
“SİSTEM-İÇİ” MÜCADELEDEKİ YAMAN ÇELİŞKİLER -Algılar İle Gerçekler Arasındaki Derin Farklar-
Bir süredir, değişik vesilelerle “sistem-içi” mücadelenin ne demek olduğunu, ısrarla anlatmaya çalışmamıza rağmen yeterince etkili olamadık, maalesef. Ancak “hatalı tanımlamalar” ve “hatalı beklentilerle”, kendilerini İslam ile tanımlayanların nerelere savruldukları da her geçen dönemden sonra gittikçe daha da net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla “sistem-içi” demokratik güçlerin pozisyonları, “eski Türkiye”-“yeni Türkiye” kamplaşmasının geldiği kritik aşamanın ve süreç içerisinde değişik dönemlerine şahit olduğumuz ABD-Türkiye ilişkilerinin konjonktürel durumunun iç politikaya etkisinin de yeterince doğru okunamamasının tezahürlerinden biriyle daha karşı karşıya bulunmaktayız. Özellikle de Ukrayna-Rusya savaşı, 7 Ekim’de netleşen ABD-(Siyonist) İsrail’in bölgesel işgal planı sonrasındaki katliamların soykırıma dönüşerek devam etmesi ve 8 Aralık sonrası Suriye’deki gelişmelerin “evrimci” bir çizgi sınırlarını zorlamasıyla birlikte bölgedeki yeni denge arayışı süreci kritik bir aşamaya gelmiş oldu. Yani, yaşananlarla birlikte bölge politikalarında güç kaybeden İran ve Rusya’nın yanı sıra kimi çevrelerin hatalı yorumlarına rağmen ABD-(Siyonist) İsrail’in de gelecek ve güvenlik kaygılarının arttığına dair işaretler alınmaktadır…
Bu bağlamda “sistem-içi” güç ve çıkar mücadelelerinin dönemsel tezahürlerini okumanın bir şekli, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı süreçlerinin açtığı alanda, özellikle “yükselen” bölgesel ve küresel güçlerle ciddi bir düşüş sürecinin kritik aşamasında bulunan küresel ve bölgesel güçlerin operasyonları ve yaptırımlarının durumunu yerli yerine oturtmayı gerektirmektedir. Ki, bu arada, küresel ve bölgesel değişim süreçlerinin temel dinamikleriyle “yükselen güçler”in hedeflerinin ilişkisini de doğru okumak gerekmektedir… İkinci bir okuma biçimi de özellikle son zamanlarda gözlemlediğimiz, reel-politik düzlemdeki doğru tanımlama ve doğru anlamlandırma gayretlerini aşağılayan, onları hayalci/komplocu olmakla suçlayan Radikal Batıcı/“Romantik Demokrat”ların, -ABD/Batı Medeniyeti eksenli- okumalarıdır. En çarpıcı olanı da (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı Türkiye’de yaşananların küresel ve bölgesel değişim süreçleriyle ilgisinin, reel-politik düzlemde nasıl okunması gerektiğinin, tüm yaşananlara rağmen, ciddiye alınmamasıdır. Tam tersine, “eski Türkiye”-“yeni Türkiye” olarak iki kampa bölünerek devam eden “sistem-içi” mücadelenin topluma yansımalarını, -Algı yönetimi ve manipülasyon teknikleri ile- küresel güç odakları ve onların bölgesel müttefiklerinin de güçlü desteğiyle, tam anlamıyla kafa karışıklığına/kaosa mahkum etmeleri bahse konudur…
Yakın geçmişi kısaca hatırlatmanın ne demek istediğimizin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağından şüphemiz yok. Her ne kadar, bu tür ilaveler sık sık yaptığımız tekrarlar olarak eleştirilse bile…
Kuruluşu itibarıyla İngiltere-Fransa’nın vesayetinde kurgulanan Türkiye, özellikle bölgede, -Batı’nın hakimiyeti açısından- kritik/stratejik öneme sahip bir ülke olarak hep kontrol altında tutuldu. 1947’den sonra kontrol İngiltere yerine ABD’nin uhdesine geçti. Her ne kadar “Muasır medeniyet seviyesi”ni yakalamayı kendisine hedef olarak belirlediğini deklare etse de Türkiye’nin reel-politik düzlemde, arkaplandaki küresel güçlerin kontrolündeki vesayetçi yapısı uzun süre değişmedi. Ta ki küresel ve bölgesel düzlemdeki değişim ve dönüşüm sürecinin açtığı alana kadar… Nitekim “sistem-içi” güç ve çıkar mücadelesinin taraflarının netleştiği bir süreçten sonra Türkiye, ABD/NATO ilişkilerinde değişik dönemler yaşamaya başladı. Bilhassa Büyük Ortadoğu Projesi’nin kritik bir aşamasında ABD’nin strateji değiştirmesiyle birlikte ABD-Türkiye ilişkilerinde ilkler gündeme geldi. Özellikle (2011-2013) döneminde “yeni Türkiye”-ABD ilişkilerindeki kriz, adeta Türkiye’yi bir yol ayrımına zorladı. Ki bunu Türkiye’nin tek başına yapması mümkün olmadığından, -küresel ve bölgesel değişim sürecinin açtığı alanda- denge/dengeci politikalarla güvenlik ve gelecek kaygılarının gereklerini yapmaya çalıştı Ankara. Aynı zamanda yeni Türkiye, güvenlik ve gelecek kaygılarının zorladığı bu çıkış arayışını “(küresel) sistem içi”nde kalarak yapmaya da özen gösterdi. Daha da ötesi Türkiye’nin, Osmanlı bakiyesi olduğu gerçekliğinin farkına vararak hareket etmenin bölgedeki olumlu yansımalarını da bölgesel ve küresel aktörlerde görmeye başladılar…
Son planda ABD-Türkiye ilişkilerinin bir önceki dönemdeki “sistem-içi” mücadele görüntüsü, bir tarafın proje ve hizmetleriyle toplumun karşısına çıkması gerçekliğini yansıtmaktaydı. Diğer tarafın görüntüsü ise, -küresel odaklar ve yerel işbirlikçilerinin de güçlü desteği ile- algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerinin kullanıldığı tam anlamıyla kafa karışıklığına işaret etmekteydi. İşte tam da bu şartlarda 2023 Genel Seçimleri/Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 2024 yerel seçimleri yapıldı. Tüm dış ve iç desteğe rağmen I. seçimde istediği sonucu alamayan “Muhalefet Bloku”, beklenenin aksine II. Seçimde, “Kent uzlaşısı” denilen ve arka planı karanlık olan malum ittifakın yanı sıra “Cumhur ittifakı”nın da yaşananları doğru okuyamamasının bir yansıması olarak “Muhalefet Bloku” seçimi kazanmış oldu. Ve Biden’ın son döneminde başlayan ve Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte ABD-Türkiye ilişkilerinin yeni döneminin sahaya yansımaya başladığının işaretleri netleşme sürecine girdi…
Bu arada, siyasi düzlemde epeydir beklenen malum plan’ın,-Terör örgütü kurucu lideri Abdullah Öcalan’ın ta 2010’lu yıllarda yazdığı kitabında da işaret ettiği üzere devreye girmesi bir çok çevreyi şaşırttı. Oysa, Türkiye’nin terörle mücadele konusundaki sahadaki başarısının yanı sıra bölgedeki diplomatik hamlelerle aldığı mesafenin hemen akabindeki ABD-Türkiye ilişkilerindeki yeni dönem, “Terörsüz Türkiye” konusunda ciddi ilerleme olarak okundu. Hatta daha öte hedeflerin,-“Terörsüz Türkiye”, “Terörsüz Suriye” ve “Terörsüz Bölge”- seslendirilmesine alan açmış oldu… İşte tam da böyle kritik bir aşamada, bir süredir beklenen –neden hiçbir şey yapılmıyor? sorgulamaları ile dile getirilen- İmamoğlu’nun önce gözaltına alınması ve sonra da tutuklanması gündeme geldi. Haliyle de “sistem-içi” taraflar, her konuda olduğu gibi bu konuda da ikiye ayrıldı. Yine bir taraf algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerini kullanmakta, diğer taraf ise iç ve dış şartların uygun hale gelmesinin verdiği rahatlıkla hareket etmekteydi…
İmamoğlu Neden Tutuklandı? İlkesel Olmayan Hukuk Tartışmaları Nasıl Okunmalı?
Algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle gerçeklerin üstü kapatılmaya çalışılan ve zaten hakikat arayışının pek önemsenmediği, -iki kutba ayrılmış- (Ilımlı) Laik-Demokrat/Batı referanslı Türkiye’de haliyle bu sorunun iki cevabı gündemdedir. Tarafların siyasi duruşlarına göre, iddialardan biri, çok açık delillerle ortalığa saçılmış bulunan ve -Ta, İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığından bu günlere, neden müdahale edilmedi, diye de sorgulanan yolsuzluklar” ve Yerel seçimler öncesi “Kent uzlaşısı” adı altında gündeme gelen, “Terör Örgütü ile işbirliği” ile ilgili bir gözaltı/tutuklamadır, yaşananlar. İkinci tarafın iddiası ise ‘“Muhalefet Bloku”’nun kazanamadığı 2023 seçimlerinin hemen akabinde lehlerine sonuçlanan 2024 Yerel seçimlerden hemen sonraki politikalarının gereği olarak şimdiden İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla Erdoğan’a rakip olmasına karşı bir reaksiyondur, söz konusu hukuki süreç. Aynı zamanda bu iki malum tarafın yanı sıra kendilerini hak ve adalet savunucusu olarak tanımlayan bir kesim daha var ki bunlar, “romantik hukuk” anlayışlarıyla, belirli bir dönemden bu yana normal bir siyasi mücadelenin yapılmadığı bir vasatta, -hem de 15 Temmuz 2016’da netleşen sistemin kılcal damarlarına sızmış bir “örgüt” gerçekliğine rağmen- afaki ve/veya reaksiyoner okumalarla güya tarafsız bir duruş sergilediklerini iddia etmektedirler.
Bilindiği üzere, “yolsuzluk ve rüşvet” iddiaları Türkiye’de hükümet ile muhalefet arasında hep süregelmiştir. Ki 1950’li yıllara kadar da Cumhuriyet’in kurucu partisi CHP içinde yoğun bir şekilde gündeme gelen yapısal bir sorundur bunlar. 24 Ocak 1980 tarihi itibarıyla “küresel kapitalizme” entegre olan ve hemen akabinde değişim ve dönüşüm süreci yaşayan Türkiye’de değişik dönemlerde yaşanılan krizler ve ABD-Türkiye ilişkilerindeki nitelik değişimleri de Laik-Kapitalist sistemin bir dengeye kavuşmasını sağlayamamış bulunmaktadır. Yani, söz konusu sorunlar, sistemden kaynaklanan yapısal meselelerdir. Bir başka ifadeyle bu temel sorunlar, yapısal düzenlemeler ve toplumun ortak mutabakatlarıyla çözülebilecek sorunlardır. A partisi yerine B partisi geçince ve/veya A şahsı hükümetin başından indirilip B şahsı onun yerini alınca düzelecek hususlar olmadığı ciddi insanlar/uzmanlar tarafından çok iyi bilinmektedir. Aynı zamanda kapitalist sistemlerin yapısı gereği, sistem oturmuş/belli bir dengeye ulaşmış olsa da “Rant” kavgası, iki boyutlu olarak, azalarak da olsa devam edebilmektedir. Bunlardan birincisi, kanuni sınırlar içindeki rant kazanımı, ikincisi ise kanuni bir kılıfa sokma gereği bile duyulmayan, arkasındaki güce dayanılarak yapılan yolsuzluklar ve rüşvetlerdir. Vesayetçi yapısı ve “sistem-içi” kavgalarıyla malul Türkiye gibi oturmamış sistemlerde, özellikle kimi parti(ler), “Hırsız var!” diye bağırıyor ve bu iddiasının altını doldurduktan sonra “yapısal çözümler” önermiyorsa bilin ki onlar, hükümette olanı yerinden edip kendisi bahse konu ranttan yararlanmak istiyordur: (“İstanbul nimet nimet!..)
Nitekim, Türkiye’nin küresel kapitalist sisteme entegresiyle birlikte rant pastası büyümüş ve yolsuzluk ve hırsızlıklar, çoğu zaman, kanuni kılıflar ve sistemin yapısal boşluklarından yararlanılarak devam etmiştir. Hem de daha azgınca… Hemen akabinde küresel ve bölgesel değişim sürecinde bir ABD Projesi’nin kritik bir unsuru haline gelen yeni Türkiye, yeni konumu ve misyonuyla yoluna devam ederken AB normlarına uygun bir ülke haline getirilme sürecinde, hızlı bir şekilde yapısal reformlara tabi tutulmuştur. Ama, (2011-2013) döneminde ABD ile ilişkilerde beklenmeyen krizlerle karşı karşıya kalmış bulunmaktadır. Ve son yıllara kadar ABD-Türkiye ilişkileri ve “Muasır medeniyet seviyesi” hedefini hiç terketmeyen (Ilımlı) Laik-Demokratik Türkiye’nin AB ile ilişkileri sorunlu bir zeminde ilerlemiştir… Fazla uzatmadan kısaca ifade etmek gerekirse, İmamoğlu’nun “Yolsuzluk ve Terörle İşbirliği” suçlamalarıyla tutuklanmasını, “Siyasi tasfiye operasyonu” olarak niteleyenler, ya fanatik bir yaklaşımda taraflardan birinin yanında durmaktadırlar. Ya da Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısal niteliğini doğru okuyabilecek bir derinliğe sahip değillerdir…
Ne yazık ki küresel ve bölgesel değişim/yeniden yapılanma sürecinin temel dinamiklerini ve nereye doğru evrildiğini bilmeden, konuyla ilgili sistemik bir analiz yapmadan yaşananları doğru okumanın mümkün olmadığı bilinmemektedir. Bu vesileyle şu hususu da unutmamamız gerekir ki özellikle son dönemlerde iç politika ile dış politika, her zamankinden daha çok iç içedir…
ABD ve AB ülkelerinin, küresel ve bölgesel yeniden yapılanma sürecinin geldiği kritik aşamada “Güvenlikçi Demokrasi” teorisini öne çıkarırlarken, Türkiye’deki “Romantik Demokratlar”ın, Ulusal güvenlik-Özgürlük dengesinden bahsedilmesine bile tahammülleri olmaması bizce manidardır.
Türkiye ile ABD-(Siyonist) İsrail’in Mecbur Oldukları Mutabakatların Bölgemize Yansımaları
Son yıllarda, -“Batı bloku”nun bir parçası olan Türkiye’nin- özellikle 15 Temmuz 2016 sonrası, küresel ve bölgesel yeni denge arayışlarının zorladığı “sistem içi” çıkış arayışında geldiği aşama gerçekten dikkate değer. Her ne kadar Türkiye’nin reel-politik düzlemde gelmiş olduğu bu önemli aşamayı, kimi kesimler, bir “eksen kayması”, kimileri de abartılı olarak tanımlasalar da karşımızda bir yeni Türkiye gerçekliği bulunmaktadır.
Bilhassa, bir ABD Projesi’nin parçası olan Türkiye’nin, -ABD’nin strateji değiştirmesiyle birlikte- bir çıkış arayışına mecbur kalmasıyla başlayan ABD-Türkiye ilişkilerinde yeni dönemlerin yaşanması hem iç politikada hem de dış politika da ciddi sonuçlar doğurdu. ABD-Türkiye ilişkilerinde yeni dönem derken, klasik dönemlerden farklı olarak, Türkiye’nin denge/dengeci politikalarla, köşeye sıkıştırıldığı bir zaman diliminde, güvenlik ve gelecek kaygılarıyla “sistem içi” çıkış aradığı dönemleri kastettiğimizi devamlı okuyucularımız bilmektedir. (2011-2013)’de netleşen bu yeni dönemlerin başlangıcı, zaman zaman, ABD’nin yıkıcı ekonomik operasyonları ve askeri ambargolarıyla devam etti. Ta ki 7 Ekim sonrası gelişmelerin akabinde 8 Aralık’taki Suriye’deki gelişmelere kadar. Nitekim Biden’ın son dönemleri ve Trump’ın II. başkanlık döneminin ilk ayları ile birlikte, tabiri caiz ise, ABD-Türkiye ilişkilerinin yeni bir dönemine girilmiş, özellikle ABD olmak üzere, iki taraf da şartları zorlamış gözükmektedir. Bunun işaretlerini her vesileyle gözlemlemek mümkündür.
Son günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ABD ziyaretinde gündeme gelen konular ve sonrasında Trump’ın, -(Katil) Netenyahu ile karşılıklı konuşmasında sarf ettiği sözler, iki ülke arasındaki yeni dönemin ne anlama geldiğini ortaya koyacak nitelikte ve önemdedir…
(Siyonist) İsrail’in Suriye’deki bombalama ve işgal hamlelerinden sonra Türkiye’nin tavrından çekinen (Katil) Netenyahu, ABD Başkanı Trump ile görüşmesinde “Türkiye ile aralarında arabuluculuk yapmasını” talep etti; açık açık, medyanın önünde. Trump’ın bu talebe karşı cevabı ise gerçekten manidardı: “Makul olursan arabulucu olabilirim” şeklindeydi… Bilindiği gibi Suriye’nin, bütünlüğünü korumaya çalışarak ve Türkiye ile ilişkilerini de dikkatli, dengeci bir şekilde en üst düzeyde tutması İsrail’i tedirgin etmektedir. Ve bunun yansımaları ABD’de ve İsrail’de kendini göstermektedir. Bu arada, ABD, İsrail’in katliamlarını ve soykırımını açıkça desteklemesine rağmen orta ve uzun vadede ABD’nin Suriye’de ve bölgede etkinliğini kaybetmemesi ve bilhassa bölgede ortak çıkarları bulunan İsrail’in güvenliğini sağlaması gerektiğini farketmek durumunda kalmıştır artık. Bölgedeki jeo-politik dengelerin değişmesiyle bu gereklikler ABD için çok daha kritik öneme sahip hale gelmiştir. Ve bu durumda ABD’nin bölgede Türkiye’ye olan ihtiyacı her zamankinden daha fazladır… Çin ile ABD arasındaki rekabet giderek güçlenmektedir. ABD’nin, Afrika’da, “yumuşak gücü” ile etkili olan Türkiye’ye ihtiyacı giderek artmaktadır. ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı konumlanmasında Türkiye’nin de yanında olması stratejik öneme sahiptir. Ve…
Dolayısıyla Trump, dengesiz bir lider profili çizmesine rağmen pragmatik boyutuyla da öne çıkan bir lider olduğu da ortadadır. Trump, son dönemlerdeki jeo-politik ve jeo-stratejik gelişmelerin farkında biri olarak hareket etmektedir. Bilhassa Türkiye ile ilişkilerinde dikkatli bir dil kullandığına şahit olmaktayız. Keza, kimi uzmanların yorumlarına göre, “İsrail devlet aklı da Türkiye ile karşı karşıya gelmenin ‘güvenlik ve gelecekleri için’ ne anlama geldiğinin farkındadır”… Tüm bunlara karşın yeni Türkiye’nin, küresel ve bölgesel yeni denge arayışı sürecinin açtığı alanda geldiği seviyede, -“sistem içi” sınırlarını zorlayarak- “güvenlik ve geleceği”ne yönelik tehditleri karşılayacak adımlar atacağından şüphe yoktur.
Umudumuz, (Ilımlı) Laik-Demokrat Türkiye Cumhuriyeti, kendi geleceği ve güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olan “Terör Devleti (Siyonist) İsrail”i ABD’nin dizginlemesi yönünde gücünü sonuna kadar kullanmasıdır.
Doğrusunu Allah (c.c.) bilir!


