıtratına bina etmiştir. Bunlar zaman ve mekanın değişmesiyle değişmeyen temel sabitelerdir.
Bu nedenle yenilenmeye ihtiyaç duymayan yeni, zamanın eskitemediği eskidir. Allah dinini ikmal etmiş insanlığa nimetini tamamlamıştır. (5/3) İnsanlık bu kemal ile ikmal olmanın gayretinde olmalıdır. Tasavvufun ürünü olan bu kavramların İslam’la, Kur’an’la ve Peygamber’le bir ilgisi yoktur. Tamamen hurafe ve İslam dışı inanç ve kültürlerin ürünüdür. Bununla müslümanların temiz zihinleri kirletilmiştir.
Müslümanın sahih iman ve salih amel sahibi olmak için, yüzünü Kur’an’a ve Peygamber’in sahih sünnetine çevirmesi gerekir. Gecesini gündüzüne katarak Kur’an’ı anladığı dilden okuyup anlamaya ve yaşamaya çalışmalıdır. Peygamberimiz’in değişmeyen sünneti olan Kur’an’ı ahlak edinmeyi, ahlak edinmelidir. Allah’a hesap vereceği dinini, içinde yaşadığı dünyayı doğru tanımak için çalışmalıdır. İnanıyoruz ki, bunları yaptığı takdirde zihinsel kirlilikten eser kalmayacaktır.


