İslâmi Partinin de ferde ve topluma göstereceği yol olmalıdır. İslâmi bir parti ve İslâmın yüceliğine inanan, tevhid akidesi anlayışında mutabık kalmış ve karşılaşılan müşkillerin çözümünde yöntem birlikteliği bulunan kimseler olarak bizim ferde ve topluma önerimiz Allah’ın kullarına önerisi olacaktır. Bu öneri kulların nefislerindekileri değiştirmeleri önerisidir. İnsanları nefislerine uymaktan sakındırıp Allah’a teslim olmaya yöneltecek olan çalışmalarımız elbette ki öncelikle kendi nefislerimizi hedef alacaktır.
Not: Kavramda bu ay ki konuyu, Hamza Türkmen’in “Haksöz” dergisinin Temmuz/2015 sayısında “Seçim Sonuçları ve İslami Muhasebe” başlıklı yazısında, yanlış bilgi ve hatalı algı oluşturma çabalarına karşı rahmetli Ercümend Özkan’ın İslami parti konusundaki düşüncelerini, “Parti ve Niçin Parti Kuruyoruz” başlığı altında, konunun daha net anlaşılabilmesi ve bilinçli olarak verilmeye çalışılan yanlış bilgi ve hatalı algılara karşın, Ercümend Özkan’ın kendi kaleminden aktarıyoruz..
Parti, bilindiği gibi parça, bölük, kısım anlamına gelen bir kelimedir. Bu kelimenin lügat anlamıdır. Ancak kelime zamanla siyaset bilim literatüründeki karşılığı olan siyasi parti anlamını kazanmıştır.
Belli bir siyasi program üstünde birleşmiş kimselerin bu programı siyasi iktidarı elde ederek topluma uygulamak amacıyla meydana getirdikleri organizasyona denir. Tanımdaki unsurlara dikkat edilirse öncelikle belli bir siyasi program söz konusudur. İkinci unsur olarak bu program üzerinde birleşmiş insanların mesuliyeti bahis konusudur. Üçüncü olarak organize olmak, dördüncü olarak iktidarı elde etmek, beşinci ve nihai unsur olarak da bu programı toplum üzerinde uygulamak.
Partiler belirledikleri siyasi programlarıyla ideolojik kimlik sahibi olurlar. Marksizmi esas alan programlarıyla partiler marksist partiler olurken, laik demokrasileri programlarında esas alan partiler laik-demokratik partiler olurlar. İslâmı esas alarak program yapan partilere de İslâmi Partiler denilir.
Partilerin belli bir ideolojiyi temsil edebilmeleri hem kabullendikleri ve benimsedikleri esasların belli bir ideolojiye dayanması ile hem de metodlarının (taşıdıkları fikirleri iktidar etmede benimsedikleri yolların) aynı ideolojinin kabul ettiği metoda uygun olması ile mümkündür. Bu cümleden olarak laik demokratik esasları kabul eden bir partinin, marksist metodlarla iktidara gelmeyi hedeflemesi bu partinin laik demokratik niteliğinin tartışılmasına neden olur ve kabul edilemez. Yine İslâmi esasları programında temel kabul ettiğini belirten siyasi partilerin de demokratik veya marksist metodlarla iktidara gelmeyi düşünmesi ve bu yolu takib etmesi de bu tür partilerin İslâmi oluşlarının önündeki en büyük engeldir. Zira bir düşünce, ancak kendi cinsinden bir metodla iktidara gelebilir. Ancak bu takdirde benimsediği ideolojiyi iktidara getirebilir.
Gayenin vasıtayı meşru kıldığı makyavelist metodla İslâmi iktidar etmek mümkün değildir. Zira böylesi bir metod iktidara varana kadar İslâmdan bir şey bırakmaz, yok eder. Kendisi ile çelişkiye düşen bir düşünce söz konusu olur.
Meşru gayelere ancak meşru vasıtalarla varabilmeyi mümkün gören İslâm, en küçük söz ve harekette bile meşruluğu (şer’î oluşu) gözetmek zorundadır. Aksi halde meşruiyet ortadan kalkar. Meşruiyetin bulunmadığı yerde ise Allah rızası söz konusu olamaz.
Marksizm de maddenin tekamülünü sağlayan metod, maddede saklı çelişkileri harekete geçirmek ve bu suretle maddenin kemale ermesini sağlamaktır. Laik demokrasilerde ise hakimiyeti halka, yani insanların hevasına vermeyi sağlayan her düşünce ve davranış mübahtır ve metodun kendisidir. Laik demokrasilerde doğrular değişmez değildir. İnsanların ya da temsilcilerinin ekseriyeti belli bir zaman kesitinde belli doğrular belirlerken, diğer bir zaman kesitinde yine aynı insanların ekseriyeti aynı doğrunun aksi istikametteki görüşü doğru olarak kabul edebilir. Demokrasilerin tarihi bunun yeterli bir ifadesidir. Laik-demokrasilerin en temelde değişmez kabul edilen tek doğrusu vardır. Bu da insanların hevalarına uymalarını sağlamaktır. İnsanların hevaları hangi zamanda, hangi coğrafyada neyi doğru kabul ederse demokrasilerin doğruları bunlardan ibaret olur. Sürekli değişiklik temeline oturan ve nefislerin tatmini için devamlı olarak yeni ve sağlaması yapılmamış değerler peşinde insanlığı sürükleyen fakat hiçbir zaman belli değerler üzerinde istikrar kazanmayan laik-demokrasiler insanlara tatmin vermek için vardır ve tek gerçek saydığı dünyanın nimetlerinden daha fazla pay almaya yönelttiği insanlığı birbirinin kurdu haline getirmiştir. Düşeni yemenin kaide olduğu kanunlarıyla demokrasilerin yegane fazileti insanların ezilmesine yol açmaları olmuştur. Demokrasiler; olanca yetenek ve becerileri ile insanlığın büyük çoğunluğuna sadece acılar ve kokuşmuşlukları miras bırakmışlardır. Kıran kırana bir dünyayı insanlık demokrasi tarihinden okuyabilmektedir. Zira laik-demokrasiler insanları hevalarına uydurabilmek için her vasıtayı mübah görmüşler, her şeyi vasıta kılmışlardır. İnsanlığa güvenebileceği herhangi bir değişmez değeri hediye edemeyen laik demokrasiler insanı doğasına aykırı düşürmüş, fıtratını bozmuştur. Laik-demokrasilerin son planda insanlığa armağanı kokuşmuş dünya olmuştur. Tarih sahnesine çıktığı ikiyüz yıldan bu yana laik-demokrasilerin sergileyebildiği ve insanlığa verebildiği yalnızca gözyaşı, acı, burukluk, eziklik, ümitsizlik ve hiçbir zaman ulaşılamayacak bir mutluluk olmuştur.
Laik-demokratik partiler gerek üzerinde kurulu bulundukları programlar, gerekse takib ettiği metodlarla bütün değerleri, yıkmakta insanları değişmez değerler bulunabileceği düşüncesinden uzaklaştırmakta, insanı fıtratı ile barışmak bir yana hasım haline getirmektedir.
Hakkaniyet, adalet, merhamet, başkalarını görüp gözetme, hikmet gibi fıtri hasletler laik-demokrasilerin yitik malı olmamıştır hiçbir zaman. Ki onu bulabilmek için bir gayreti söz konusu olsun. Zulüm, adaletsizlik, eşitsizlik, merhametsizlik, aç gözlülük, başkalarını düşünmemek, ferdi ve kitlesel sömürü, yalan gibi insan doğasına ters düşen menfi değerler laik-demokrasilerin yitik değerleri olmuş ve hep bunları bulabilmek, bunlara kavuşabilmek için koşturup durmuşlardır.
İslâm, yüceltilecek değerleri sabit bulunan bir dünya görüşüdür. Her gerçeği kendine has değerinin gerektirdiği yerde bulunduran İslâm Allah’ı ilah olarak kabul etmekte, insanları O’nun kulu olarak görmektedir. Kendini yaratanın yüceliğine, gerek yarattığı kainata, gerekse insana verdiği değere bakarak karar vermektedir. Kendisine kulluk etsinler diye yaratılan insana bu kulluğun nasıl yapılacağını da gönderdiği elçileri ile bildiren Allah, kulları için gerçekten merhametli, rahim ve rahmandır.
Kullarının çabuk geçen bir ömür boyunca yaşayacakları dünyada mutlu olabilmeleri için her bir nimeti esirgemeyen bir Allah’tır. Sonu gelmeyecek ahret hayatı için bu dünyayı bir imtihan alanı kılan da O’dur. Gösterdiği yoldan giden, bildirdiği esasları kabullenenler için yalnız bu geçici dünya değil, sonu gelmeyecek ahiret hayatında da insanları, kullarını mutlu görmeyi arzulayan bir Allah’tır O.
Biz Müslümanlar Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed(s.a.)’in O’nun kulu ve son elçisi bulunduğuna inanıyoruz. Sağlaması yapılmış bir emin oluşun verdiği güvenle bizi terbiye edici Allah’ın terbiye esaslarının yüceliğine inanıyoruz. Fert ve toplum olarak O’na teslim olmuşlarız. Gerek nefislerimizi terbiye etmek gerekse topluma düzen vermek üzere gönderdiği esasların doğruluğundan hiç bir kuşku duymadan emin bulunuyoruz.
İslâmi Partinin de ferde ve topluma göstereceği yol olmalıdır. İslâmi bir parti ve İslâmın yüceliğine inanan, tevhid akidesi anlayışında mutabık kalmış ve karşılaşılan müşkillerin çözümünde yöntem birlikteliği bulunan kimseler olarak bizim ferde ve topluma önerimiz Allah’ın kullarına önerisi olacaktır. Bu öneri kulların nefislerindekileri değiştirmeleri önerisidir. İnsanları nefislerine uymaktan sakındırıp Allah’a teslim olmaya yöneltecek olan çalışmalarımız elbette ki öncelikle kendi nefislerimizi hedef alacaktır.
*İnanmak ve Yaşamak 282



