
Nisa 60. Ayetten ne anlamalıyız?
SORU: Sitemizdeki form sayfasında Nisa suresinin 60. ayetiyle ilgili şöyle bir soru sorulmuştu: “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.” (4/60) Bu ayete göre günümüz mahkemelerini hakem tayin edip onları problemlerimizi çözücü konumda görmek, onlara başvurmak mıdır? Yoksa bu ayetten ne anlamalıyız?
CEVAP : Bu ayetin doğru anlaşılması için 4/58’den başlayıp 4/65 dahil okumamız ve üzerinde düşünmemiz gerekir. “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulü’ne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir. Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin!” denince, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.”(4/58-61). “Biz her peygamberi, sadece Allah’ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip günahlarına mağfiret dileselerdi, peygamber de onların bağışlanması için dua ediverseydi, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden ve merhametli bulacaklardı. Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.”(4/64-65)
Bu ayetlerin tamamı Medine döneminde İslam’ın devlet olmasından sonra gelen ayetlerdir. İkaz edilenler ise, Allah’ın hükümlerinin hakim olmasına rağmen bunları kabul etmeyip cahiliye yasalarına göre yaşamayı ve hükmolunmayı bekleyen münafıklardır. Ayrıca bunların İslam’a teslim olmak istemeyen kimseler olarak Allah’ın elçisine karşı başkaldırıları var. Ayet bu durumda olan kimseler için: “Bunlar, tağut’un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır” ikazında bulunuyor.
Şimdi İslam devletinin tebaası olacaksınız, hem de Müslüman olduğunuzu söyleyeceksiniz, sonra da Allah ve Resul ünün hükmüne razı olmayacak, cahiliye yasalarını ve yaşam tarzını isteyeceksiniz. İşte bu, olur şey değildir. “Halbuki (dıştan göründüğünüz gibi Müslüman olduğunuzu söylemekle!) onu inkar etmekle emrolunmuş idiniz.” Bu ifadelerle onların iki yüzlü yalancılar olduklarını yüzlerine vurmaktadır.
Ayetin günümüze adapte edilme konusunda ise şunu söyleyebiliriz: her insan içinde yaşadığı imkânlar ile sorumlu tutulacaktır. Ayetin ortaya koyduğu şartlarda olupta Allah ve Resulünün hükmüne razı olmayan kimseler birebir aynı hükmü giyerler. Fakat İslam’ın hakim olmadığı ülkelerde yaşayan Müslümanlar o ülkenin kendilerine hükmettiği yasayı değiştirmek gücüne sahip olmadıkları, olamayacakları için 4/60 belirtilen hükmü giymezler.
Sebebi ise, bu konumda olan Müslümanların Allah’ın hükmüne teslim olmamak, cahiliye yasalarını istemek ve Allah’ın hükümlerinin üstünlüğüne inanmamak gibi bir anlayışları yoktur. İçinde bulundukları durumu doğru bulduklarından, onun üstünlüğüne inandıklarından veya çok sevdiklerinden burada bulunmuyorlar. Bu şartların içine doğmuşlar, fakat değiştirmeye de güç yetiremediklerinden dayatılana mahkum olmuşlardır. Allah 2/286’da “kimseye vüs’atının üzerinde bir sorumluluk yüklemeyeceğini” bildirmiştir. Bu mahkumiyeti değiştirip hakim konuma gelmek için cehdetmek kaydıyla o gün gel ene kadar bu şartlara katlanmak zorundadırlar.
Mevcut şartlarda yaşarken de bireysel sorumluluklarını Rabbi’nin emrine göre yerine getirmek zorundadırlar. Ancak malın, canın, aklın, neslin ve dinin (şahsi inanç bazında) korunması konusunda mevcut imkanlardan istifade etmekte zorundadırlar. Bu konuda umumi bir konsensüs/uzlaşma birlikte yaşayan her toplum içinde sağlanmıştır. Aksi halde kendini ve çocuklarını tescil ettirmeye, sahip olduğu mülkünü tescil ettirmeye, bir haksızlığa uğradığı zaman hakkını talep etmeye ve kendi nesebini ve kimliğini ispat etmeye kadir olamazlar.
Bir Müslüman’ın açık bir haksızlığı talep etmemek ve “Hakk’a” muhalif bir talepte bulunmamak kaydıyla hak talebinde bulunmasının 4/60’da bahsedil en hükme girmeyeceğine inanıyoruz. Bu ortamda “süpürüp atıcı” bir anlayışın iler-tutar bir tarafı yoktur. Bu konuda “dolmuşa binmeden” konunun iyice düşünülüp değerlendirilmesi gerekir diyoruz.


