GenelYazarlardanYazılar

POST-KOLONYAL YAPI SONRASI!.. “Emperyalizmin Mızrak Ucu Demokrasi”

Pozitivist ve panteist bir bakış açısıyla insanı, “doğa”nın bir parçası varlığa indirgeyen “Modern düşünce”nin seyrini doğru okumak gerekir. Bilhassa “Yaratan–Yaratılan”, “Doğa–İnsan” gibi varoluşsal ikilikleri reddeden bir arkaplana sahip “Batı düşüncesi”nin tabii ki. Reaksiyoner, tekçi, ötekini dışlayıcı olması temel açmazlarıyla, bugünkü Batı düşüncesi”nin ortaya çıkması ve en kritik olanı da Batı düşüncesi’nin uluslararasılaştırılmasıyla birlikte “sorunlu bir düzlem tasavvuru” oluşturmuştur. Yani, Batı düşüncesi’nin temel açmazlarını doğru okuyabilmek gerekir ki, küresel ve bölgesel denge arayışı süreçlerindeki (yanıltıcı) konjonktürlere göre, post-kolonyal döneminden sonra adeta “ideal bir çıkış” olarak Batı düşüncesi’ni sunma temel yanlışına düşülmesin. Aynı zamanda, –Reaksiyoner, üstenci, ırkçı, emperyalist Batı düşüncesi’nin arka planda olduğu gelişmeleri, farklı konjonktürlerde, şeklen değişik gözüken/algılanan emperyalist gerçekliklerin sütrelenmesine meydan bırakılmasın…

Dikkatli, ön yargılı olmayan bir gözle bakıldığında, Batı referanslı emperyalist yöntemlerin farklılıklarının şekilden öte bir anlam taşımadığını görmemek mümkün değildir…

Emperyalizmin tarihinde çok gerilere gitmeye gerek yok. Trump ABD’sinin Gazze/Filistin ve son olarakta Venezuella/Güney Amerika ve ABD’nin arka bahçelerindeki emperyalist hamleleriyle ondan öncekilerin yaptıkları/yapamadıkları arasında özde bir farklılık görmek, olsa olsa, algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle sağlanabilir. Önceki dönem ABD Başkanı Biden, sözde müttefiki, aynı zamanda güçlü bir vesayet ilişkisi içinde olduğu Türkiye’ye yönelik açık tehdit ve korkutmalarla bir yerlere varmaya çalışmıştı. Hatırlayalım, o kritik dönemde, Türkiye’deki Radikal Batıcılarla birlikte hareket eden Romantik Demokratların bu durumun farklı algılanması için elinden geleni yaparlarken ne demişti Biden:‘Dostlarımızla (iç ve dış muhalif unsurlarla) birlikte Türkiye’deki diktatörlüğü yıkacağız ve hep birlikte “Demokrasi”yi hakim kılacağız. ‘Halbuki Batıcılar da çok iyi biliyordu ki ABD/Batı, bir yere “demokrasi götürüyorsa”, bu müttefiki bile olsa, bilinmeli ki orada emperyalist çıkar ve menfaatleri bağlamında yolunda gitmeyen bir şeyler var demektir.

İsterseniz değerlendirmemizin bu aşamasında özetle Batı düşüncesi ve medeniyetinin temel nitelikleri ve açmazlarıyla ilgili sorgulama ve ciddi eleştirilerden birini dikkatlerinize sunalım. Zira konuyla ilgili literatüre hakim olanlar ne demek istediğimizi zaten net bir şekilde anlamaktadırlar. Lakin bunlar yeterince duyurulamıyor ve/veya küresel güçlerin baskısı altında görünmez hale geliyorlar. Kısaca hatırlayalım…

“Gözlerini en önemli sorunlarına kapatmayı seçen bir medeniyet, hastalığa yakalanmış bir medeniyettir.”; “ilkelerini hile ve aldatma için kullanan bir medeniyet ölmekte olan bir medeniyettir.” (Kolonyalizm-Postkolonyalizm, Ania Loomba, Ayrıntı Yayınları,…)

Aynı zamanda, “Batı merkezli yaklaşımların aksine güvenlik yaklaşımı çalışmaları, değişik yerlerdeki toplulukların, Batı’nın kolonyal geçmişinden yola çıkarak oluşturdukları pratiklere nasıl katkıda bulundukları da bilinmektedir.” Bu söylem ve pratikler de (açıkça) göstermiştir ki “Batı merkezli güvenlik yaklaşımı”, evrensel olmadığı gibi kısıtlayıcıdır da. Özellikle eleştirel güvenlik çalışmalarında “özgürleştirme” kavramına yapılan vurguyu hatırladığımızda, Batı’nın bakış açısıyla “öteki”ni anlamaya çalışmak, dışlayıcı pratikler üretmekten öte bir anlam taşımaz. Özellikle, küresel ve bölgesel krizlerin ileri safhalarında, Batılı güç odakları, güvenlik ve özgürlük arasındaki dengeyi kurmaya çalışanlara karşı, “güvenlikçi yaklaşım”/Militarist çözüm vb. suçlamalarla saldırarak “demokrasi”nin hamisi kesilirler. Batı Medeniyeti’nin içerideki ve dışarıdaki etki ajanları…

Batı düşüncesi ekseninde kurgulanan uluslararası sistem, dışarıdan görünümü itibarıyla, farklı konjonktürlerde değişik şekillerde algılansa da küresel ve bölgesel değişim sürecinde gerçek çehresiyle karşımıza çıkmıştır… “Güçlü” nün haklı görüldüğü bir düzen/düzensizlik olduğu açıkça görülmüştür. Ki Modern/Post modern eksende kurgulanan uluslararası sistemlerin arka planındaki felsefe, ilke ve ahlakları yoksun, çıkar esaslı, emperyalist güçlere alan açan bir zihniyetin ürünüdür. “Güçlü” lerin çıkar ve hakimiyet paylaşımı boyutlu mutabakatlarıyla belirli denge dönemlerinin yaşanması söz konusu olmuştur. Lakin diğer yapıların, bilhassa kendi güvenlikleri ve gelecekleri için tedbirler alması, “sistem içi” çıkış arayışlarına girmesi ve “denge/dengeci” politikalarla adımlar atması da kaçınılmaz bir durumdur. Bu bağlamda (sözde medeni) küresel güçlerin, hukuk tanımaz haydutlukları, -kaba ve sofistike yöntemleriyle- doğru okunmazsa, küresel güçler ve onların yerel işbirlikçilerinin algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerinin etkisi altında kalınırsa bahse konu “sistem içi” çıkış arayışlarından sonuç alınması da mümkün olmayabilir. Yani, “güçlü” nün hakim olduğu uluslararası sistemin değişim ve dönüşüm sürecine girmesiyle birlikte “sistem içi” çıkış arayışına giren diğer yapıların, kendi güvenlikleri ve gelecekleri için, reel-politik gelişmeleri doğru okumaları ve öncelikle savunmalarını güçlendirici tedbirler almaları zorunludur. Hatalı politikalar ve hatalı stratejilerle, kısa vadeli başarılar peşinde koşanlar, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin kritik aşamalarında çok şey kaybedeceklerini öngörebilmeleri gerekir… Tabidir ki Devrimci/İnkilabı çıkış arayışlarında olanlarda gelişmeleri doğru okuyup, ilkesel ve ahlaki duruşlarından taviz vermeden “sistem dışı” çıkış arayışlarını devam ettireceklerdir…

Ne yazık ki reaksiyoner, üstenci, tekçi/“ırkçı” arka plana sahip Batı düşüncesi’nin hakim olduğu bir dünyayla karşı karşıyayız. Ve eski düzenin çöküş sürecine girdiği  küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinde de “ideolojik” çizgide bir değişiklik söz konusu değildir. Küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin önünü açtığı reel-politik gelişmelerde Batı düşüncesi’nin değişik versiyonları ekseninde yol almaktadır. Modernistler/Post-modernistlerin, sistem içi tartışmalarının da, Batı düşüncesi’nin öne çıkan açmazlarını ve insanlığı taşıdığı aldatıcı sonuçlarına bir çıkış üretmeleri beklenemez. Lakin, Modernistler ve Post-modernistlerin, konuyla ilgili tartışmalarından birini hatırlatan, El-Messiri’den önemli bir alıntı yapmamız, konunun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacaktır…

“Emperyalizmin, Batı Medeniyeti’nden ve Batı’nın evren anlayışından bir sapma olduğunu iddia edenler vardır.” Halbuki;

  • Yönetim felsefesi olarak Demokrasi’yi,
  • Ekonomik düzen olarak Serbest Piyasa (Laisiz-faire)’yi,
  • Evrensel olarak Rasyonalizmi/Hümanizmi,

Benimsemiş Avrupa/ABD’nin, Liberal, Hümanist ve “Aydınlanmış” bir medeniyet olma haliyle çeliştiği iddiası doğru değildir. Aksine, dikkatlerimizi epistemolojik düzleme çevirdiğimizde ortada bahse konu felsefeler ile emperyalist tasavvur arasında güçlü bir bağın olduğunu görmemek mümkün değildir.” Özellikle bu felsefelerin, maddi alanın dışında farklı bir felsefi sistemi kabul etmediklerini, doğası gereği de bunların seküler felsefi arka plana sahip olduklarının da altını çizmek gerekir…

“Sekülerizmin de, -iddiaların aksine- din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasından öte bir anlam taşıdığı bilinmektedir. “Öyleki” Epistemolojik (bilgi felsefesi) ve etik mutlak/aşkın değerlerin yeryüzünden silinmesidir “sekülerizm”. Yani, bütün dünya, -insanlık ve doğa- sömürülecek ve boyun eğdirilecek bir nesneden ibaret duruma düşürülmesinin hedeflendiği açıktır. Dolayısıyla küresel ve bölgesel düzlemlerde, “sistem içi” taraf olanların, algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle anlattıklarıyla gerçekler arasındaki farkın ne kadar derinleştiği ortadadır. Ne var ki tarihi ve stratejik derinliğe sahip gelişmelerin ortaya çıkardığı kimi gerçekler, -iletişimdeki rekabetin artmasıyla- küresel odakların belirleyiciliğinin azaldığı bir vasatta, düşünen, akleden ve hakikati arayış sürecinde ilkeli ve tutarlı olanların gündemine girmiş bulunmaktadır. Söz konusu gerçekliklerin gündeme girmesine neden olan stratejik gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz: ABD-İngiltere’nin tetikledikleri Rusya-Ukrayna Savaşı, (bilhassa) 7 Ekim sonrası ABD-(Siyonist) İsrail’in hakimiyetlerini genişletme planlarının deşifre olması ve -korkunç katliamlar ve soykırıma rağmen- hedeflerine ulaşamamaları, 8 Aralık sonrası Suriye/bölgede, güç dengesini değiştiren ve yeni denge arayışını hızlandıran/zorlayan gelişmeler… Ve bir süredir gerileme dönemine giren emperyalist ABD’nin, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin gelinen aşamasındaki haydutça hamlelerinin yeniden gündeme girdiği bir dönemi yaşamaktayız…

VENEZUELLA/ABD’nin Arka Bahçesi’nde Yaşananlar

Batı düşüncesinin arka planda yer aldığı emperyalist müdahaleler, şekil/yöntem olarak farklılık arz ediyor gözükse de, özde, aynı çizgide devam edegelmektedir. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken husus ise özellikle Post-kolonyal dönem sonrası söz konusu emperyalist müdahalelerin giderek daha sofistike bir görünüm algısının değişme sürecine girmiş olmasıdır. “Demokrasi’nin emperyalizmin mızrak ucu” olduğu bilincinden uzak toplumlar açısından emperyalizmin malum müdahalelerinin, “ABD’nin demokrasi götürmesi” olarak nitelenmesi algısının yansımalarının giderek zayıfladığı söylenebilir. Lakin tüm bu gerçekliklere rağmen etki ajanları faaliyettedir; Radikal Batıcılar, “sistem-içi” mücadele süreçlerinde ABD/Batı’dan destek talebinde bile bulunabiliyorlar… Ta ki emperyalist güç odaklarının, -kendi gelecekleri ve güvenlikleri için kurguladıkları- küresel ve bölgesel sistem ve kurumların işlevlerini yerine getirmekteki yetersizliği belirginleşene kadar. Ve küresel ve bölgesel yeni denge arayışlarının, değişimin temel dinamikleri paralelinde giderek hızlandığı bir dünyada…

Bu süreçte, küresel güç odaklarının güç ve hakimiyet alanı kayıplarının yanı sıra yükselen bölgesel ve küresel güçlerin etkileri de sahaya yansımaya başladı. Küresel düzlemde, ABD-Çin arasındaki ticaret savaşları küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecini etkilemiş olsa da, Ukrayna-Rusya Savaşı, (7 Ekim) sonrası Gazze/Filistin’deki soykırım sonrası Suriye/bölgedeki güç dengesinin değişimi adeta yeni bir döneme işaret etmekteydi… Ve söz konusu dönemde, bir süredir güç kaybına uğrayan ABD, içeride ve dışarıda düştüğü zor durumdan kurtulabilmek için agresif/haydutça adımlar atmaya başladı. Trump ABD’si, -tüm açmazlarına ve ciddi güç kaybına rağmen- (Genişletilmiş) “Ortadoğu”daki yeni güç dengesi arayışı sürecinde, konjonktürel olarak öne geçen bir görüntü verdi. ABD, bölgede başta Türkiye olmak üzere bölgesel güçlerle mutabakatların yanı sıra Rusya ile de ilişkilerini de stratejik düzlemde yeniden kurgulamaya yönelik hamleler yaptı. Haliyle bu hamleleri Avrupa’nın durumunu da zorlaştırdı. Bir anlamıyla da Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden kurgulanması için Trump ABD’sinin zorlamalarına şahid olundu. Aynı zamanda Avrupa ve Güney Amerika’da arka bahçesi olarak nitelendirdiği yerleri kontrolü altına almak üzere haydutça tehditler ve müdahalelerle öne çıktı ABD.

Bunlardan Venezuella’ya yönelik haydutça tehditlerinin devamında Venezuella devlet başkanı ve eşi kaçırılarak ABD’ye getirildi. Ve uyuşturucu ticareti ve düzensiz göçe aracılık etmek suçlamalarıyla ABD’de yargılanacağı ilan edildi. Ne var ki bu haydutluğa karşı koyacak uluslararası hukuk ve kurumlar fiiliyatta olmadığı gibi küresel yeni denge arayışının en önemli aktörü Çin de ABD’nin hiçbir kural tanımayan haydutça müdahalesine karşı bir duruş gösterme gereği bile duymadı. Çin’in, Trump ABD’sinin gerek (siyonist) İsrail ile birlikte İran’a yönelik saldırılarda gerekse de Venezuella krizinde, -Kendi çıkarları gereği- “Stratejik Sabır” (?!) gösterdiği iddia edildi. Söz konusu haydutça müdahalelere (güya) karşı tavır aldıklarını iddia eden Radikal Batıcılar ve “Romantik Demokratlar”da iki yüzlülüklerini bir kez daha ortaya koymuş oldular. Öyle ki bahse konu bu emperyalizmin etki ajanları, Trump’ın I. başkanlık döneminden sonra ABD başkanı seçilen Biden’ın, Türkiye’deki “sistem-içi” güç ve çıkar mücadelesinin en kritik aşamasında, -Demokrasi ve (sözde) evrensel değerler adına- neler söylediğini tekraren hatırlayalım:

“Dostlarımızla birlikte Türkiye’deki diktötürü yıkacağız”… ‘Türkiye’deki yönetimi (daha önce yaptığımız gibi) muhtıra ve darbelerle değil seçim ile devireceğiz. Muhalefetteki dostlarımıza destek vereceğiz.’ Keza, ABD’deki Ulusal Demokrasi Vakfı da -yurt dışında demokrasiyi teşvik amaçlı kurulmuş ve ödeneğini ABD Kongresi’nden alan- sözde sivil bir ABD Ajansı olarak, “Emperyalizmin mızrak ucu”nu kullanışlı hale getirmek üzere her yolu denemekten geri kalmıyordu. Avrupa/ABD’nin “iki yüzü” deşifre oluyordu, bu vesilelerle!..

“TERÖRSÜZ TÜRKİYE”-“TERÖRSÜZ SURİYE” Ve Bölgenin Geleceği

Suriye’de eski rejimin devrilmesiyle birlikte Türkiye, -güvenlik ve gelecek kaygılarıyla- Suriye yönetimine tam destek vermeye başladı. Bölgedeki yeni denge arayışı sürecinde gelinen kritik aşama itibarıyla Türkiye ve (Siyonist) İsrail açısından Suriye’nin stratejik önemi daha da belirginleşti.

Bir süredir devam eden ve küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin temel dinamiklerine vurgu yaptığımız değerlendirmelerimizde, önce, gelinen aşama itibarıyla, Türkiye ile ABD-(Siyonist) İsrail’in güvenlik ve gelecek stratejilerinin karşı karşıya geldiğine dikkat çekmiştik. Daha sonra da ABD-Türkiye ilişkilerinin yeni bir döneme girmesiyle birlikte bölgesel yeni denge arayışı sürecinde, -her iki ülkede kendi çapı ve düzleminde- gündeme gelen zorunluluklar nedeniyle malum mutabakatları imzaladılar. Bu arada, Suriye’deki yeni yönetim ile ABD-(Siyonist) İsrail destekli SDG/PYD arasında da (10 Mart) Mutabakatı imzalandı. Aynı zamanda bahse konu dönemde, geçmişin aksine, Türkiye ile (Siyonist) İsrail ilişkilerini de jeo-politik ve jeo-stratejik olarak karşı karşıya getiren bir süreç yaşandı. Üstelik bunun sahaya yansımasını zorlayan gelişmeler de peşi peşine geldi. Ve bu yeni durum, zamanla sadece Gazze/Filistin, Suriye coğrafyasında da gündeme gelmedi. Süreç içerisinde (geniş anlamıyla) bölgede/Somaliland, Yemen vb.’lerinde de bu iki bölgesel güç karşı karşıya gelmiş oldu. Öyle ki son zamanlarda bu karşı karşıya geliş, Türkiye-(Siyonist) İsrail arasında “ilan edilmiş”(!?) bir savaş olarak okunmaya bile başlanıldı…

Evet, ABD-Türkiye ilişkilerindeki yeni dönemle birlikte, ABD-Türkiye arasında imzalanan- şartların zorladığı- mutabakatlar, ABD-İsrail ilişkilerinin bölgeye yansımalarını da etkiledi. Ama bu durumun sahaya yansıması, (siyonist) İsrail’in provakasyonlarına rağmen, gecikerek de olsa, iki tarafın kabul edebileceği sınırlara çekilmekte zorlanıldı… Dolayısıyla, Suriye hükümeti ile SDG/YPG arasındaki mutabakatın sahaya yansıması ve aralarındaki sorunların uzlaşmayla çözülmesinin önü de açıldı. Bu çerçevede gerek Suriye hükümeti, gerekse de Türkiye, diplomatik yollarla bir çözüme ulaşılması için her yolu kullanmakta ısrar ettiler… Ne var ki ABD-Türkiye ve ABD-Suriye ilişkilerindeki tüm arayışlara rağmen,-(Siyonist) İsrail ve malum diğer güçlerden dolaylı destek almaya devam eden- SDG/YPG/PKK’nın bir kesimi, uzlaşmak yerine, kısa vadeli hesaplarla el yükseltme yoluna girdiler. Oysa Türkiye ve Suriye’nin “kırmızı çizgileri” nden geri adım atması mümkün gözükmemekteydi. 10 Mart mutabakatının uygulanması için gerçekleştirilen yoğun diplomatik girişimlerden bir sonuç alınamaması üzerine Suriye ordusunun müdahalesi beklenmeye başlandı. Malum kimi kesimler, söz konusu askeri müdahalenin gecikmesini eleştirirlerken kimileri de zor kullanmadan sorunun çözümünün kritik öneminin altını çizmekteydiler… Bu arada, Suriye hükümeti’nin, tüm etnik ve mezhebi grupların temel haklarını dikkate alan bütüncül bir sistem oluşturma çabası da her vesileyle gündeme gelmekteydi. SDG/PYD/PKK’nın, “örgüt lideri”nin genel çağrılarına rağmen uzlaşma karşıtı bir duruşu da ısrarla devam etti… Aynı zamanda terörist yapı, -algı yönetimi ve manipulasyon tekniklerini kullanarak- kendilerini masum göstermekte de ısrarlıydı. Tıpkı, kendilerine destek veren emperyalist güçlerin yaptıkları gibi…

Sonunda, Suriye ordusu beklenen hamleyi yaptı. Önce Fırat’ın batısındaki YPG işgalindeki yerleri, beklenenden kısa bir sürede kontrol altına aldı. Sonra, Suriye ordusunun başarılı operasyonuna paralel olarak, SDG/PYD/PKK’nın kontrolündeki, -Arap aşiretlerinin yoğunluklu olduğu bölgelerde hakimiyet kuruldu. Ve beklenildiği üzere ateşkes kararı ajanslara düştü. Görüldü ki Suriye hükümeti ve Türkiye’nin bir süre önce vardıkları mutabakatların, aşama aşama sahaya yansımasında zorlanılmaktaydı. Ama Suriye hükümeti’nin sert güç kullanma noktasına gelmesi, bundan sonraki süreçte “yumuşak güç” kullanımının devam etmeyeceği anlamına gelmemektedir. Lakin, bundan sonraki sürecin nasıl gelişeceği konusu, iki gruba ayrıldığı bilinen PKK/YPG/SDG yapısının öne çıkacak duruşuyla doğrudan alakalı olacaktır. Zira gerek Türkiye’nin, “Terörsüz Türkiye” süreciyle Suriye’nin bütünlüğü ve istikrarının paralel yürümesi konusundaki hassasiyeti ve gerekse de ABD-Türkiye-Suriye arasında varılan mutabakatlar bunu gerektirmektedir. Üstelik ABD’nin söz konusu mutabakatın sahaya yansıması konusunda, içerideki bazı odaklar ve (siyonist) İsrail’in provoke etme çabalarının kısmi etkisi de görülebilmektedir. ABD içindeki ekonomi/çıkar merkezli görüş farklılıkları ve –Paris’deki toplantıda, büyük oranda, İsrail ikna edilse de- Siyonist yönetimin dengesiz/tutarsız çıkışlarını dikkate alan adımların atılması da sürecin hassasiyeti için gerekli görülmektedir. Aynı zamanda, Türkiye ve Suriye hükümeti’nin ortak hassasiyetinin, Suriye’deki SDG/YPG/PKK terörünün sona erdirilmesiyle Suriye’de Kürtlerin haklarının teslim edilmesinin birbirinden ayrılması olduğu da bilinmektedir. Ve her fırsatta dile getirilmektedir.

Ezcümle, gelinen aşamada, Batı düşüncesi’nin/Batı medeniyetinin arka planını doğru okumanın yanı sıra, Müslümanların Sorunlu Tarihi’nin (MST) bölge insanını taşıdığı zillet vasatını da dikkate almak kritik öneme sahiptir. Bu kritik/stratejik okumaları yapabilecekler, -hangi kavme ait olurlarsa olsunlar- eğer kendilerini İslam referanslı tanımlıyorlarsa, kısa vadeli hesaplar yapmaktan kaçınmaları gerekir. Ki “Terörsüz Türkiye”-“Terörsüz Suriye” süreçlerinden sonra “Terörsüz Bölge” süreci bölge insanının gündemine girer!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir