
Seçim Süreci’nde “Müslümanlar”ın Müzmin “DURUŞ SORUNLARI”
Küresel düzlemde yeni denge arayışları, özellikle ABD ve Çin arasındaki strateji savaşlarını, süreç içerisinde yoğunlaştırmakta ve giderek daha görünür hale getirmektedir… ABD’nin Çin’i “Ukrayna savaşı” ile bağlantılandırma çabalarına karşın Çin, bu yöndeki iddiaları reddetmektedir. Ve Çin, bahse konu savaşın bitmesi için bir “Barış Planı” önermiş ancak Biden yönetimi bu plana olumsuz yaklaşmıştır. Hatta planı fazla ciddiye almadığını izhar etmeye çalışmıştır. Çok net olarak okunabilir ki Kiev’i Rusya ile müzakere masasına oturtacak tek küresel güç ABD’dir. Ne var ki ABD’nin savaşın son bulmasını değil uzaması hususundaki anlayışı devam etmektedir. Bu da Ukrayna Savaşı’nın ABD ile Rusya arasında bir “vekalet savaşı” olduğu kanaatlerini daha da pekiştirmektedir… Bu arada Karadeniz’in üstünde bir Rus uçağının ABD’ye ait bir SİHA’ya çarpması/düşürmesi olayı da iki ülke arasındaki strateji savaşıyla bağlantılı olduğundan şüphe yoktur.
Aynı zamanda Çin-Rusya ortaklığında yeni dinamikler gözlemlenmektedir. Şüphesiz bunun, yeni denge arayışı sürecinde, Türkiye dahil birçok ülkenin dış ve iç siyasetine yansımaları olacaktır. Ne var ki Çin ile Rusya ilişkilerinde görünen ve görünmeyen ortak çıkarlar olsa da tarafların karşılıklı riskleri de hesap etmesi gereken bir döneme girildiği de uzmanlarca ifade edilmektedir… Avrupa’nın, -İngiltere’nin AB’den ayrılmasından sonra- özellikle Almanya ve Fransa’nın, böylesi bir vasatta tutumunun nasıl olacağı da merak konusudur. Rusya’da Avrupa’ya gaz nakli yapan Kuzey Akım Hattı’nın bizzat ABD tarafından patlatıldığı, ABD gazeteleri tarafından, delillendirilerek yazıldı. Artık bunu herkesin bildiği bir vasatta neler beklenebilir.
“Çok kutuplu” dünya düzenine doğru evrilen mevcut durumda, ABD’yi hedefe yerleştirdiği iddia edilen Rusya-Çin-İran ve Türkiye hattından söz edilmektedir. Buradaki hatta yeni Türkiye’nin de ilave edilmesinde belirleyici olan ABD’nin olduğu bilinmektedir. Yeni konumu ve misyonuna paralel olarak yeni Türkiye’yi okumaktan özellikle kaçınan ABD’nin gelinen aşamada bu okumasını gözden geçirmesi gereği netleşti. Ancak ABD’deki baskın kanaat, bunu yapmaktan imtina edileceği, yeni Türkiye’nin çevrelenerek, baskı uygulanarak “eski Türkiye çizgisi”ne taşınabileceği yönünde gözükmektedir. Oysa değişen dünya şartlarının önüne açtığı alanda denge/dengeci politikalarla önemli adımlar atan yeni Türkiye’nin, “sistem-içi” çıkış arayışından vazgeçmeyeceğine dair işaretlerin güçlendiği görülmektedir. Tarihi ve stratejik derinliği ile birlikte Osmanlı bakiyesi hinterlandında “yumuşak gücü”nü iyi kullanan (ılımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı yeni Türkiye hızla “büyük devlet” olma yolunda ilerlemektedir. Özelikle son yıllarda içeride ve dışarıda yaşananlar ve geçtiğimiz hafta yapılan Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki atmosfer de bunu ortaya koymaktadır. KKTC’nin de katıldığı söz konusu toplantıda alınan kararlar ve ileriye yönelik temenniler önemsenmelidir. Hele hele söz konusu ülkelerin bir güvenlik teşkilatı içinde birlikte olabilecekleri şartlar oluştuğunda, bölgede, Rusya, Çin ve yeni Türkiye’nin belirleyici güçler olarak anılmasının kaçınılmaz hale geleceği açıktır.
(6+1)’lik Masa’dan (5+1)’lik Masa’ya “Eski Türkiye Koalisyonu”
Gündeme geldiğinde, altını çizerek belirttiğimiz üzere, ‘Batı için bir proje’ olarak kurgulanan ve jeopolitik olarak malum misyon ile anılan “Laik-Demokratik/Batı referanslı Türkiye”, başlangıçta tepeden inmeci, baskıcı, ‘halka rağmen halk için’ diyen bir model/paradigma ile tarihteki yerini aldı… Söz konusu modelin sistem-içi alternatifi ise “Devrimci Batıcılık” yerine “Evrimci Batıcılık”tan yana olan bir modeldi. Nitekim değişen dünya ve bölge şartları gereği birinci model iflas etti. Yerine ikinci modelin inşası malum bir “ABD Projesi” çerçevesinde gerçekleştirilmek istenildi. Ancak söz konusu projenin sahibi ABD/Küresel güçler, strateji değiştirince ABD için “yeni Türkiye” ile “eski Türkiye” yer değiştirdi. Ne var ki “AK Parti Bir ABD Projesi’dir.” okumasını yapanlar, çeşitli gerekçelerle, “ ‘Muhalefet’/(6+1)’lik Masa Bir ABD Projesi’dir.” diyemedi. Hem de ABD Başkanı’nın açık beyanlarına, NFETÖ’nün her şartta desteğine, HDP’nin, -Daha ötesi terör örgütü liderlerinin açık beyanlarına- rağmen algı yönetimi ve manipülasyon yöntemiyle yaşanan süreç doğru tanımlanamadı. Ve Türkiye’nin değişim ve dönüşüm sürecinin başından beri, küresel değişim ve dönüşüm sürecinin bir yansıması olduğunu kendi insanına anlatamayan sözde aydınlar/entellektüeller/bilim adamları, toplumu aşağılayan bir dil kullanmayı tercih ettiler. Bir taraftan ‘cahil’, ‘beynini kullanamayan’ vb. sıfatları kullanarak toplumun bir kesimini kendilerince ayrıştırırken diğer taraftan da “toplum kutuplaştırılıyor”/‘ikiye ayrılıyor’ diye şikayet etmekten geri kalmadılar bunlar. Ve süreç içerisinde, her zaman başarısız tarafta yer alan bu sözde aydınlar, algı yönetimi ve manipülasyon yöntemiyle, kendi mahallerinden bir “kitle” oluşturmakla çıkış arıyorlardı. Son planda da gerek oluşturulan “kitle” ve gerekse “sözde aydın”lar, algı ile gerçeklerin arasının iyice açıldığı tepeden inmeci yöntemlerle de “mesafe” katetmekte başarılı olamıyorlar. AK Parti/AKP’lilere “koyun” diyen bu zevatın kendileri de “Erdoğan düşmanlığı” üzerinden “aydın koyun” seviyesinden hiç de şikayetçi değiller. Yaşanan süreç ile ilgili güçlük çektiğimiz bir başka önemli husus ise, sistem-içi mücadele tercihinde bulunmuş olanlar ve “ilkesiz değişim” süreci ile bu yola savrulanların büyük bir kısmı da yukarıda tanımlamaya çalıştığımız ‘sözde aydınlar’ ile aynı çizgiye gelmiş olmalarıdır. Adalet, Liyakat, Özgürlük-Demokrasi gibi kavramların yapısal reformların yanı sıra toplumsal mutabakat ile kısmen gerçekleşebileceğini unutup, kişi ve partilerin değişimi ile bu (sözde evrensel) Batılı kavramların gereklerine ulaşabileceklerini bunların da iddia etmeleri bizce asıl manidar olan husustur.
Söz konusu seçim sathı mahallinde yaşananlara da kısaca değinmek gerektiğinde görülmektedir ki gelinen aşamaya rağmen hala “derinler”deki dosya savaşları devam etmektedir. Bunun asıl nedeni de “derin odaklar”ın dış uzantılarının strateji değişiminden başka bir şey değildir.
“Erdoğan/yeni Türkiye” karşıtı, aynı zamanda ABD ve AB destekli hale gelen 6(+1)’li masa, 5(+1)’li masaya dönüştüğü operasyonda bu gerçekliği görmemek mümkün değil. Söz konusu operasyonda, masanın tam olarak dağıldığından söz etmek mümkün değil. Ancak masanın algı yönetimi ve manipülasyon “ruhu” kaybolmuş gözüküyor. Ve yeni durumu/dengeleri doğru okumak gerekmektedir.
Öyle ki bu süreç, bir taraftan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığının netleşmekte olduğu, diğer taraftan da Meral Akşener’in Cumhurbaşkanı adayı olmayacağı deklarasyonunun ortada bulunduğu bir vasatta “kazanabilecek aday” savı üzerinden gündeme geldi. Sürecin kritik aşamasında, Kılıçdaroğlu’na HDP (hatta kandil liderlerinin) tam desteğinin dillendirildiği ve masanın diğer unsurlarının ise sürece yönelik belirleyici bir etkisinin olmadığı bir vasatta, Akşener’in, görünür/anlaşılabilir nedenlerle bir çıkış yapması, kimilerince sürpriz olarak değerlendirilebilir. Ancak, Akşener’in bu çıkışının görünür nedenlere dayanması ihtimali bizce çok zayıf bir ihtimaldir. Zira, Akşener’in MHP’yi bölme süreci ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında arkasını yasladığı güçler malumdur. Dolayısıyla ABD ve AB’yi ve onların kontrolündeki iç unsurları karşısına alarak böyle bir çıkış yapması kolay gözükmemektedir. Eğer öyle değilse, son zamanlarda değişik örneklerine şahit olduğumuz sistem-içi mücadeledeki “taraf” değişikliklerindeki ilginç örneklerin yaşandıkları süreçler akla gelmektedir. Ve bu meyanda, Akşener ile ilgili Yaşar Okuyan ve Süleyman Soylu’nun “açık ve kapalı” değerlendirmeleri öne çıkmaktadır. Akşener’in 28 Şubat Sürecinde Cuntacı paşalardan gelen tehditler sonucunda içinde bulunduğu hükümete rağmen bir duruş sergilemesi ve AK Parti’nin kuruluş sürecinde, yine tehditlerle çark ettiğiyle ilgili ciddi bilgiler ve konuyla ilgili değerlendirmeler okunduğunda daha net bir okuma mümkün olabilmektedir. Yani Türkiye’deki “sistem-içi” mücadelenin adeta bir “savaş”a dönüştüğü bir vasatta, dış destekli “derin odaklar”ın hala etkili olmaya devam ettiği gerçekliğine rağmen eski “derin dosyalar”ın da kullanılmaya devam edildiği söylenebilir. “Eski Türkiye”-“yeni Türkiye” tanımlamalarının (2002-2011/15) dönemi ve (2015 sonrası) döneminde ABD ve AB ile ilişkileri doğru okunduğunda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle 2015 sonrası/ABD’nin strateji değiştirmesiyle birlikte neler olduğuna dikkat etmek gerekir.
Biden’ın ABD Başkanı seçilmesinden önceki çok açık ifadelerle yeni Türkiye’ye yönelik tehditleri ve Biden ile ilişkileri sıklaşan eski Türkiye unsuru kişi ve kurumların duruşları… ABD’de kurulan “Demokrasi Vakfı”nın kurucu üyeleri ve destekçilerinin kimler olduğu… NFETÖ’nün dışarıdaki elemanları ve içerideki kripto fondaşları, DHKPC üst başlığında toplayabileceğimiz çevreler ve en önemlisi HDP’li yöneticilerin açık açık bağlılıklarını ve sevgilerini sundukları “Kandil”deki terör örgütü liderleri… Bir başka ifadeyle Biden’ın ABD’sinin “bir terör örgütünü, (yine kendi kontrolündeki) bir başka terör örgütüyle güya savaştırarak meşrulaştırmaya çalıştığı terör örgütleri…
Tüm gelişmelere rağmen 6(+1)’li masa/“Millet İttifakı”nın destekçilerinin hala netleşmediği iddia edilmektedir. Buna karşın “Cumhur İttifakı’nın destekçileri giderek daha da netleşmektedir. Aynı zamanda sistem-içi iki cephe arasındaki “savaş”ta, bir tarafın ‘algı yönetimi ve manipülasyon’ çalışmaları da giderek etkisini kaybetmektedir. Bununla birlikte, ücret politikaları, EYT’liler, deprem öncesi açıklanan konut projeleri, deprem konutlarının 1 yıl içinde teslim edileceği taahhüdüyle birlikte fay hattı üzerindeki Türkiye’nin tamamında konutların depreme dayanıklı hale getirilmesi planının tartışılmaya başlanılması, seçim sürecinde, atmosferi değiştirmiş gözükmektedir. Diğer taraftan HDP’nin terör örgütü ile belirgin ilişkileri/bağlarını kamufle etmek üzere “Yeşil Sol Parti” çatısı altında seçime girme alternatifini gündeme getirmesi de manidardır.
Değişen dünya dengeleri ve yeni denge arayışı sürecinin ulaştığı kritik aşamada, özellikle son zamanlarda, yeni Türkiye’nin kritik/stratejik önemi tüm taraflarca dile getirilmekte ve ABD’de de yeni hesaplar gündeme yansımaktadır. Nitekim ABD Savunma Bakanı, bir taraftan Suriye’deki ABD birliklerini, dolayısıyla PKK/PYD’lileri ziyaret ederken diğer taraftan da “Türkiye çok değerli bir ortak, ilişkilerimizi (daha da) güçlendireceğiz.” deme gereğini hissetmektedir. Ve bu tür söylemlerin Temsilciler Meclisi’nde de duyulduğu bilinmektedir.
Velhasıl yeni denge arayışı sürecinde dışarıda ve içeride daha çok şeyler değişecektir. Ancak “İdeolojik”/İtikadi duruşunu bozmadan ilkesel perspektifte okumalar yapamayanların bunları tespit etmeleri mümkün gözükmemektedir.


