Yazılar

Rusya’nın Yanlış Hesabı Yeni Türkiye/Nato’dan Döndü

Son yıllardaki siyasi analizlerimizde, sık sık “değişen dünya ve bölge koşulları”na dikkat çektik.Yaşananları dinamik bir süreçte analiz etmeye ve gelişmelerin birbiriyle bağlantısını, mümkün olduğunca, kurmaya gayret ettik…Dünyada ve bölgemizdeki değişim ve dönüşüm süreci, çoğu zaman kanlı tezahürleriyle gündeme gelirken bazende “sessiz adım”ların izini sürmek gerekti…Ve gelinen bu aşamada, değişim ve dönüşüm sürecinin çok kritik bir dönemece geldiğini, son hamlelerle birlikte, bölgemizde, yeni bir dengeye doğru hızla yol alındığını görebiliyoruz artık…

Uluslararası sistem, dolayısıyla bölgemizdeki dengeler hızla değişiyor.Bu değişimi devletlerin tek başlarına gerçekleştirebilmeleri mümkün gözükmüyor.Çok kutuplu bir dünyaya doğru yol alındığı bir süreçte, hatta müttefikleriyle birlikte bazı başat güçlerinde bunu başarabilmeleri de çok kolay olmayacaktır.Bu gerçeklik ve bölgesel yeni denge arayışlarının kritik aşamalarında yaşanan keskin ve kanlı rekabetlere bakarak; bazıları, 3. Dünya Savaşı’ndan dahi söz edebilmektedir.Kısaca hatırlanırsa görülecektir ki 1. ve 2. Dünya Savaşları gibi klasik savaşların sonrasında, daha çok galip devletlerin güç ve çıkar dengesine göre yeni bir düzen inşa edildi.Güç dengeleride böyle bir dünya kurulmasına imkan sağladı.Oysa 20. yy.’ın son dönemlerinde başlayan ve 21. yy.’da da yoğunlaşarak devam eden değişim ve dönüşümler, dünyada ve bölgelerdeki ekonomik ve siyasi güç kaymaları ve bu değişimleri zorlayan iletişim devrimi klasik bir savaşı, 3. Dünya Savaşı’nı ortaya çıkarmadı.Zira savaş kavramı, teknolojik, siyasal ve hukuksal değişim ve gelişmelere paralel olarak anlam kaymasına uğradı.Özellikle nükleer silahların karşılıklı tehdit ve gerginlik araçları olmanın ötesinde bir savaş enstrümanı(aracı) olmaktan çıkmakta olduğu bir dünyada, “dördüncü nesil” savaş olarakta nitelenen “küresel terörizm” ve dolayısıyla “vekaletler savaşı”nın  gündemden hiç inmemesi konuyla ilgili yeniden düşünülmesini gerektirmektedir…

Savaş kavramının yeni tanımı; “güçlü olanın haklı sayıldığı” adaletten yoksun bir küresel yapıda, terör tanımının hangi ölçüte göre yapıldığı, bir terör örgütü kullanılmak istenildiğinde nasıl bir diğer terör yapısı kullanılarak meşrulaştırılmak istenildiği çok açık bir gerçeklik olduğu bilindiğine göre insanlığın geleceği açısından Müslümanların duruşu büyük bir önem arzetmektedir.Değişen dünyada küresel sistemin yeni düşman konsepti olarak “İslam”ın belirlendiği, ne var ki”Müslümanlar”ın büyük bir kısmının kafasının karışık olduğu bir vasatta yol alınmakta.Yeni dünya denge arayışında Batı Medeniyeti, kendi varlığına karşı potansiyel tehdit olarak gördüğü İslam dini ve Müslümanları kontrole yönelik her türlü yöntemi denemekte.Düşünsel düzlemde her türlü”ideolojik savaş” tekniklerinden yararlanan başat güçler, etnik terörün yanında siber terör ve dolayısıyla algı yönetimi tekniklerini de sonuna kadar kullanmakta…Ve böyle bir savaşa hazır gözükmeyen Müslümanlar, en azından şimdilik, kendi dinlerine ihanet anlamı taşıyan yöntemlere doğru manipüle edilerek sadece kontrol edilmemekte, aynı zamanda birbirleriyle harp ettirilmektedir.Dolayısıyla “Ilımlı Müslümanlar”-“Radikal Müslümanlar” olarak kategorileştirilenler, küresel sistemin temel mantığıyla uyumlu bir çizgide hareket ettikleri sürece “ciddiye alınmakta” ve güç oyununda aktör dahi olabilmekteler…Böyle bir dünyanın ve yaşanılanların farkında olabilmek, olayları müslümanca okuyabilmek için, hiç şüphesiz, dönemsel/konjonktürel gelişmelerin kışkırtıcılığı ve çeldiriciliğini filtre edip temel politikalar ve stratejiler üzerinden süregelen “güç oyunu”nu okuyabilen kanaat önderleri, liderler ve öncü şahsiyetlere ihtiyaç vardır.Ama bu tür önder şahsiyetler yerine “sistem-içi” yöntemlerin tüm çarpıtmaları, “duygusal ve reaksiyoner” yaklaşımın olumsuzluklarıyla malül, üstelik geçmişiyle bugünü ilkesel değişim düzleminde izah edebilme cesaretine bile sahip olmayan insanların, liderlerin insanımıza yol gösterdiği gerçekliğiyle karşı karşıyayız.

Bu bağlamda, değişen bölge dengelerinin gereği olarak yeni denge arayışlarının hızla son dönemece girdiği bölgemizde, süreç içerisinde üretilmiş olan sorunların çeşitli enstrümanlarla bir kaosa dönüştürülmesinden yarar umulduğu, aynı zamanda sorunlara çözüm yöntemleri önerildiğini, haritaların ortalıkta tartışıldığını gözlemlemekteyiz.Dolayısıyla yukarıda hatırlattığımız çizgide stratejik öneme sahip bölgeler ve en önemlisi tüm bunlar yapılırken “Müslümanların kontrolü” çerçevesindeki hesaplar gündeme gelmektedir.Haliyle son gelişmeleri değerlendirirken bir bütünlük içinde; Irak-Suriye eksenindeki stratejik hamleleri ve son zamanlarda gündemi işgal eden Yeni Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesini kısaca yorumlamamız gerekmektedir.Tabi bunlarla ilintili olarak, son zamanlarda göreceli bir bağımsız politika izlediği söylenen Yeni Türkiye’nin, Rusya ile yaşadığı krizle birlikte ABD ile dönemsel sorunlarını aşma sürecinin hızlandırılmasını, AB ile ilişkilerinin canlanması yolunda hem AB üyelerinin hem de Yeni Türkiye’nin daha istekli davranmasını, Kıbrıs’taki müzakereleri hızlandırmasını ve bunun bölgedeki gelişmeler ve özelliklede Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarıyla ilişkisini ıskalamamamız önemlidir.Keza bir süredir derinden devam eden Yeni Türkiye-İsrail yakınlaşmasının gerek bölgedeki gelişmelerin hızlanması ve gereksede Doğu Akdeniz’deki proje tartışmalarıyla doğrudan alakası kurulmak durumunda.Aynı zamanda bu gelişmelerin, bölgedeki denge arayışının zorunlu bir gereği olarak Filistin sorununun çözümü sürecini de daha gerçekçi temellerde ilerleteceğinin farkına varılarak İsrail-Yeni Türkiye ilişkileriyle ilgili yanlış değerlendirmeler ve duygusal tepkilerden uzak analizlerle konu ele alınmalıdır.Aksi takdirde “one minute” çıkışında yapılan hatalı okumalarla ve bu değerlendirmelerde Yeni Türkiye’ye hak etmediği misyonlar yüklemekle bir yerlere varılabileceğini zannedenler yine yanılacaklardır.Yok eğer bu tepkilerinde samimi olanlar varsa, bilsinler ki İsrail ve Filistin’i Müslümanca değerlendirmenin yolu, küresel sistemin parametreleriyle bulunamaz.”Sistem- içi” yöntemlerin imkan ve sınırları yine sistemin kendi felsefesiyle paralel bir çerçeve içindedir.Küresel küfür sistemi içinde “İslamcı” nutuklar atmak, “sistem-içi” yöntemlerle Müslümanları tatmin edecek sonuçlara ulaşmak eşyanın tabiatına, hayatın gerçeklerine uymaz.Bu önemli husus bir kez daha duygusal ve reaksiyonerlikten uzaklaşılarak düşünülmeli…

BÖLGEDE YENİ DENGE ARAYIŞI-DOĞU AKDENİZ VE STRATEJİ SAVAŞLARI

Uzun süredir bölgede devam eden hareketlilik her ne kadar fetret/geçiş dönemiyle birlikte hızla kaos görüntüsüne bürünsede, bölgede yeni denge arayışları kesintisiz devam etmekte.Söz konusu geçiş döneminin tüm olumsuzluklarının yaşanmasının yanı sıra bölgede yeni denge inşasında kritik bir konuma sahip Irak-Suriye ekseninde beş yıldır bir vekaletler savaşı sürmekte…Konunun aktörlerinin bir kısmı, çeşitli nedenlerle süreci uzatmakta yarar umarken bir kısım bölgesel aktörlerde bu uzatmadan kaygı duydular…Bu arada, özellikle ABD’nin kararsızlığı ve AB ülkelerinin yetersizlikleri bölgede stratejik/jeopolitik bir boşluk oluşturdu.Rusya ve İran ise bir taraftan bu boşluğu doldurmak isterlerken bölgede “bizde varız” dediler.Burada İran’ın Irak-Suriye eksenindeki bizce temelden hatalı politikaları ve gelinen aşamadaki durumu ayrıca değerlendirilmeli.Rusya ise bir taraftan Ortadoğu’da bulunmak zorunda olduğunu düşünürken diğer taraftanda Ukrayna/Kırım’daki gelişmeler nedeniyle ortaya çıkan sıkışmışlığından kısmen de olsa kurtulma yolu olarak görüyordu, bölgeye müdahalesini.Aynı zamanda Rusya AB ile ilişkilerinde enerji hatları hakimiyetini muhafaza etmek, en azından devre dışı kalmamak istiyordu.Dolayısıyla enerji hatlarında stratejik bir geçiş ülkesi olması yolu açık Yeni Türkiye ile yakın ilişkilerine karşın bir anlamda rakip ülkelerdi de.Öyleki Ukrayna krizinden sonra Yeni Türkiye ile önemli projelerin hayata geçiren ve bu ülkeyle stratejik nitelikte anlaşmalar yapan Rusya, “Türk Akımı” adını verdiği projeylede bir çok çevreyi şaşırttı.Ama taraflarda biliyorlardı ki bu projenin iki ülke açısından tartışılması, açıklığa kavuşturulması gereken boyutları vardı.Aynı zamanda Yeni Türkiye’nin Kafkaslar, Irak-Suriye ekseni, Doğu Akdeniz ve diğer bölgelerden alternatif ve diğer projelere geçiş verme imkanları mevcuttu.Bu arada bölgedeki gelişmeler Rusya’nın Suriye’ye girmesine imkan tanıdı.Rusya, Suriye’nin kuzeyinde, özellikle kuzeybatısında kontrolü ele geçirmek, rejim ve İran ile birlikte bu bölgeyi kontrol etmek istiyordu.Bu koalisyona haliyle Irak merkezi yönetimi de katıldı.PKK ve türevleri (PYD başta olmak üzere) de bu koalisyonun adeta tetikçisi rolüne soyunarak bölgede kendisinin nefes alacağı bir yer bulma derdine düştü.Her ne kadar başlangıçta çok net görünmesede bunların karşısında Yeni Türkiye, ABD ve müttefikleri Irak Bölgesel Kürt Yönetimi (IBKY), Irak’taki Sünni aşiretler ve Suriye’deki(ılımlı) muhalif grupların yer aldığı ortak kaygılara, çıkar hesaplarına sahip koalisyon yer almış oldu.

İşte böyle bir vasatın oluşma sürecinin kritik bir aşamasında Rusya, Suriye’ye girme nedenlerinin çok ötesine geçerek başta Yeni Türkiye olmak üzere ABD ve AB ülkelerini de tedirgin eden hamlelerde bulundu.Ve daha önce defalarca ihlal ettiği ve çeşitli gerekçelerle diplomatik uyarılarla yetinilip müsamaha gösterildiği Türk hava sahasını bu kez iki uçakla ve uyarıları duymazdan gelerek ihlal etmesi söz konusu oldu.Rusya’nın, ısrarla, Yeni Türkiye ve dolayısıyla NATO’yu test etmesi ve bunun karşılığını görmesiyle ortalık karıştı.Ve bu olay başlangıçta yanlış değerlendirildi.Malum çevreler Yeni Türkiye’ye yönelik pozisyonlarına uygun değerlendirmeler yaparlarken, bazıları da Putin’in kendisinden beklenilmeyen tarz ve seviyedeki söylemlerinden hareketle krizi tersten okumakta yarar umdular.Oysa bu ve benzeri çevreler, bölgedeki sürecin bu aşamasında Yeni Türkiye, ABD ve müttefiklerinin izlediği strateji ve buna bağlı “sessiz adımlar”ı dikkate almadılar.Başlangıçtaki açıklamalarla, bahse konu çevreler, krizin Türkiye ile Rusya arasındaki bir sorun olarak görülmesi eğilimindeydiler.Halbuki kriz hızla Rusya-NATO krizi düzlemimde tartışılmaya başlanıldı.Krizin ilk anlarındaki ABD ve NATO’dan gelen muğlak ifadeler yanlış okunmuş, Yeni Türkiye’nin krizi soğukkanlı ve tansiyonu düşürücü bir tarzda yürütmesinin hemen akabinde ABD ve NATO’dan giderek daha net ve kararlı ifadelerle destek gelirken, krizin gerginliğinin artmamasına özen gösterilerek yönetilmesi de olumlu karşılanmaktaydı…

Rusya’nın Suriye politikası ve uçak krizini yönetim biçiminin kendisine uluslararası ilişkilerde daha geniş yer açma stratejisinin bir gereği olduğunu iddia edenlerin olduğunu biliyoruz.Her ne kadar Gürcistan ve Ukrayna’da NATO’nun Rusya’yı sıkıştırma politikalarına karşı bir tepkiden, karşı hamleden söz etmek mümkün olsa da Ortadoğu’da yaşanılanların Rusya tarafından aynı kategoride değerlendirilmiş olması ciddi bir stratejik hatadır.Keza sadece bölgenin değil, Rusya’yı da ilgilendiren Kafkaslar ve Balkanlarda da stratejik gücü ve etkinliği hızla yükselen Yeni Türkiye’nin uçak krizini  bölgesel hassasiyetleri ve hedefleri yolunda değerlendirmesinden doğal bir şey olamaz.Ve bölgesel misyonu ve stratejileri gereği bunu gerektiğinde uluslararasılaştırma imkanlarını (NATO ve Montrö…)değerlendirmemesinden bahsedilemez.

Rus uçağının düşürülmesiyle malum çevreler bir kez daha hatırladılar ki Türkiye’nin sınırı, aynı zamanda NATO’nun da sınırıdır.T.C. Başbakanı’nın, “Uçağın düşürülmesi Türkiye’nin sadece ve sadece kendi hava sahasını koruma saikiyle yaptığı bir eylemdir.Uluslararası hukuk açısından meşrudur” ifadeleri doğru anlaşılması gereken manidar diplomatik bir değerlendirmedir.Ve bölgedeki misyonu ve Irak-Suriye eksenindeki stratejisinin gereği olan tansiyonu düşürmeye yönelik açıklamalar olarak okunmalıdır…

Ara sıra tekrar ettiğimiz gibi Türkiye’yi sadece Türkiye olarak değerlendirmek, yeni konumu ve misyonunu dikkate almadan Yeni Türkiye’yi yanlış tanımlamak, ciddi yanılgıları ve olmayacak beklentileri beraberinde getirmiştir ve benzer yanlışlıklar bundan sonrada aynı sonucu doğuracaktır.Burada bazıları şu soruyu sorabilirler:Madem sizin ifade ettiğiniz gibi, öyleyse neden Yeni Türkiye, zaman zaman Batılı ülkelerin, hatta stratejik ortağı ABD’nin hedefi haline geliyor?Yeni Türkiye’yi hedef alan örgüt ve devletlerle iş tutularak köşeye sıkıştırılıyor; adeta burnu sürtülüyor?Öncelikle belirtmemiz gerekir ki bu gelişmeler, Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonuna yönelik temel itirazlar olmaktan çok bu yöndeki hamlelerine yönelik zamanlama ve yöntemine karşı çıkışlardır.Aynı zamanda devletlerin çıkar hesaplarının ortaya çıkardığı dönemsel/konjonktürel gelişmeler olarak okunması gerekmektedir.Yani dönemsel olanla temel politikaların, stratejinin gereği olan gelişmeleri birbirine karıştırmamak lazımdır.Zaten son planda gelişmelerin nereye doğru evrildiğine, politikalarda dönemsel revizyonlar söz konusu olsa da, ana çizginin korunduğuna da şahit olunmaktadır…Nitekim bir süre öncesine kadar bazı küresel ve bölgesel güçler, Irak-Suriye ekseninde DEAŞ ile mücadele bahanesinin arkasına saklanarak kendi çıkar ve hakimiyet hesaplarının gereğini yaptıklarını biliyoruz.Açıkça yalan söyleyerek DEAŞ üzerinden bir taraftan Müslüman algısını, İslam ile bağdaşması mümkün olmayan seviyeye taşırlarken öte yandan da kendi stratejilerine alan açma adına bazı devletleri(özellikle de Yeni Türkiye’yi) DEAŞ vb. örgütlerle işbirliği içinde göstermişlerdir.Aralarında Yeni Türkiye’nin müttefiki ülkelerinde bulunduğu bu algıdan medet umanlar, dönemsel şartların gereği olarak ve hiçbir ahlaki kaygı duymadan bunu yapmışlardı.Bu ve benzeri yolla Yeni Türkiye’yi kendilerinin razı olacakları bir çizgiye çekmek istemişlerdi…Ama görüldü ki son dönemlerde bu zorlamalar yerini daha yakın işbirliklerine bırakmış durumda.Ama dönemsel gelişmelerle temel stratejilerin ortaya çıkardığı pozisyonlar arasındaki ayrımı yapamayanlar ve/veya böyle bir yanlışa çeşitli nedenlerle sürüklenenler çok ciddi hatalar yapmaya devam etmekteler…Aksine dönemsel olanın geçiciliğinin farkına varanlar ise, belli bir süre yaşadıkları sıkıntılara rağmen yere daha sağlam bastıklarını görebilmektedirler.Bunun en çarpıcı örneği, Müslüman Kürtlerde karşılıkları sınırlı olan gruplar (PKK-PYD, Talabani’nin Partisi ve Talabani’den ayrılan Goran Cephesi…)’nin aksine değişen bölge dengelerinin nereye  evrildiğini doğru okuyan Barzani’nin (mevcut konjonktürde etkisiz gözüksede Abdullah Öcalan’ı da dahil etmek gerekir), bölgede Rusya-İran ikilisiyle birlikte hareket etmekten ısrarla imtina etmesiydi.Tüm sıkıştırmalara ve yaşanılan zorluklara karşın bölgedeki radikal laik Kürtçü unsurlarla kurulmak istenen oyunun içinde yer almadı Barzani.Yeni Türkiye’nin IBKY üzerinden Musul’un kurtarılması veya geçmişe göre daha aktif olarak DEAŞ ile mücadelede adımlar atmasının önünü açtı.Bu,Erbil ile Ankara ilişkisinin daha da derinleşmesine neden oldu.Aynı zamanda Yeni Türkiye’nin, gelinen aşamada, bölgedeki Sünni-Arap (Anti-DEAŞ) direniş grupları ve Peşmerge ile oluşturduğu geniş ittifak, bazı çekincelere rağmen, hızla ABD ve Batılı müttefiklerininde desteğini aldı…

Irak-Suriye eksenindeki hızlanan gelişmelerin zorladığı başka gelişmelerde mevcut.Örneğin Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da 34 halkı Müslüman ülkenin katıldığı “Teröre karşı koalisyon” oluşturuldu.Konuyla ilgili yapılan açıklamada; ‘koalisyonun, şekli, mezhebi, ismi ne olursa olsun, yeryüzünde fitne ve fesat çıkaran, insanları korkutan ve öldüren silahlı terör örgütlerine karşı kurulduğu’ iddia edildi.Suudi Arabistan Savunma Bakanı ise daha da ileri giderek, koalisyonun İslam aleminin terörizmle mücadele azmini ve bu belayla küresel mücadelenin ortağı olduklarını göstermek amacıyla kurulduğunu söyledi.Anlaşıldığı kadarıyla küresel terörizmin hamisi küresel güçlerle konjonktürel bir işbirliğine yönelik olarak kurulmak durumunda olan bu koalisyon sözde “İslam Ordu Birliği” olarak isimlendirilmekte olup şimdilik üyeleri şunlardır:Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır,Lübnan, Libya, Yemen, Ürdün, Pakistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Tunus, Fas, Çad, Benin Togo, Cibuti, Senegal, Sudan, Siralyon, Somali, Gobon, Gine, Gumorlar Federal İslam Cumhuriyeti, Fildişi Sahili, Maldivler Cumhuriyeti, Mali, Malezya, Moritanya, Nijer, Nijerya, Filistin…

Bölgenin tamda yeniden inşa sürecinin kritik bir aşamasında Doğu Akdeniz’de enerji savaşları olarak nitelenebilecek bir strateji savaşlarının gündeme gelmiş olması da mutlaka dikkate alınmalıdır.2013’de Suriye, İsrail(Filistin karasularını da içine alıyor) Mısır ve Kıbrıs açıklarında (Doğu Akdeniz’de) yaklaşık 3 trilyon 450 milyar metreküp doğalgaz yatağı bulunduğu açıklandı.Bu tüm enerji üreten ülkelerin hesaplarını etkileyebilecek bir rezerv olduğu gibi Ortadoğu’daki dengeleride etkileyebilecek bir durum.Bu nedenle olsa gerek ki Doğu Akdeniz küresel güçlerin savaş gemilerinin konuşlandığı bir yer haline geldi…

Uluslararası hukuka göre devletlerin karasuları sınırı 12 mille sınırlı olmasına rağmen İsrail’in bunu bir süre önce  70 mile çıkarması ve uluslararası sularda “Mavi Marmara Gemisi”ni vurması, bölgedeki yeni denge arayışında avantaj sağlama niyetininde ötesinde enerji kaynaklarının kontrolüne yönelikte hamlelerden biriydi.Gazze/Filistin’ e ait karasularınında içinde bulunduğu bu bölgede zengin doğalgaz yataklarının bulunması ve konuyla ilgili projeler İsrail-Yeni Türkiye yakınlaşmasını zorunluluğunun adeta muharrik gücü haline gelmiş oldu…

Irak-Suriye eksenindeki savaşın son aşamasına gelindiği ve bu gelişmelerin bölge dengesi açısından stratejik önemde olduğunun altını çizip son bir yıl içindeki gelişmeleri hatırlatarak siyasi analizimizi, şimdilik burada bağlamak istiyoruz:ABD ve Rusya arasında varılan genel mutabakat ve Cenevre görüşmeleri…Yeni Türkiye’nin “stratejik ortağı” ABD ile dönemsel sorunlarının çoğunu aşma yoluna soktuğu İncirlik Mutabakatı…Yeni Türkiye’ye karşı yürütülen algı yönetimi çabaları ve PYD’nin parlatılması sürecinin tavsaması…Rusya’nın Suriye’ye girmesi ve stratejik boşluktan yararlanarak yanlış hamleler yapması…Rus uçağının düşürülmesi…Suriye’deki muhalif örgütlerin(El Nusra hariç) mutabakatı…Keza Suudi Arabistan’da 34 ülkenin terörle mücadele gücü kurmaları ve bunun ABD öncülüğündeki müttefik güçleriyle paralel hareket etmesi beklentisi…BM Güvenlik Konseyi’nin “Suriye Savaşı’nın” bitirilmesine dair uluslararası düzeyde bir karar alması…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir