HaberlerKavram

Tasavvuf

*İnanmak ve Yaşamak / Ercümend Özkan

Arapça sûf, Yunanca sophia (hikmet) yada ashab-ı soffa’ya izafeten verildiği söylenen bu isim aslını nereden alırsa alsın, çıktığınsan, kullanılmaya başlandığından bu yana bil hassa Müslümanlıkta önem kazanmış, yayılmış ve nerede ise asıl islam veya islamın asılı sayıla gelmiş. Araştırmacılar tasavvufun en erken hicri ikinci asırda çıktığını söylüyorlarsa da, daha sonra yapılan araştırmalar bu sanının yanlışlığını ortaya çıkarmış, başlangıcının miladi sekizinci yüzyıl sonu ve dokuzuncu yüzyıl başları olduğunu ortaya koymuşlardır.

Tasavvufun her ne kadar başlangıcını peygamberin şahsına, onun en yakın arkadaşlarından Ebu Bekir ve Ali’ye ve daha sonra başkalarına dayamak isteseler de gerek Kur’an’ı ahlak edinen peygamberde, gerekse kendilerini ona benzetmeye çalışan arkadaşlarında ve tabii en temelde Kur’an’da tasavvufla ilgili açık ve anlaşılır motiflere rastlamak mümkün değildir. Her ne kadar peygamberin bazı arkadaşlarında tasavvufu çağrıştıracak bazı temayüller görülmüşse de buna muttali olan peygamberin bu yönelişleri hemen önlemeye çalışması da göstermektedir ki sufiliğin islamla alakası bulunmamaktadır. Hatırlayacağınız gibi peygamberin arkadaşlarından bazılarının günlerce belki aylarca kimseden habersiz ve kendi kendilerine mütemadiyen akşama kadar oruç tuttukları ve sabaha kadarda nafile namaz kıldıkları, hanımları tarafından kendisine aktarılınca peygamberin: “Size ne oluyor? Ben size gönderilmiş Allah’ın elçisi değil miyim? Ben oruç da tutuyorum, yemek de yiyorum. Namaz da kılıyorum, hanımlarımla da yatıyorum.” Dediğini kaynaklar aktarıyor. Bize gelen rivayetlerde böyle davranan sahabeden bazılarının bu ibadetleri süresince de hanımlarıyla da temasta bulunmadıklarından peygamber, bu hanımların şikayetleri vesilesiyle haberdar olmuştur. Cevabi sözlerinden de anlaşılmaktadır konunun böyle olduğu. İslam “La ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur.) esasını getirmiş ve insanlar arasında bunu yerleştirmeyi hedef almıştır. Tasavvuf bu esasla bağdaş- ması mümkün olmayan “La mevcude illallah” (Allah’tan başka mevcut yoktur.) akidesinin sahibi olmuştur. Ki bunun meşhur adı “VAHDET-İ VÜCUD” (Vücud birliği) dir.

Allah Kur’an’da: “Allah yarattıklarından hiç birine benzemez” (42/11) buyurduğu halde, tasavvuf, yaratılanların tümünün Allah’ın benzeri olduğu inancındadır. Bu kanaatte oluşu nedeni ile de tasavvufun meşhur isimlerinden ve ona şeklini verenlerden Muhyiddin-i Arabi Fusus’ül Hikeminde : “Hakikat budur ki Hâlik mahluk; mahluk Hâliktir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır belki o, tek varlıktır. Ve yine o, çokluk halinde olan varlıktır.” Diyor. (s. 78-79) ve aynı akidenin bir tezahürü olarak devamla kitabında “Şu halde Firavn’un iddia ettiği “Ben sizin yüce Rabbinizim” sözü gerçekleşti. Çünkü; her ne kadar o iktidar Hakkın aynı ise de Firavn’un suretinde tecelli etmiştir.” Diye sürmektedir inançlarını açıklamayı.

Bu açıklamaları sürdürmek ve çoğaltmak kolay ve mümkündür. Yalnızca akide konusunda vermeye çalıştığımız bu görüşler islamın ayır bir din, tasavvufun ayrı bir din olduğunu akidelerinin benzemezliği bakımından ortaya koymaktır.

Konuya mukayeseli olarak bakıldığında görülmektedir ki, gerçekten islam ayır bir din, tasavvuf da ayır bir dindirler.

Birinci olarak bu ayrı dinlerin akideleri birbirlerine hiç benzememekte, biri diğerinin aynısı değil, ayrısı olarak görünmektedir. İslam akidesinde Allah; varlığı ezeli ve ebedi olan, eşi ortağı ve benzeri bulunmayan yaratıcıdır. Kendisi var iken, başka hiçbir şey yok idi. Ve Allah yarattıklarından hiç birine benzememektedir.

Tasavvufta ise, Allah ve yarattıklarının tümü bir varlıktır. Vücut birliği (Vahdeti vücut) yaratanla yaratılanın aynı olduğu görüşüdür. İslam akidesi ile taban tabana zıt olan bu görüşü akide edinen tasavvuf, saliklerini islamdan uzaklaştırmış. Esas sapma da bu akide sapmasından kaynaklanmaktadır. İslam dininde kainat yoktan yaratılmıştır; gelip geçicidir. Yalnız onu yaratan, yoktan var eden Allah kalıcıdır. Kainat ile Allah arasında öz bakımından ayrılık vardır. Tasavvuf bu görüşü benimsemez. Tasavvufa göre kalıcı (ezeli ebedi) olan Allah tarafından yaratılmış ne varsa onunla eş niteliktedir. Çünkü yaratılan, yaratanın bütün özelliklerini yansıtır. Yaratılan, yaratanın görüş alanına çıkmasından başka bir şey olmadığı için, ikisi arasında öz ayrılığı yoktur. Öyleyse yaratılanla, yaratan eş varlık düzeyindedir. Birbirinin iki ayır görünüş türüdür. Yaratılan kainat, yaratan Allah’ta vardır (vahdeti vücut). Yaratılma olayı Allah’ın özünden gelen, dışa vuran bir fışkırmadır; yoksa var ediş değildir.

Vahdet-i Vücut anlayışı, Anadolu’da gelişen ilk çağ felsefesinin temel ilkelerinden biridir. Tanrı ile kainat arasında birlik olduğunu ileri sürenler Herakleites ile Parmenidestir. Bu görüşü daha sonraki çağlarda Yunan filozofu Eflatun yeniden ele alarak geliştirdi; ondan sonra gelen ve Eflatun’un izinden yürüyen Platinos’da ayır bir açıdan yorumladı. İslam dinin doğuşundan sonra özellikle ilk çağ felsefesine bağlı kalan filozoflar ve mutasavvıflar bu görüşün etkisi altında kalarak onu İslam dini ilkeleriyle bağdaştırmaya çalıştırdılar. Bu bağdaştırmayı yaparken eski İran ve Hint kültüründen, özellikle dini inançlarından yaralandılar. Mansur, Senaî, Zunnun-u Mısri, Şeyh Attar, Şebüsteri, Celaleddini Rumi, Muhyiddini Arabi Nesimi gibi filozof ve şairler başta gelir. Özellikle Muhyiddini Arabi bütün düşüncelerini Varlık birliği (Vahdeti Vücut) üzerinde toplayarak bu görüşlere bir düzenlilik kazandırdı.

Vahdeti vücut anlayışının en çok tutulduğu ve yayıldığı yer İran’dır. Gerek nitelikleri, gerekse ihtiva ettiği düşünceler bakımından vahdeti vücut anlayışı islamın şeriat ilkesine karşıttır, onlarla bağdaşmaz. Çünkü İslam dinin temel ilkesi kainatın yoktan, Allah tarafından yaratıldığı inancına dayanır. Kainat ile Allah ( yaratanla yaratılan) arasında öz (zat) değil, görünüş bakımından bile en küçük bir benzerlik, yakınlık yoktur. Kur’an’da Allah, insanın düşüncesinin, aklının sınırlarını aşan bir yüce varlıktır; o, insanın düşünebildiklerinin hiç birine benzemez, eşi ve benzeri yoktur. Bu bakımdan Allah ile kainatı bir sayan vahdeti vücut anlayışını reddeder.

Bu gün hemen hemen bütün Müslümanlar arasında derece derece var olan vahdeti vücut anlayışı tasavvufun vaktiyle İran’da tutunmakla kalmadığını, bu gün Müslümanların ezici çoğunluğunu oluşturan ilama sonradan giren ve ana dili Arapça olmayan Müslüman topluluklar arasında yayıldığını göstermektedir.

Başlangıcı itibariyle ilk yıllarını takiben diğer din salikleriyle karşılaşan ve onların olmalarıyla da girdikleri islama getirdikleri eski dinlerinin kalıntılarının oluşturduğu zamanla dallanıp budaklanmış ve yayılmıştır. Kaynakların belirttiğine göre Müslümanların tarihinde ilk tekkenin açılışı şöyle olmuştur. Suriye’nin Ürdün’e yakın bölgelerinde daha yoğun bir Hıristiyan kitle ile bir arada yaşayan Müslümanların bazılarının komşu Hıristiyanlardan: “Sizin dininizde daha dindar olmak için ne yapılır” sorusuna aldıkları “kendini dine adayan kişi bir lokma bir hırka ile manastıra kapanır ve orada kendini Allah’a adar” cevabı, soru sahiplerine ilk tekkeyi açmak (kurmak) için yol gösterici olmuştur.

Peygamber “Kitap nedir? İman nedir? bilmezken” (42/52) çeşitli yerlere gittiği gibi mağaralara da gidiyor ve yalnız kalarak düşünüyordu. Lakin kendisine Rabbi Allah tarafından “Ne yapacağını bilmez iken bulunup doğru yol gösterildikten” (93/7) sonra ömründe (hicreti sırasında yalnızca düşmanlarından gizlenmek için saklanması hariç) hiç mağaraya yani inzivaya, yalnızlığa çekilmezken ve takvayı insanların arasında yaşayarak, hayatın vasfı haline getirmeye çalışırken, tasavvuf ehli bunun tam tersini ahlak edinmişlerdir.

İnziva: bir köşeye çekilme ve çekilip hiçbir işe karışmama, dünya işlerinden vazgeçme manasındadır. İslamda ise insan için en olmadık şey, olmayacak şey inzivadır. Hem şahsı açısından, hem de toplum açısından bir Müslümanın hiçbir sebeple kendini tecrit etmesi düşünülemez. Hele kendisine tebliğ görevi yüklenmiş biri olarak Müslümanın böylesi bir dünyadan el etek çekmesi üzerindeki farzları yerine getirmekten vazgeçmesi demektir ki hiçbir surette böylesi bir işe yol bulabilmesi mümkün değildir Müslüman olarak. İslamda sevap böyle dünyadan el etek çekerek değil insanların içinde, toplum halinde yaşayarak ve normal bir hayat sürdürerek Allah’ı razı etmekle kazanılır. İslam böylesi bir davranışa, kişinin kendini toplumdan soyutlamasına izin vermediği gibi davrananı da cezalandırır. Zira bu kişi nefsini, Allah’ın emrettiği şeylerden uzak tutmaktadır. Bu sebepledir ki peygamberin gününde inzivaya çekilen yoktur. Bu husustaki haberler de uydurmadır.

 Riyazete gelince; nefsi kırma, dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınma, kanaatle yaşama, perhize girme demektir. Bu suretle nefsini terbiye etmeye çalışma tasavvufun islama soktuğu İslam dışı bir davranıştır. Zira Allah Kur’an’da bir çok kere “Yiyiniz içiniz!…” buyurmaktadır. Olduğu halde yememek, içmemek, açıkça nefse eza vermektir ki islamda nefse eza vermek de zulüm olarak tanımlanmıştır. Zulmün her türlüsü de haram kılınmıştır. Mesela oruç bir ay boyunca Müslümanlara, daha öncekilerde olduğu gibi farz kılınmış, lakin güneş battıktan sonra da yiyip, içmek de ( yani dünya nimetlerinden yararlanmak) da gerekmektedir. Oruç tutmak farz olduğu gibi iftar etmekte farz kılınmıştır. Tam gün oruç tutmak haramdır. Kişinin nefsini nasıl terbiye edeceğini de rabbi Allah karar vermekte, işi kişinin kendine bırakmamaktadır.

Halbuki, riyazet; olduğu, bulunduğu halde kişinin nefsini terbiye edeceğim diye, var olan dünya nimetlerinden kendini mahrum bırakma o derecede uygulanmaktadır ki takva uğruna vücutlar halsiz ve takatsiz bırakılmakta, hatta kendilerinin hanımları üzerindeki haklarına riayetten onları alıkoyduğu gibi, hanımlarının da kendileri üzerindeki haklarını onlara vermelerinden bunları alıkoymaktadır. Yani haksızlık etmeyi takva yolu kabul etmektedir. Kimisi takvasından ve hayası nedeni ile yıllardır hanımı ile ünsiyet etmemesiyle övünebilmektedir. Kişiyi tamamen bir rahip hayatına sev eden (Budist rahibi ve Hıristiyan keşişi olsun) bu tür davranışların bir benzerini peygamberin hayatında görmek mümkün olmadığı gibi Kur’an’da buna yol bulabilmek kabil değildir. Kişiyi ruhbanlığa götürecek bu yollar İslam ile kapatılmıştır. Zira ruhbanlık yasaklanmış ve peygamber dahil kimseden böylesi davranışlar istenmemiş, aksine var olan dünya nimetlerinden onlara esir olmadan kabil olduğunca yararlanılması ve bunun için Allah’a çokça şükredilmesi istenilmiştir.

Allah’a teslim olmamış bir insan elbette ki yürümesi gereken doğru yolu bulamamakta, yolu dışına çıkmaktadır. Allah buna “Fahşa-aşırılık” diyor. Ve insanları aşırılıktan sakınmaya çağırıyor. Doğruyu tespit insanın kendine kalınca her önüne gelene doğru demesinin önüne geçilmemektedir. Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımız da yani inziva ve riyazet de kişinin hevasına uyarak kurduklarını doğru kabul etmesi sonucu ortaya çıkarılmış şeylerdir. Rabbi olan Allah’a teslim olanın ise bu gibi kulluk yollarından uzak durmaları gerekir. Zira insanlara doğru yolu bildiren gerçekten Allah’tır.

Tasavvufun bir yandan İran’ın eski dini ile Hint dinlerinden etkilenerek ortaya çıktığı, diğer yandan Hıristiyanlarla temas neticesi onlarda bulunan Stoacı ve Hermesci düşüncelerden etkilenerek şekillendiğini yukarıda anlatmaya çalıştık.

Şimdi İslam ve tasavvuf arasındaki karşılaştırmalara devam edelim.

Yukarıda bu iki dinin akidelerini karşılaştırmış ve birbirinin ne denli uzak esasları akide edindiklerini göstermiştik. Şimdi başka hususlarla karşılaştırmalar yapalım.

İslamda zahire göre hüküm verilir. Zahir, insanların arasındaki ilişkilerde esastır. Buna göre muhakeme olunurlar. Olaylar ve davranışlar buna göre değerlendirilir ve kabul veya reddedilir. Örneğin islamın kerih gördüğü bir davranış görüldüğünde bu reddedilir. Maruf ve münker açıktır. Maruf yapılması gereken şeyler iken, münker kaçınılması gereken şeylerdir.

Tasavvufta ise asıl olan zahir değil, batındır. Batın: gizli, görünmeyen, bilinmeyen demektir. Buna göre görünmeyen, bilinmeyene göre hareket etmeyi esas almaktadırlar. Bu düşüncelerin sonucu da görüntüde haram olan bir işi rahatlıkla yapabilmekte ve sonucunda “bu görünen size öyle görünmektedir. Zahirde böyledir. Lakin batında iş sizin bildiğiniz gibi değildir ve şöyle şöyledir.” Demektedirler. Bu cümleden olarak bir çoğumuzun bu benzerlerini hemen hatırlayıvereceği gibi mesela “mürid şeyhini, önünde şarap sofrası ve yanında fahişelerle birlikte görse bile kalbini bozmamalı ve bana görünen (zahir) böyle, kim bilir mübarek zat batında ne haldedir. Benim olayı böyle görmem bendendir.” Demeli ve şeyhi hakkında kanaatinde hiçbir değişiklik yapmamalıdır. Hatta böyle düşündükçe şeyhi hakkındaki imanı daha da artmalıdır. “Bu ve benzeri düşüncelerin inançlaşması zahiri ölçü edinmeyi ne olduğu bilinmeyen, gizli olan batını ölçü edinmekten kaynaklanmaktadır. Durum böyle olunca da yer yüzü ifsat olmakta, bütün doğrular eğrilmekte, bütün eğriler rahatlıkla doğrulaşmaktadır.

Bir diğer konuda yapacağımız mukayese de dikkatleri çekecektir. İslamda insan kullukta ilerledikçe sakındığı şeyler çoğalır, sakındığı şeyler çoğaldıkça kullukta ilerlerken, tasavvufta mertebe kat ettikçe mükellefiyetler azalmakta , hatta tümüyle kalkmaktadır. Akidevi bakımdan mübtedi bir mutasavvıf “ben hakkım” diyemezken, seyr-i sülukta ilerledikçe “ben Allah’ım” diyebilmektedir. Bayezid-i Bistami “Kendimi tesbih ederim. Benim şanım ne yücedir.” Derken, İbni Arabi “Yaratılan, yaratmış olandır. Ben o ve o benim” diyebilmekte, buna paralel olarak ta, Yunus “Bir ben vardır, bende, benden içeru..” diye sürdürmektedir. Ve giderek namazı, niyazı küçük gören, cenneti istiskal edip istemediğini söyleyen ve isteyenlere verilmesini söyleyerek “Bana seni gerek seni…” diyenler de bunlardır. Ve yukarıdaki sözlerimizi doğrulayan tasavvufi tezahürlerdir. Akidevi açıdan işi o denli ileri götürürler ki hatta “Füsus ve Fütüha-ı Mekkiye” isimli eserin sahibi Muhyiddini Arabi “Hristiyanlar tanrılığı sadece İsa ve annesine hasretmelerinde yanıldılar diyebilmektedir. Diğer yandan aynı düşüncede molla cami’de “Bunlar abdal tabakasına girmeden önce nikahlanırlar… fakat abdal tabakasına girdikten sonra o işi terk etmişlerdir. Artık ona bir daha dönmezler. Zevceleri ile sohbetten ve çocuklarından ayrılırlar. Bir daha zevceleri ve çocukları ile sohbet edemezler ki bu onların malumu olsun. Onlar sünnete riayet etmede, nikah hususunda mübalağa ederler. Hatta öyle ki, bir yabancı kimse evlerine geldiği zaman, bir gün veya bir hafta kalsın ve o hanımı ile nikahlanarak onun hakkını versin isterlerdi. Daha sonra o adam o kadını bıraksın ve kadın da onun kim olduğunu bilmesin.”

Tasavvufla ilgili ne kadar önem atfedilen eser var ise bunların tümünde yukarıda anlatmaya çalıştı- ğımız hususlarla ilgili yüzlerce örnek bulmamız mümkündür.

Akidesi, kabul ettiği ana ölçüleri, ana kavramları ile birbirinden gerçekten farklı iki din; İslam ve tasavvufun görünürdeki bazı benzerlikleri, kendini meselenin dışında tutanlar için aldatıcı olmakta, yanılmalarına sebep olmaktadır. Biri, diğerinin yerine ikame edilmek istenilen şeylerin her şeyden çok benzemeye ihtiyaçları vardır. Hiç değilse görünürde sağlanacak benzerlikler, düşünce seviyesi düşük olanları kolay kandırabilmektedir. Allah a-katında kabul görmeyecek nice sapık dinde de bazı doğruların bulunduğu bilinen bir husustur. Zira her şeyiyle sapık olanların tefriki kolay olması, tefriki güçleştiren unsurlara ihtiyaç duyulmaktadır. Mesela bu gün demokrasinin ve hatta laikliğin İslamlaştırılması, islamın tümüyle reddedilemediğindendir. Madem ki bu başarılamamaktadır, o taktirde demokratik ve laik kavramları islamda yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kaldı ki ne demokrasi nede laiklik uzaktan yakından islamla ilgilidir. Hiçbir surette birbirine yakınlığı bulunmayan bu kavramlar tam anlamıyla reddedilemeyen, insanların akıl ve kalplerinden çıkarılmayan İslam’a sokulmaya, orada yaşatılmaya çalışılmaktadır. Kadir olsa idiler mutlaka islamı tümüyle, ismi dahil ortadan kaldırmayı ve yerine kendi dinlerini ikame etmeyi isterlerdi, istemişlerdir de.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı