
Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir” diyor Fransız düşünür Michael Foucault. Kendine doğru gelmesi gereken bir insandan, kendinden kurtulmak için kaçmaya çalışan, kendi gerçekliğine ısrarla gözlerini kapatan bir insana geldik. Ne kendimiz olabiliyoruz artık ne bir başkası… Bir tür arafta, bir tür konumsuzluk ve dolayısıyla kişiliksizlik yaşıyoruz. Kendi bilmecesini çözmekten imtina eden insanın alabileceği hiçbir mesafe, gidebileceği hiçbir yer yok. Zamanın cereyanlarına kapılıp oradan oraya sürüklenebilir ancak; ki zaten olan da bu!
“Bıkmadan usanmadan aynı fotoğrafları çektiren milyonlarca insanız şu gezegende” dedi görselleri tarayan. “Belki de çok yakında hepimizi tek bir kişiliğe sığdıracaklar!” dedi yanında duran.
İnsanın duygusal cetvelinin milimetrik ayrımları siliniyor hızla. Bütün duyguların herkese uyan kabaca görünümleri var. Sanki yüzlerinde emojilerle dolaşıyor insanlar. Aynı gülüşler, aynı endişeli haller, aynı hüzünlü tek tip bakışlar… Ve bütün bu görünüşleri yine aynı kopyalanmış ifadelerle kalıplarla döken sözler… Her insanı kendine özgü kılan ayrıntılar hızla silinip kayboluyor. Hepimizi bir duygusal vasatta, ortalama ifadelerde toplayıp birbirimize denkleştiriyor yaşadığımız dünya. Modlar davranışın yerine geçiyor, kodlar standart karakterlere dönüşüyor. Bu beden olarak dolaşımda olacağımız ama kimlik ve kişilik sahibi olamayacağımız bir dünya. İnsanlığı güruhlaşmaya doğru sürükleyen bir girdap…
“Bir insana aşık olmak; onu kalabalığın içinden çekip çıkarmak, çokluğun içinde tek kılmak ve sonra aynı hızla o teklik içindeki çokluğu keşfetmektir” diyor
Gilles Deleuze.
Bir de şunu düşünün; yılın her gününü sevgisizler gününde geçirmek zorunda olan kalp ne hisseder?
“Aşk mümkün mü hâlâ?” diye soruluyor orada burada. Bunun için ‘insan’ın mümkün olması gerekiyor. Bu ikisini birlikte düşünmek, birbirinden ayırmamak gerekiyor. Beşerliğin harcı değil aşk, beşerlikten insanlığa yükselmeyi gerektiriyor. Çünkü insanın kendinde mahpusluğundan kurtulup dışına çıkabilmesi, kalbini aleme açabilmesi gerekiyor. Oysa kendi beşerliğimizin kemendine yakalanmış durumdayız bugün hepimiz. Kendimiz için istemek, arzulamakla meşgulüz. Gem vurulamayan ihtiraslarla sahip olmanın derdine düşmüş durumdayız. Aşk kendini unutmadan, kendinden geçmeden mümkün mü? Aşkı açlığımızı doyurmak için istiyoruz, oysa aşk hiç doyulamayacak bir açlığa bırakmak değil midir kendini?
“bulamaçlar içinde dönüp duruyor gece/ beni senle koyuyor: pısırık mı pısırık/ örselenmiş taşlara aksak vuruyor gece/ küheylanım yoruldu, göğsümün vezni kırık” diyor ‘Dipte’ ismini verdiği şiirinde Süleyman Çobanoğlu.
“Bana kendine ait bir cümle kur” dedi yaşça büyük olan. “Daha o konuya gelmedik!” dedi şaşkınlıkla küçüğü.
Bir ömür kendini yaşadığı halde hiç kendinden ibaret kalmayan insanlar da var.
“Kendine gel kendine” dedi meczup, “ki takılıp kalmayasın bir karışlık bendine!”



